<?xml version="1.0" encoding="utf-8"?><rss xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" 
		xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" 
		xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" 
		xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" 
		xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" 
		xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" 
		version="2.0"
	>
	<channel>
		<title>Kapadokya Haberleri</title>
		<atom:link href="https://www.kapadokyahaberleri.com/xml/rss_manset.xml" rel="self" type="application/rss+xml" />
		<description>Kapadokya Haberleri</description>
		<link>https://www.kapadokyahaberleri.com</link>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 12:12:57 +0300</pubDate>
		<lastBuildDate>Mon, 15 Jun 2026 12:12:57 +0300</lastBuildDate>
		<language>tr</language>
		<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
		<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
		<generator>https://www.haberpanelim.com</generator>
				<item>
						<title><![CDATA[ Sınav stresi kontrolden çıkabilir! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sinav-stresi-kontrolden-cikabilir-69982.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sinav-stresi-kontrolden-cikabilir-69982.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sinav-stresi-kontrolden-cikabilir-69982.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 09 Jun 2026 14:52:54 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/sinav-stresi-kontrolden-cikabilir.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Egen Psikiyatri Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sinav-stresi-kontrolden-cikabilir-69982.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Egen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, sınav kaygısının nedenleri, belirtileri ve yönetme yolları bilgi verdi.</p><strong>Mükemmeliyetçilik, aile baskısı ve yüksek beklentiler sınav kaygısını artırır! </strong></p>Kaygının, gündelik hayatta karşılaştığımız gerçek tehlikelerden kaynaklanan korkudan farklı olarak, gerçekçi olmayan bir tehdit algısıyla ortaya çıkan yoğun endişe hali olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Sınav kaygısı da genellikle sınavı veya herhangi bir performans durumunu gözümüzde büyütmemizden ve kendimizi bu görevi yerine getiremeyecek kadar yetersiz hissetmemizden kaynaklanır.” dedi.</p>Dr. Öğr. Üyesi Luş, özellikle mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olmanın, aile tarafından yoğun baskı görmenin, gerçekçi olmayan beklentiler geliştirmenin ve hedefleri ulaşılması güç seviyelere taşımanın sınav kaygısını artıran önemli faktörler olduğuna işaret etti.</p><strong>Sınav kaygısı performansı ve günlük yaşamı etkiliyorsa uzman desteği gerekebilir! </strong></p>Sınav kaygısının sorun haline geldiğini gösteren belirtilere değinen Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, şunları söyledi:</p>“Eğer kaygı ders çalışma sürecimizi, sınava hazırlığımızı ve performansımızı olumsuz etkilemeye başladıysa; deneme sınavlarında başarımızı düşürüyorsa; sınav sırasında aşırı heyecan nedeniyle bildiğimiz soruları yanlış yapıyorsak; yoğun fiziksel belirtiler ortaya çıkıyorsa; uyku ve iştah düzenimiz bozulduysa; günlük yaşamda daha karamsar bir ruh haline büründüysek ve sınavla ilgili olumsuz düşüncelerimiz belirgin şekilde arttıysa, sınav kaygısının yüksek düzeyde olduğunu söyleyebiliriz.</p>Aslında belirli bir düzeyde kaygı faydalıdır ve performansı artırabilir. Ancak kaygı aşırı seviyelere ulaştığında ve bu belirtiler ortaya çıktığında, artık çözülmesi gereken bir kaygı problemine dönüşebilir. Böyle durumlarda bir uzmandan destek almak önemlidir.”</p><strong>Uyku, beslenme ve fiziksel aktivite sınav kaygısını yönetmeye yardımcı olur </strong></p>Sınav kaygısı yaşadığını fark edenlerin, özellikle sınava hazırlık dönemindeyse, öncelikle kaygıyı azaltmaya yardımcı olacak fiziksel aktivitelere ağırlık vermelerinin faydalı olabileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Ayrıca hedefleri yeniden gözden geçirmek ve daha gerçekçi hale getirmek de yarar sağlayacaktır. Sınava kadar geçen sürede kendinizi gereksiz kaygı yaratan ortamlardan ve stres kaynaklarından uzak tutmak önemlidir.” dedi.</p>Bu süreçte sürekli kaygılı kişilerle ya da aile ile sınav hakkında konuşmanın stres düzeyini artırabileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Luş “Uyku ve beslenme düzenine dikkat etmek, bunları mümkün olduğunca korumak da kaygıyı yönetmeye yardımcı olur. Bunun yanı sıra keyif veren aktivitelere zaman ayırmak, duygu durumunun dengelenmesine katkı sağlar.” şeklinde konuştu.</p><strong>Sınav sırasında kaygı arttığında nefes egzersizleri yapmak ve kısa bir mola vermek faydalı olabilir! </strong></p>Sınavdan bir gün önce yoğun şekilde ders çalışmak yerine biraz dinlenmenin, farklı aktivitelerle vakit geçirmenin ve sınav dışındaki konulara yönelmenin daha yararlı olabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Melek Gözde Luş, “Ayrıca sınavla ilgili konuşmaları mümkün olduğunca azaltmak da zihinsel rahatlama sağlar.” dedi.</p>Sınav sırasında kaygının yükseldiği fark edildiğinde kısa bir duraklama yapmanın ve daha önce öğrenilmiş nefes egzersizlerini uygulamanın faydalı olabileceğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Luş, “Bu nedenle nefes egzersizlerinin sınav öncesinde düzenli olarak çalışılması önemlidir. Ayrıca kaygıyı artırabilecek kahve, enerji içeceği gibi kafeinli ürünlerden uzak durmak da sınav performansını olumlu yönde destekleyebilir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Nilüfer’de “Tütüne Değil, Hayata Yer Aç” söyleşisi ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/niluferde-tutune-degil-hayata-yer-ac-soylesisi-69932.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/niluferde-tutune-degil-hayata-yer-ac-soylesisi-69932.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/niluferde-tutune-degil-hayata-yer-ac-soylesisi-69932.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 09 Jun 2026 14:02:37 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/niluferde-tutune-degil-hayata-yer-ac-soylesisi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği sağlık etkinlikleri kapsamında; tütün bağımlılığı, elektronik sigara tehlikesi ve kapalı alan denetimleri konuşuldu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/niluferde-tutune-degil-hayata-yer-ac-soylesisi-69932.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Nilüfer Belediyesi’nin düzenlediği sağlık etkinlikleri kapsamında; tütün bağımlılığı, elektronik sigara tehlikesi ve kapalı alan denetimleri konuşuldu.<br /><br />Toplum sağlığını koruma ve sağlıklı yaşam bilincini artırma çalışmaları kapsamında düzenlenen “Nilüfer’de Sağlık” etkinlikleri kapsamında “Tütüne Değil, Hayata Yer Aç” başlığı ile söyleşi gerçekleştirildi. Nilüfer Belediyesi Ceyhun İrgil Sağlık Müzesi’nde gerçekleştirilen söyleşide, tütün kullanımının zararları anlatıldı.</p>Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Alis Özçakır, tütün endüstrisinin özellikle genç grupları kullandığını dile getirdi. Renkli kartonlar, çeşitli aromalar kullanarak gençlere ulaşıldığını anlatan Özçakır, “Tütün sektörü, her gün kaybettiği insanların yerine yenilerini koyabilmek için tamamen doğal ve zararsız gibi iddialar ortaya atarak, gençleri hemen kendi safına çekmeye çalışıyor” dedi.<br /><br />Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yeşim Uncu, tütün kullanımının pandemi kadar önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu söyledi. Özellikle gençler arasında elektronik sigara tehlikesinin artığını dile getiren Uncu, “Çok yaygın bir kullanım var. Elektronik sigaralar, tütün yasasına dâhil edilmediği gerekçesiyle kapalı ortamlarda, her yerde kolaylıkla kullanılabiliyor. Bu sağlık problemiyle mücadele etmenin en önemli ayağı, tabii ki bağımlılık başlamadan önce bunun önüne geçmektir ve hepimizin sorumluluğudur” diye konuştu</p>TEDAVİYİ ETKİLİYOR</p>Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı’nda Prof. Dr. Aslı Görek Dilektaşlı, sigaranın çok sinsi ve büyük bir tehlike olduğunu söyledi. Tütün kullanan bir insanın yaşam süresinin en az 10 yıl kısaldığının net olarak kanıtlandığını vurgulayan Dilektaşlı, “Kalp krizi geçirmiş bir hasta dahi sigarayı bıraktığında ölüm riski hızla azalabiliyor. Akciğer kanseri tanısı almış hastaların sigarayı bırakması, tedavi başarısını ve hayatta kalma süresini doğrudan uzatan bir faktör oluyor” dedi.</p>TÜRKİYE EN ÇOK SİGARA İÇİLEN ÜLKELER ARASINDA<br />Türkiye’nin dünyada en çok sigara içilen ülkeler arasında yer aldığının bilgisini veren Dilektaşlı, “Kabaca, 15 yaşın üzerindeki her üç insandan birinin maalesef sigara içtiğini görüyoruz. Bundan 10 sene önce daha başarılı bir dönem geçiriyorduk; en azından kafelere, restoranlara gittiğimizde tütün dumanına maruz kalmıyorduk. Çünkü o dönem yasalarımızı daha etkin bir şekilde işletebiliyorduk. Ancak son yıllara baktığımızda bu oranların tekrar artmaya başladığını görüyoruz” dedi.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Dikkat! Kalp çarpıntısına bu belirtiler eşlik ediyorsa! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dikkat-kalp-carpintisina-bu-belirtiler-eslik-ediyorsa-69930.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dikkat-kalp-carpintisina-bu-belirtiler-eslik-ediyorsa-69930.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dikkat-kalp-carpintisina-bu-belirtiler-eslik-ediyorsa-69930.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 09 Jun 2026 14:02:35 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/dikkat-kalp-carpintisina-bu-belirtiler-eslik-ediyorsa.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Modern yaşamın yol açtığı düzensiz uyku alışkanlıkları, sigara, yoğun stres, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, kronik hastalıklar ve aşırı kafein tüketimi gibi etkenler kalp sağlığını olumsuz etkiliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dikkat-kalp-carpintisina-bu-belirtiler-eslik-ediyorsa-69930.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Modern yaşamın yol açtığı düzensiz uyku alışkanlıkları, sigara, yoğun stres, sağlıksız beslenme, hareketsizlik, kronik hastalıklar ve aşırı kafein tüketimi gibi etkenler kalp sağlığını olumsuz etkiliyor. Özellikle son yıllarda giderek yaygınlaşan uykusuzluk sorunu, kalp ritminde bozulmalara ve çarpıntı şikayetlerine zemin hazırlayabiliyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mert İlker Hayıroğlu,</strong> çoğu zaman önemsenmeyen uyku apnesi ve horlama problemlerinin de uzun vadede ciddi ritim bozukluklarına yol açabildiğini belirterek “Kalp çarpıntısı, günümüzde yalnızca yetişkinlerde değil, gençlerde hatta çocuk yaş grubunda da daha sık görülüyor.  Bilimsel çalışmalar; uyku düzenindeki bozuklukların, uyku apnesi ve horlama gibi sorunların kalp ritmini olumsuz etkileyebildiğini gösteriyor. Kalp çarpıntısı bazı durumlarda müdahale gerektiren önemli ritim bozukluklarının habercisi olabiliyor” diyor. </p>Kalp çarpıntısının her zaman ciddi bir hastalık anlamına gelmediğini ancak bazı belirtilerle birlikte görülmesi halinde mutlaka değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Hayıroğlu, kalp çarpıntısında ihmale gelmez 8 sinyali anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p><ul><li><strong>Göğüs ağrısı</strong></li></ul>Kalp çarpıntısıyla birlikte göğüste baskı, sıkışma ya da ağrı hissedilmesi kalp-damar hastalıklarının habercisi olabiliyor. Özellikle ağrının kola, sırta veya çeneye yayılması riskli durumlara işaret edebiliyor.</p><ul><li><strong>Nefes darlığı</strong></li></ul>Çarpıntıyla birlikte nefes almakta zorlanılması, kalbin yeterince verimli çalışamadığını gösterebiliyor. Merdiven çıkarken ya da kısa yürüyüşlerde bile nefes nefese kalınması dikkat gerektiriyor.</p><ul><li><strong>Baş dönmesi ve bayılma hissi</strong></li></ul>Kalp ritmindeki bozukluklar beyne giden kan akışını etkileyebiliyor. Bu nedenle çarpıntıyla birlikte baş dönmesi, göz kararması ya da bayılma hissi yaşanması durumunda kardiyoloji uzmanına başvurmakta fayda var. </p><ul><li><strong>Soğuk terleme</strong></li></ul>Aniden başlayan yoğun terleme bazı kalp problemlerinde görülebiliyor. Özellikle çarpıntıyla birlikte gelişen soğuk terleme acil değerlendirme gerektirebiliyor.</p><ul><li><strong>Halsizlik ve aşırı yorgunluk</strong></li></ul>Kişinin kendini normalden çok daha yorgun hissetmesi, günlük aktivitelerde bile zorlanması kalbin düzensiz çalıştığını düşündürebiliyor. Bu nedenle herhangi bir aktivite olmadan ortaya çıkan halsizlik ve aşırı yorgunluk şikayetlerini ihmal etmemek gerekiyor. </p><ul><li><strong>Nabzın düzensiz hissedilmesi</strong></li></ul>Kalbin bazen çok hızlı, bazen de düzensiz atıyormuş gibi hissedilmesi ritim bozukluklarının işareti olabiliyor. Prof. Dr. Hayıroğlu, özellikle sık tekrar eden düzensizliklerde kontrolün şart olduğunu belirtiyor.</p><ul><li><strong>Çarpıntının uzun sürmesi</strong></li></ul>Birkaç saniyelik kısa çarpıntılar çoğu zaman geçici nedenlerden kaynaklanabiliyor. Ancak dakikalarca süren ya da sık sık tekrarlayan çarpıntılar ileri inceleme gerektirebiliyor.</p><ul><li><strong>Dinlenirken ortaya çıkması</strong></li></ul>Egzersiz ya da heyecan olmadan, özellikle istirahat halinde gelişen çarpıntıların, bazı kalp ritim bozukluklarına işaret edebildiğini belirten Prof. Dr. Hayıroğlu, bu durumda mutlaka doktora başvurulması gerektiğini söylüyor. </p><strong>xxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxxx</strong></p><strong>Kalp ritmi bozukluğunda yeni nesil tedavi </strong></p>Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Mert İlker Hayıroğlu, günümüzde teknoloji ve tıp alanındaki hızlı gelişmeler sayesinde kalp ritim bozukluklarına çok daha erken ve doğru şekilde tanı konulabildiğini belirterek yeni nesil tedavi yaklaşımlarına yönelik şöyle konuşuyor: “Son yıllarda ritim bozukluklarına daha sık ve daha erken tanı koyabiliyoruz. Üç boyutlu haritalama sistemleri sayesinde kalpteki ritim bozukluğunun kaynağını daha net tespit edebiliyoruz ve uzun vadede daha yüz güldürücü sonuçlar alıyoruz. Kısa vadede önemsenmeyen bazı ritim bozuklukları, ani ölüme neden olmasa da, uzun dönemde diyabet ve hipertansiyon gibi kronik hastalıkların zemininde kalp yetmezliğine yol açabiliyor. Bu nedenle artık beklemeden müdahale etmeyi tercih ediyoruz. Tedavide pil ihtiyacı yoksa, hastaların büyük bir kısmında ablasyon yöntemleri uygulanabiliyor. Üç boyutlu haritalama sistemleri sayesinde işlem sırasında minimum radyasyon kullanılıyor ve anestezi desteğiyle daha güvenli bir tedavi süreci sağlanıyor.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Skolyozda Erken Tanı Çocukların Geleceğini Koruyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/skolyozda-erken-tani-cocuklarin-gelecegini-koruyor-69924.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/skolyozda-erken-tani-cocuklarin-gelecegini-koruyor-69924.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/skolyozda-erken-tani-cocuklarin-gelecegini-koruyor-69924.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 09 Jun 2026 13:52:46 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/skolyozda-erken-tani-cocuklarin-gelecegini-koruyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Her yıl binlerce çocuk ve genç, fark edilmeden ilerleyen bir omurga eğriliğiyle yaşamını sürdürüyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/skolyozda-erken-tani-cocuklarin-gelecegini-koruyor-69924.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Her yıl binlerce çocuk ve genç, fark edilmeden ilerleyen bir omurga eğriliğiyle yaşamını sürdürüyor. Çoğu zaman yalnızca küçük bir duruş bozukluğu ya da omuz hizasındaki hafif bir farklılık gibi görünen skolyoz, erken tanı konulmadığında yaşam kalitesini ciddi biçimde etkileyebilen önemli bir sağlık sorunu olarak dikkat çekiyor. Uzmanlar, özellikle büyüme çağındaki çocuklarda erken teşhis ve düzenli takibin, cerrahi gereksinimini azaltabildiğini ve tedavi başarısını önemli ölçüde artırdığını vurguluyor. Memorial Şişli Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Doç. Dr. İlknur Saral,  skolyozun nedenleri ve modern tedavileri hakkında bilgi verdi. </p><strong>Genellikle hızlı büyüme döneminde ortaya çıkan bir durum</strong></p>Skolyoz; omurganın sağa ya da sola doğru eğrilmesinin yanı sıra kendi ekseni etrafında dönmesiyle ortaya çıkan üç boyutlu bir omurga deformitesi olarak <wbr />tanımlanır. Genellikle hızlı büyüme döneminde ortaya çıkan bu durum, özellikle ergenlik çağındaki çocuklarda daha sık görülür. Hastalık çoğu zaman ağrıya neden olmadığı için uzun süre fark edilmeyebilir. Bu nedenle uzmanlar, ailelerin çocuklarının duruş gelişimini dikkatle gözlemlemesinin büyük önem taşıdığına dikkat çekmektedir.</p><strong>Basit belirtiler önemli bir sorunun habercisi olabilir</strong></p>Skolyozun ilk belirtileri çoğu zaman günlük yaşam içinde fark edilmesi zor küçük değişikliklerle ortaya çıkar. Bir omzun diğerine göre daha yüksek görünmesi, kürek kemiklerinden birinin belirginleşmesi, kalça seviyelerinde eşitsizlik, kıyafetlerin vücutta asimetrik durması ya da öne eğilince sırtın bir tarafında kabarıklık oluşması en sık karşılaşılan bulgular arasında yer alır. Erken dönemde tespit edilen eğriliklerde ameliyatsız tedavi seçeneklerinin çok daha etkili sonuç verir. Özellikle büyüme gelişiminin devam ettiği çocuklarda uygulanan kişiye özel egzersiz programları, fizyoterapi <wbr />yaklaşımları ve modern korse uygulamaları sayesinde eğriliğin ilerleme riski önemli ölçüde azaltır.</p><strong>“Ağrı yoksa sorun yok” düşüncesi yanlış</strong></p>Toplumda skolyozun yalnızca sırt ağrısıyla ilişkilendirilmesi nedeniyle pek çok aile çocuklarında sorun olmadığını düşünebilir. Oysa skolyoz çoğu zaman sessiz ilerleyen bir tablo oluşturur. İlerleyici omurga eğrilikleri; duruş bozukluklarının yanı sıra ileri dönemlerde solunum kapasitesinde azalma, hareket kısıtlılığı, kas dengesizlikleri ve psikososyal sorunlara kadar uzanan geniş bir etki alanında etkiler. Özellikle ergenlik dönemindeki çocuklarda beden algısının büyük önem taşır. Bunun için omurga deformitelerinin <wbr />özgüven üzerinde de olumsuz etkiler oluşturabilir. Bu nedenle skolyozun yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik yönüyle de değerlendirilmesi gerekir.</p><strong>Radyasyon endişesine karşı yeni nesil teknolojiler</strong></p>Skolyoz tanı ve takip sürecinde en sık kullanılan yöntemlerden biri röntgen görüntüleme sistemleri olur. Ancak büyüme çağındaki çocukların düzenli aralıklarla tekrar eden X-ışınına maruz kalması, ailelerde haklı bir endişe oluşturabilmektedir. Özellikle uzun takip gerektiren hastalarda radyasyon maruziyetinin <wbr />azaltılması, günümüz tıbbının önemli gündem başlıklarından biri haline gelmektedir. Teknolojide yaşanan gelişmeler sayesinde artık skolyoz <wbr />değerlendirmelerinde radyasyonsuz takip yöntemleri daha yaygın biçimde kullanılabilir. Üç boyutlu yüzey tarama sistemleri ve gelişmiş postüranaliz teknolojileri, omurgadaki eğriliklerin ve vücut asimetrilerinin detaylı şekilde incelenmesine olanak sağlıyor. Bu sistemler, kişinin anatomik yapısını dijital ortamda analiz ederek omurga üzerindeki değişimleri radyasyon kullanmadan değerlendirebilmektedir. <wbr />Uzmanlar, bu teknolojilerin özellikle çocuk ve ergen hastalarda büyük avantaj sunduğunu belirtiyor. Radyasyon içermeyen sistemler sayesinde hem güvenli hem de tekrarlanabilir takip yapılabilmektedir. Böylece tedavi sürecindeki ilerleme daha hassas şekilde gözlemlenirken gereksiz görüntüleme ihtiyacının da önüne geçilebilmektedir.</p><strong>Erken tanı, cerrahi ihtimalini azaltabiliyor</strong></p>Skolyoz tedavisinde en önemli unsurun erken teşhistir. Eğrilik henüz düşük derecelerdeyken başlanan takip ve rehabilitasyon süreci, omurganın ilerleyici deformasyonunu durdurmada kritik rol oynar. Günümüzde gelişen fizik tedavi uygulamaları, omurgaya özel egzersiz yaklaşımları ve ergonomik korse teknolojileri sayesinde pek çok çocuk ameliyata ihtiyaç duymadan sağlıklı bir yaşam sürmesini sağlar. En önemli nokta, skolyozu mümkün olduğunca erken dönemde fark etmektir. Çünkü omurga eğriliği ilerledikçe tedavi seçenekleri sınırlandırarak cerrahi müdahale gereksinimini artırabilir. Bu nedenle okul çağındaki çocukların düzenli duruş kontrollerinden geçirilmesi ve ailelerin gözlemci olması büyük önem taşır.</p><strong>Çocuğunuzun duruşuna dikkatle bakın</strong></p>Ailelerin çocuklarının günlük duruş alışkanlıklarını dikkatle gözlemlemeleri gerekir. Basit gibi görünen küçük bir asimetri ya da omuz dengesizliği, ileride ciddi sonuçlar doğurabilecek bir omurga eğriliğinin ilk işareti olabilmektedir. Erken tanı, doğru takip ve gelişen teknolojilerin sunduğu güvenli yöntemlerle skolyozun kontrol altına alınabilmesini ve çocukların geleceğinin hem omurga sağlığı hem de yaşam kalitesi açısından önemli bir konfor sağlamaktadır. Çünkü bazen bir çocuğun duruşundaki küçük bir ayrıntı, tüm yaşamını değiştirecek kadar önemli sonuçlar doğurabilmektedir.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Sabah Yorgunluğunuz Kronik Yaşlanma Sinyali Olabilir Mi? ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sabah-yorgunlugunuz-kronik-yaslanma-sinyali-olabilir-mi-69914.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sabah-yorgunlugunuz-kronik-yaslanma-sinyali-olabilir-mi-69914.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sabah-yorgunlugunuz-kronik-yaslanma-sinyali-olabilir-mi-69914.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 09 Jun 2026 13:42:43 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/sabah-yorgunlugunuz-kronik-yaslanma-sinyali-olabilir-mi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Gün içinde sürekli yorgun hissetmek, sabah dinlenmeden uyanmak, zihindeki düşünceleri susturamamak, odaklanmada yaşanan sorunlar ya da gece uykuya dalamamak… Tüm bunlar artık birçok kişinin ortak şikâyeti.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sabah-yorgunlugunuz-kronik-yaslanma-sinyali-olabilir-mi-69914.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Gün içinde sürekli yorgun hissetmek, sabah dinlenmeden uyanmak, zihindeki düşünceleri susturamamak, odaklanmada yaşanan sorunlar ya da gece uykuya dalamamak… Tüm bunlar artık birçok kişinin ortak şikâyeti. Gün içinde yaşanan yoğun iş temposu ve uzun çalışma saatleri vücudun stres sistemini sürekli aktif tutmasının yanı sıra enerji düşüklüğünden insülin direncine, uyku problemlerinden ruh hali değişimlerine kadar pek çok sorunu da beraberinde getirebiliyor. Stresi yönetmeden sağlığın yönetilemeyeceğini belirten <strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Kumsal Kurucu</strong>, “İşte bu noktada son yıllarda hem bilimsel literatürde hem de fonksiyonel tıpta Adaptojen kavramı öne çıkıyor. Adaptojenlerle ilgili çalışmalar özellikle stres ve kortizol üzerinde olumlu etkiler göstermektedir” diyor. </p><strong>Adaptojenler ne yapıyor? </strong></p>Modern şehir yaşamı ve plazalarda yükselen iş temposu, uzun çalışma saatleri, trafik, ekran maruziyeti ve sürekli ulaşılabilir olma hali vücudu kesintisiz bir stres döngüsü içinde bırakıyor. Gün boyu devam eden bu yoğun tempo yalnızca ruh halini değil; uyku düzeninden iştaha, enerji seviyesinden hormon dengesine kadar birçok sistemi etkiliyor. Kronik hale gelen stresin zaman içinde yorgunluk, odaklanma güçlüğü, kilo kontrolünde zorlanma, sindirim sorunları ve uyku problemleri gibi pek çok şikâyete zemin hazırladığını belirten <strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Kumsal Kurucu</strong>, “İşte bu noktada son yıllarda hem bilimsel literatürde hem de fonksiyonel tıpta öne çıkan bir kavram var; adaptojenler.<strong> </strong> Adoptojenler ne enerji içeceği gibi “yükseltici” ne de sakinleştirici gibi “bastırıcıdır.” Bitki kaynaklı ajanlar olarak adlandırılan adaptojenlerin asıl görevleri vücudun stres karşısındaki dengesini yeniden kurmaya yardımcı olmak, aşırı çalışan sistemi yavaşlatmak ve yavaş çalışan sistemi desteklemektir” ifadelerini kullanıyor. </p><strong>Şehir insanının stres alarmı hep açık!</strong></p>Modern şehir yaşamında vücudun stres alarm sisteminin hiç kapanmamasının büyük bir sorun olduğunun altını çizen <strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Kumsal Kurucu</strong>, “Sürekli açık kalan bu “alarm hali”, zamanla kortizol dengesinin bozulmasına, uyku kalitesinin düşmesine, insülin direncinin tetiklenmesine ve vücudun sürekli tetikte kalmasına yol açıyor. Adaptojenler ise bu sistemi tamamen kapatmaz; ancak aşırı çalışan stres yanıtını dengelemeye yardımcı olabilir” diyor. </p><strong>Her adaptojen herkeste aynı etkiyi göstermez</strong></p>Her adaptojen herkeste aynı etkiyi göstermiyor. Örneğin; ashwagandha daha çok zihni susmayan ve uykuya dalmakta zorlanan kişilerde öne çıkarken, rhodiola sabah yorgun uyanan ve gün içinde tükenmiş hisseden kişilerde tercih edilebiliyor. Ginseng ise enerji, odaklanma ve performans desteği amacıyla kullanılabiliyor. “Herkese aynı takviye” yaklaşımının yanlış olduğunu belirten <strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Kumsal Kurucu</strong>, “Hangi desteğin kim için gerekli olduğuna uzman değerlendirmesiyle karar verilmeli” uyarısında bulunuyor. </p><strong>Önce alışkanlıklar değiştirilmeli</strong></p>Yapılan bilimsel çalışmalarda adaptojenlerin özellikle stres yönetimi ve kortizol dengesi üzerinde olumlu etkiler sağlayabileceği gösterilse de tek başına bir çözüm olarak görülmüyor. Düzensiz uyku, yoğun stres, yetersiz beslenme ve gün boyu kafeinle ayakta kalma gibi alışkanlıkların devam ettiği sürece adaptojenlerle sağlanan ilerlemenin sınırlı olacağını ifade eden <strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Kumsal Kurucu</strong>, “Bu nedenle adaptojenler bir tedavi yöntemi değil, doğru yaşam sisteminin destekleyici bir parçası olarak değerlendirilmeli. Adaptojenler doğru kişide ve doğru zamanda kullanıldığında stres yönetiminde anlamlı katkı sağlayabilir. Ancak sağlık hiçbir zaman tek bir kapsüle indirgenemez. Stresi yönetmeden sağlığı yönetemezsiniz” diyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Safra kanalı tıkanıklığı ciddi sonuçlar doğurabiliyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/safra-kanali-tikanikligi-ciddi-sonuclar-dogurabiliyor-69880.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/safra-kanali-tikanikligi-ciddi-sonuclar-dogurabiliyor-69880.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/safra-kanali-tikanikligi-ciddi-sonuclar-dogurabiliyor-69880.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 08 Jun 2026 18:02:56 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/safra-kanali-tikanikligi-ciddi-sonuclar-dogurabiliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/safra-kanali-tikanikligi-ciddi-sonuclar-dogurabiliyor-69880.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Dr. Şükrü Arslan, safra kesesi taşlarının belirtileri, yol açabileceği ciddi sağlık riskleri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.</p><strong>Safra kesesi taşları sessiz seyredebildiği gibi çeşitli şikâyetlerle de ortaya çıkabiliyor!</strong> </p>Safra kesesinin besin sindirimi için gerekli olan safranın depolandığı bir organ olduğunu hatırlatan Dr. Şükrü Arslan, “Bazı kişilerde safra sıvısının yoğunlaşıp kristalize olmasıyla taşlar oluşabilir.” dedi.</p>Bu taşların bazen hiçbir şikâyete sebep olmayabileceğini ifade eden Dr. Arslan, “Bazen de özellikle yağlı gıdalardan sonra karnın sağ üst tarafında ağrıya, bu ağrının omuz ve sırta vurmasına, bulantı, kusma, hazımsızlık ve şişkinlik şikayetlerine sebep olabilir.” şeklinde konuştu.</p><strong>Tedavide amaç sadece taşı değil, taşın yol açabileceği hayati tehlikeleri de ortadan kaldırmak!</strong></p>Taşın safra kanalını tıkayabileceğine değinen Dr. Şükrü Arslan, şunları söyledi:</p>“Tıkanma neticesinde ateş, titreme, cilt ve gözde sararma, dışkı renginde açılma, idrar renginde koyulaşma gibi bulgular meydana gelebilir. Hastalığın tedavisinde günümüzde laparoskopik yani kapalı yöntemle ameliyatlar yapılabiliyor. Bu ameliyatta taşla beraber safra kesesi de alınır. Ameliyattan kısa süre sonra hastalar sosyal hayatlarına dönebilirler. Safra kesesi ameliyatıyla hem safra taşına bağlı şikayetlerin ortadan kaldırılması hem de ileride gelişebilecek hayati risklerin önüne geçilmesi hedeflenir.” </p><strong>Üç santimin üzerindeki safra kesesi taşları kanser riskini artırabiliyor! </strong></p>Safra kesesinde oluşan taşlara müdahale edilmediği durumlarda bazı riskler oluşabileceğine dikkat çeken Dr. Şükrü Arslan, “Taş, safra kesesini iltihaplandırabilir. Safra duvarında delinme meydana gelebilir ve sepsis dediğimiz ciddi enfeksiyon tablosu ortaya çıkabilir.” dedi.</p>Taşların safra kesesinden kanala düştüğü zaman ise tıkanma, sarılık ve iltihaplanmaya sebep olabileceğini kaydeden Dr. Arslan, “Taşın boyutu özellikle üç santimin üzerindeyse safra kesesi kanseri gelişmesine zemin hazırlayabilir. Safra kesesi taşları toplumda oldukça sık görülüyor ancak tüm taşlara ameliyat gerektirmiyor. Burada önemli olan taşın boyutu.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Riskli safra kesesi taşları mutlaka uzman değerlendirmesi gerektiriyor! </strong></p>Taşın hastada şikâyet oluşturup oluşturmadığının ve ileride oluşturabileceği risklerin değerlendirilmesi gerektiğine vurgu yapan Dr. Şükrü Arslan, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Yani hastada şikâyete sebep olan semptomatik taşlar varsa, safra kanalına düşme ihtimali daha yüksek olan milimetrik boyutlu taşlar varsa, kanser gelişmesine zemin hazırlayan özellikle üç santimden büyük boyutlu taşlar varsa, porselen kese dediğimiz safra kesesi duvarında kireçlenme durumu varsa, hastada aynı zamanda diyabet hastalığı da varsa, bu tarz hastalar mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmeli.” </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Dr. Yusuf Gürel: ‘Dijital Bağımlılık, Sosyal İzolasyon ve Anksiyeteyi Tetikliyor’ ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dr-yusuf-gurel-dijital-bagimlilik-sosyal-izolasyon-ve-anksiyeteyi-tetikliyor-69834.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dr-yusuf-gurel-dijital-bagimlilik-sosyal-izolasyon-ve-anksiyeteyi-tetikliyor-69834.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dr-yusuf-gurel-dijital-bagimlilik-sosyal-izolasyon-ve-anksiyeteyi-tetikliyor-69834.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 08 Jun 2026 15:03:08 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/dr-yusuf-gurel-dijital-bagimlilik-sosyal-izolasyon-ve-anksiyeteyi-tetikliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Teknolojinin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle birlikte dijital bağımlılık, özellikle çocuklar ve gençler arasında giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dr-yusuf-gurel-dijital-bagimlilik-sosyal-izolasyon-ve-anksiyeteyi-tetikliyor-69834.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">Teknolojinin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle birlikte dijital bağımlılık, özellikle çocuklar ve gençler arasında giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunu olarak öne çıkıyor. Konya Ticaret Odası (KTO) Karatay Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Psikoloji Bölümü akademisyenlerinden Dr. Öğr. Üyesi Yusuf Gürel, sosyal medya, akıllı telefon ve çevrimiçi oyunların kontrolsüz kullanımının gençlerin zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimleri üzerinde önemli riskler oluşturduğuna dikkat çekerek önemli değerlendirmelerde bulundu.</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">“Dijital Bağımlık, Odaklanma Sorunu, Kaygı Bozukluğu ve Uyku Problemlerine Kadar Birçok Olumsuz Sonuca Yol Açabiliyor”</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Yapılan güncel meta-analizler ve sistematik incelemeler, dijital bağımlılığın odaklanma sorunlarından kaygı bozukluklarına, sosyal izolasyondan uyku problemlerine kadar birçok olumsuz sonuca yol açabildiğini gösteriyor. KTO Karatay Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesi Psikoloji Bölümü akademisyenlerinden Dr. Öğr. Üyesi Yusuf Gürel, dijital teknolojilerin bilinçsiz kullanımının genç nesillerin ruh sağlığı açısından ciddi bir tehdit haline geldiğini belirterek; “Araştırmalara göre sosyal medya platformlarında yer alan sürekli bildirimler, sonsuz kaydırma özelliği ve hızlı içerik tüketimi, özellikle ergenlik dönemindeki bireylerin dikkat sürelerini olumsuz etkiliyor. Sürekli değişen dijital uyaranlara maruz kalan gençlerin, akademik performanslarında düşüş yaşanırken, derin düşünme ve problem çözme becerilerinde de zayıflama görülebiliyor. Aşırı ekran kullanımı bilişsel yorgunluğu artırıyor ve gençlerin uzun süreli odaklanma gerektiren görevlerde zorlanmalarına neden oluyor” dedi.</span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">“Dijital Bağımlılık Düzeyi Yükselen Bireylerin Kurdukları Yüz Yüze İlişkiler Zayıflıyor”</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Gürel; “Dijital bağımlılığın ruh sağlığı üzerindeki etkileri dikkat sorunlarıyla sınırlı kalmıyor. Özellikle sosyal medya kullanımının yoğun olduğu bireylerde yalnızlık hissi, düşük benlik saygısı ve kaygı düzeylerinde artış gözlemleniyor. Sosyal medya platformlarında idealize edilmiş yaşamların sürekli takip edilmesi, gençlerde yetersizlik duygusunu güçlendirirken kronik kaygı ve depresif belirtilerin ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Araştırmalar, video oyunları ve dijital platformların aşırı kullanımının, kaygı bozukluklarıyla birbirini besleyen bir ilişki içerisinde olduğunu ortaya koyuyor. </span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Dijital bağımlılık düzeyi yükseldikçe bireylerin aileleri, arkadaşları ve sosyal çevreleriyle kurdukları yüz yüze ilişkiler zayıflıyor. Sanal ortamdaki etkileşimlerin artmasına rağmen gerçek yaşamda sosyal bağların güç kaybetmesi, bireylerin yalnızlaşmasına ve sosyal izolasyonun derinleşmesine neden oluyor. Aile içi iletişim eksikliği ve yetersiz sosyal destek mekanizmaları da gençleri dijital ortamlara yönlendiren önemli faktörler arasında yer alıyor” ifadelerine yer verdi.</span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">Uyku Düzeni ve Fiziksel Sağlık da Etkileniyor</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Ekranlardan yayılan mavi ışığın ve geç saatlere kadar süren çevrimiçi aktivitelerin, melatonin hormonunun salgılanmasını engellediğini belirten Gürel; “Dijital bağımlılık psikolojik ve sosyal alanlardan ziyade, fiziksel sağlık üzerinde de önemli sonuçlar doğuruyor. Özellikle gece saatlerinde ekran kullanımının artması, melatonin hormonunun salgılanmasını olumsuz etkileyerek uyku kalitesini düşürüyor. Kronik uyku problemleri yaşayan bireylerde kaygı ve depresyon riski artarken, uzun süre hareketsiz kalmak duruş bozuklukları, göz yorgunluğu ve fiziksel performans kaybı gibi sorunlara da yol açıyor” şeklinde konuştu.</span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">Dijital Bağımlılıkla Mücadele ile İlgili Stratejik Çözüm Adımları</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Bu küresel krizle mücadele edebilmek adına, araştırmacılar, eğitimciler, sağlık profesyonelleri ve politika yapıcıların multidisipliner bir yaklaşım benimsemesi gerektiğini söyleyen Gürel, öne çıkan stratejik çözüm adımlarına değinerek; “Dijital okuryazarlık eğitimlerinin yaygınlaştırılması, çocuk ve gençlere yönelik ekran süresi yönetimi becerilerinin geliştirilmesi, ailelerin bilinçlendirilmesi, yüz yüze sosyal etkileşimi artıracak faaliyetlerin teşvik edilmesi, spor, sanat ve kültürel etkinliklere erişimin artırılması gibi uygulamalar gençlerin dijital bağımlılık riskini azaltabilir” dedi. </span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Gürel, Dijital teknolojilerin bilinçli ve dengeli kullanımının sağlanmasının, gençlerin ruh sağlığını korumak ve sağlıklı sosyal ilişkiler geliştirmelerine katkı sunmak için büyük önem taşıdığını belirterek, bu farkındalığın aileler, eğitim kurumları ve toplumun tüm paydaşları tarafından sahiplenilmesinin, dijital çağın risklerini azaltmada kritik bir rol üstleneceğine değindi.</span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"> </p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Erken yakalandığında görme kaybı korunabiliyor, hatta… ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/erken-yakalandiginda-gorme-kaybi-korunabiliyor-hatta-69822.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/erken-yakalandiginda-gorme-kaybi-korunabiliyor-hatta-69822.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/erken-yakalandiginda-gorme-kaybi-korunabiliyor-hatta-69822.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 08 Jun 2026 14:53:27 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/erken-yakalandiginda-gorme-kaybi-korunabiliyor-hatta.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Özellikle ileri yaştaki kişilerde görme kaybının en önemli nedenleri arasında gösterilen sarı nokta hastalığı dünya genelinde milyonlarca insanı etkiliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/erken-yakalandiginda-gorme-kaybi-korunabiliyor-hatta-69822.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Özellikle ileri yaştaki kişilerde görme kaybının en önemli nedenleri arasında gösterilen sarı nokta hastalığı dünya genelinde milyonlarca insanı etkiliyor. 2020 yılında yaklaşık 196 milyon kişi sarı nokta hastalığıyla mücadele ederken, nüfusun yaşlanmasıyla birlikte bu sayının 2040 yılında 288 milyona çıkması bekleniyor. Ülkemizde de  benzer şekilde yaşlanan nüfus nedeniyle sarı nokta hastalığının sıklığı giderek artıyor. Tıp literatüründe "Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu" olarak adlandırılan hastalık, gözün retina tabakasında bulunan ve merkezi görmeyi sağlayan makula bölgesinin zamanla hasar görmesi sonucu gelişiyor. Hastalık ilerledikçe okuma, araç kullanma, yüz tanıma ve ayrıntıları seçme gibi durumlarda ciddi zorluklar ortaya çıkabiliyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin</strong>,  son yıllarda geliştirilen yeni tedavi yöntemleri sayesinde birçok hastada görme düzeyinin korunabildiğini, hatta bazı tablolarda görme kalitesinde belirli ölçüde iyileşme sağlanabildiğini belirterek, “Erken teşhis, sarı nokta hastalığının ilerlemesini yavaşlatmak ve görmeyi korumak için çok önemlidir. Başlangıç evrelerinde hastalık genellikle belirti vermediği için rutin göz muayeneleriyle erken teşhis edilirse yaşam tarzı değişiklikleri ve gerekli tedavilerle önlemler alınabilmektedir. Bu nedenle özellikle 50 yaş üzerinde olan ve ailesinde sarı nokta hastalığı bulunan kişilerin, herhangi bir şikâyetleri olmasa bile düzenli göz kontrollerini ihmal etmemeleri son derece önemlidir” diyor. </p><strong>Günlük yaşamı önemli ölçüde etkiliyor</strong></p>Sarı nokta hastalığı, gözün arka kısmında bulunan retina tabakasının merkezindeki makula </p>bölgesini etkileyen ve özellikle 50 yaş üzerindeki kişilerde görülen ilerleyici bir hastalık. Sarı nokta denmesinin sebebi ise bu bölgede yüksek ışık maruziyetine karşı korunma sağlanması amacıyla bolca lutein ve zeaksantin adlı sarı renkli pigmentler oluşması.   Makula; okuma, yazma, araç kullanma, yüzleri tanıma ve ince ayrıntıları seçme gibi merkezi görme işlevlerinden sorumlu oluyor. Bu bölgenin zarar görmesi sonucunda merkezi görmede bulanıklık, şekillerde bozulma veya görme kaybı ortaya çıkabiliyor. Belirtiler önce tek gözde oluşabilirken hastalık ilerleyip her iki gözü de tuttuğunda günlük yaşam önemli şekilde etkileniyor. Hastalık ilerledikçe merkezi görme kaybının belirginleşmesi nedeniyle hastalarda önemli sorunlar yaşandığına vurgu yapan Prof. Dr. Özlem Şahin, “Bu tabloda hastalar okuma, yazma, araç kullanma, yüzleri tanıma ve düz çizgileri görme gibi durumlarda güçlük çekmektedir. Hastalık ileri evrede körlüğe varmasa da güvenli yürüyüşü zorlaştırmakta ve düşme riskini  artırmaktadır. Ayrıca görme kaybının yarattığı sosyal izolasyon, depresyon ve bağımsız aktivitelerde azalma (yemek yapma, televizyon izleme vb.) yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürebilmektedir” diye konuşuyor.  </p><strong>Görme yetisinde hızla azalma yaşanabiliyor</strong></p>Sarı nokta hastalığı temel olarak kuru tip ve yaş tip olmak üzere iki ana gruba ayrılıyor. Hastaların büyük çoğunluğunda kuru tip geliştiğini anlatan Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, “Kuru tipte retina altında zamanla biriken ve drusen adı verilen birikintiler ile buna eşlik eden hücre kaybı sonucunda görme yetisi yavaşça azalmaktadır. İleri evrelerinde de coğrafik atrofi olarak adlandırılan ve retina hücrelerinde belirgin kayıp ve bunun sonucunda görme kalitesinde azalmayla seyreden tablo gelişebilmektedir” bilgisini veriyor. “Yaş tip ise daha az görülmesine rağmen görme kaybından en sık sorumlu olan formudur” diyen Prof. Dr. Özlem Şahin, şu bilgileri veriyor:  “Bu tipte retina altında anormal ve kırılgan yeni damarlar gelişmektedir. Bu damarlar sıvı veya kan sızdırarak makulanın yapısını bozabilmekte ve görmede haftalar, hatta günler içinde belirgin azalmaya neden olabilmektedir. Erken tanı ve zamanında tedavi, yaş tip sarı nokta hastalığında görmenin korunması açısından büyük önem taşımaktadır.” </p><strong>Sigara kullanımı riski yaklaşık 2 kat artırıyor!</strong></p>İlerleyen yaş sarı nokta hastalığının en önemli risk faktörünü oluşturuyor. Görülme sıklığı özellikle 55 yaşından sonra belirgin olarak artıyor. Bunun yanı sıra sigara kullanımı, hipertansiyon, diyabet ve kardiyovasküler hastalıklar sarı nokta hastalığının gelişme riskini anlamlı ölçüde artıran risk faktörleri arasında yer alıyor.  Güncel çalışmalar sigara kullanımının riski yaklaşık iki kat artırdığını gösteriyor. Ayrıca aile öyküsü ve bazı genetik varyasyonların da önemli risk faktörleri olarak kabul edildiğini aktaran Prof. Dr. Özlem Şahin,  “Obezite, fiziksel hareketsizlik, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve düşük antioksidan alımı gibi faktörlerin de katkıda bulunabileceği düşünülmekle birlikte bunların etkileri konusunda literatürde daha değişken sonuçlar bulunmaktadır” diyor. </p><strong>Bu sorunları göz ardı etmeyin </strong></p>Sarı nokta hastalığı erken evrede genellikle belirti vermiyor veya belirtiler çok hafif seyrediyor. Bu nedenle hastalar sorunlarının yaşlılığa bağlı olduğunu düşünüyor. Hastalık ilerledikçe merkezi görmede bozulma başladığına işaret eden Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, aşağıda yer alan belirtilerden birinin ortaya çıkması halinde zaman kaybetmeden göz hastalıkları uzmanına başvurulması gerektiğine dikkat çekiyor. </p><ul><li>Düz çizgilerin eğri veya dalgalı görünmesi </li><li>Okuma sırasında harflerin bulanıklaşması</li><li>Karşıya  bakarken silik noktaların oluşması </li><li>Gölgelerin veya birbirine yakın renklerin ayırt edilmesinde güçlük</li><li>Karanlıkta görmenin belirgin şekilde zorlaşması</li><li>Işığa karşı hassasiyet artışı</li><li>Görüntülerdeki detayların kaybolma hissi </li></ul><strong>Tedaviden başarılı sonuçlar elde ediliyor</strong><br />Sarı nokta hastalığının tanı sürecinde detaylı göz muayenesinin yanı sıra retina görüntüleme yöntemleri ve optik koherens tomografi gibi gelişmiş teknolojilerden faydalanılıyor. Bu sayede retina tabakasındaki değişiklikler ayrıntılı şekilde incelenebiliyor. Tedavinin temel hedefi ise mevcut görmeyi korumak ve hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak. Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Özlem Şahin, hastalığın tipi ve evresinin uygulanacak tedaviyi belirlediğini anlatarak, “Kuru tip sarı nokta hastalığında vitamin ve mineral takviyeleri uygun hastalarda hastalığın ilerleme riskini yaklaşık yüzde 25 oranında azaltmaktadır. Ayrıca yeşil yapraklı sebzelerden zengin beslenme, omega-3 yağ asitlerinin tüketimi, düzenli egzersiz, tansiyon ve kolesterol kontrolü ile sigaranın bırakılması gibi yaşam tarzı değişiklikleri de önem taşımaktadır” diyor. Son yıllarda ileri evre kuru tip hastaları için göz içi iğne tedavisinin de geliştirildiğini belirten Prof. Dr.<strong> </strong>Özlem Şahin,<strong> </strong>belirli aralıklarla göze uygulanan bu yöntemin hastalığın retina üzerindeki hasarının ilerleme hızını yavaşlatmaya yardımcı olabildiğini söylüyor. </p><strong>Görme düzeyleri kor</strong><strong>unabiliyor, hatta... </strong></p>Yaş tip sarı nokta hastalığının tedavisinde  ise göz içine enjeksiyonla uygulanan ilaçlar önemli bir yer tutuyor. Bu tedaviyle, retina altındaki anormal damar oluşumunun ve sıvı sızıntısının kontrol altına alınması hedefleniyor. Enjeksiyon tedavisi sayesinde hastaların görme düzeyleri korunabiliyor, hatta bazı hastalarda görme yeteneğinde iyileşme sağlanabiliyor. Prof. Dr. Özlem Şahin, “Son zamanlarda bu iğne tedavilerinin sıklığının azalmasında önemli gelişmeler yaşanmakla beraber, yılda 10-12’ye varan iğne sayıları görme keskinliğinin korunmasında önemli rol oynamaktadır” diye konuşuyor. </p><strong>Sağlıklı yaşam alışkanlıkları koruyucu rol oynuyor</strong></p>Genetik kökeni ağır bastığından sarı nokta hastalığını önlemek her zaman  mümkün olmasa da riski azaltmaya ve ilerlemesini yavaşlatmaya yardımcı olabilecek bazı önlemler bulunuyor. Prof. Dr. Özlem Şahin, bu önlemleri şöyle sıralıyor: “Özellikle sigara kullanmamak, düzenli fiziksel aktivite yapmak, sağlıklı vücut ağırlığını korumak ve kardiyovasküler risk faktörlerini kontrol altında tutmak önem taşımaktadır. Ayrıca dengeli beslenme (yeşil yapraklı sebzeler, balıkta bulunan omega-3 yağları), kan basıncı/şeker/kolesterol kontrolü gibi sağlıklı yaşam tarzı faktörleri hastalığın gelişimini yavaşlatmaktadır. Uzun süreli güneş ışığına maruziyeti azaltmak için güneş gözlüğü kullanmak da retina sağlığını korumaya yardımcı olmaktadır.” </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Uzayan Bahar Alerjileri Yazın Keyfinizi Kaçırmasın ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/uzayan-bahar-alerjileri-yazin-keyfinizi-kacirmasin-69784.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/uzayan-bahar-alerjileri-yazin-keyfinizi-kacirmasin-69784.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/uzayan-bahar-alerjileri-yazin-keyfinizi-kacirmasin-69784.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 08 Jun 2026 14:23:13 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/uzayan-bahar-alerjileri-yazin-keyfinizi-kacirmasin.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Havaların ısınmasıyla açık havada geçirilen sürenin artması ve piknik sezonunun başlaması birçok kişi için alerji şikayetlerini de beraberinde getiriyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/uzayan-bahar-alerjileri-yazin-keyfinizi-kacirmasin-69784.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Havaların ısınmasıyla açık havada geçirilen sürenin artması ve piknik sezonunun başlaması birçok kişi için alerji şikayetlerini de beraberinde getiriyor. Açan çiçekler, yeşeren ağaçlar, küf mantarları, değişen nem oranları ve rüzgarla çevreye yayılan polenler, toplumda “bahar alerjisi” ya da “saman nezlesi” olarak bilinen mevsimsel alerjilere neden oluyor. <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzman Dr. Öğr. Üyesi Zühal Güllü</strong>, mevsimsel alerjilerin bağışıklık sisteminin polen gibi normalde zararsız maddelere karşı duyarlı hale gelmesi sonucunda ortaya çıktığını belirtiyor. Özellikle çimen, ağaç ve yabani ot polenleri mevsimsel alerjilerin en yaygın nedenleri arasında. Vücut, bu maddeleri zararlı olarak algılayarak histamin gibi bazı kimyasallar salgılıyor; buna bağlı olarak da burun akıntısı, hapşırma ve gözlerde sulanma gibi belirtiler ortaya çıkıyor. Yeterli tedavi uygulanmadığında ise şikayetler yaz aylarına kadar devam edebiliyor. </p><strong>Astım Hastalarında Risk Daha Fazla</strong></p>Mevsimsel alerjiler kişiden kişiye farklı belirtilerle ortaya çıkabiliyor. Genellikle solunum yollarını ve gözleri etkileyen bu belirtiler, polen yoğunluğunun arttığı dönemlerde daha sık görülüyor. Bahar alerjilerinde en yaygın şikayetler arasında; sık hapşırma, burun akıntısı ve tıkanıklığı, gözlerde kaşıntı, sulanma ve kızarıklık, boğazda kaşıntı, öksürük ile halsizlik ve yorgunluk hissi yer alıyor. Astım hastalarında ise bahar alerjileri daha ağır seyredebildiği için, özellikle polen yoğunluğunun arttığı dönemlerde nefes darlığı, hırıltılı solunum ve göğüste sıkışma gibi şikayetler astım ataklarını önemli ölçüde tetikleyebiliyor. </p><strong> </strong></p><strong>Alerjenlere Karşı 8 Önlem! </strong></p>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Zühal Güllü, mevsimsel alerji belirtilerini hafifletmek ve alerjenlere maruziyeti azaltmak için günlük yaşamda yapılabilecekleri şöyle sıraladı:</p><ul><li>Polen yoğunluğunun yüksek olduğu saatlerde dışarıda uzun süre vakit geçirmeyin. </li><li>Eve döndüğünüzde kıyafetlerinizi değiştirin ve duş alın. </li><li>Özellikle rüzgarlı havalarda pencerelerinizi kapalı tutun. </li><li>Ev temizliğinizi düzenli olarak yapmayı aksatmayın. </li><li>Polen temasını azaltmak için gözlük ve maske kullanın.</li><li>Evcil hayvanlarınızın dış ortamdan taşıdığı polenlere karşı dikkatli olun. </li><li>Yaşam alanlarınızın nem dengesini korumaya özen gösterin. </li><li>Doktorunuzun önerisi olmadan hiçbir ilaç kullanmayın. </li></ul><strong>“Uzun Süren Şikayetlerde Uzman Desteği Şart”</strong></p>Mevsimsel alerjilerin ilkbahar, yaz ve sonbahar aylarında yaşam kalitesini olumsuz etkilediğini söyleyen <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi, Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Zühal Güllü</strong>, <em>“Doğru tanı ve uygun tedavi yöntemleriyle belirtilerin kontrol altına alınması mümkün”</em> diyor. Özellikle bahar aylarında artan ve uzun süren alerji belirtilerinin göz ardı edilmemesi, gerekli durumlarda uzman desteğine başvurulması yaşam kalitesinin korunmasına da önemli ölçüde katkı sağlıyor. Ayrıca yapılacak alerji testleri sayesinde alerjinin kaynağı kolaylıkla belirleniyor ve kişiye uygun tedavi planını oluşturulabiliyor. </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kaliteli uyku doğru alışkanlıklarla başlar! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kaliteli-uyku-dogru-aliskanliklarla-baslar-69636.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kaliteli-uyku-dogru-aliskanliklarla-baslar-69636.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kaliteli-uyku-dogru-aliskanliklarla-baslar-69636.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Sat, 06 Jun 2026 14:32:40 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kaliteli-uyku-dogru-aliskanliklarla-baslar.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kaliteli-uyku-dogru-aliskanliklarla-baslar-69636.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, kaliteli ve sağlıklı bir uyku için yapılması gerekenler hakkında bilgi verdi.</p><strong>Uyku sorunlarının çözümünde ilk adım, nedenin doğru belirlenmesi!</strong></p>Uyku hijyeninin, kişinin yaşına ve yaşam koşullarına uygun sağlıklı uyku alışkanlıkları geliştirmesini ifade ettiğini aktaran Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Uyku düzeninin sağlanabilmesi için öncelikle kişinin uyku sorunlarının nedenlerinin belirlenmesi gerekir.” dedi.</p>Geceleri sık sık tuvalet ihtiyacı için uyanma örneği veren Dr. Kakı, “Kişi gece sık sık uyanıyorsa ve bunun nedeni tuvalet ihtiyacıysa, akşam saat 19.00'dan sonra sıvı tüketimini azaltması ve günlük su tüketimini gün içine yayması uyku hijyeninin ilk basamaklarından biridir.” şeklinde konuştu.</p><strong>Uykuya dalmakta zorlananlar için düzenli uyku ritüelleri önemli! </strong></p>Kişinin uykuya dalmakta zorluk yaşaması durumuna değinen Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Böyle durumlarda uyku öncesinde belirli ritüeller oluşturulmalı.” Dedi.</p>Daha sakin bir yaşama geçiş yapmanın, loş ışıkta bulunmanın ve rahatlatıcı aktiviteler gerçekleştirmenin uykuya geçişi kolaylaştırabileceğini dile getiren Dr. Kakı, “Gün içerisinde aşırı miktarda kafein tüketen kişilerin ise bu tüketimi azaltmaları önerilir.” uyarısını yaptı.</p><strong>Uyku hijyeninin temel unsurları, ortamının sıcaklığı, nem, ışık ve ses koşulları… </strong></p>Uyku hijyeninin sağlanmasında uyku ortamının da büyük önem taşıdığına işaret eden Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Uyku öncesinde odanın havalandırılması, çarşaf ve nevresimlerin ne çok sıcak ne de çok soğuk olacak şekilde vücut sıcaklığına yakın bir düzeyde olması gerekir.” dedi.</p>Oda sıcaklığının kişinin terlemesine ya da üşümesine neden olmayacak seviyede tutulması gerektiğine vurgu yapan Dr. Kakı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Nem oranı da uygun olmalı. Gürültülü ortamlar uyku kalitesini olumsuz etkilediğinden, ses düzeyinin de uykuya uygun şekilde ayarlanması önemlidir.</p>Ayrıca uyumadan bir veya iki saat önce hareketli müziklerden uzak durulması, televizyon ve diğer ekranların kullanımının sınırlandırılması, yoğun ışığa maruz kalınmaması da uyku hijyenini destekleyerek uykuya dalmayı kolaylaştırır.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Diyetisyenler sağlıklı toplumun inşasında kilit rol üstleniyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/diyetisyenler-saglikli-toplumun-insasinda-kilit-rol-ustleniyor-69572.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/diyetisyenler-saglikli-toplumun-insasinda-kilit-rol-ustleniyor-69572.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/diyetisyenler-saglikli-toplumun-insasinda-kilit-rol-ustleniyor-69572.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Sat, 06 Jun 2026 00:33:20 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/diyetisyenler-saglikli-toplumun-insasinda-kilit-rol-ustleniyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Diyetisyenlerin yalnızca ağırlık yönetimi alanında değil, hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde de önemli sorumluluklar üstlendiğini belirten Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/diyetisyenler-saglikli-toplumun-insasinda-kilit-rol-ustleniyor-69572.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Diyetisyenlerin yalnızca ağırlık yönetimi alanında değil, hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde de önemli sorumluluklar üstlendiğini belirten Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Sağlıklı bir toplumun temelinde doğru beslenme alışkanlıkları yer alır. Diyetisyenler ise bu sürecin en önemli sağlık profesyonellerinden biridir” dedi.</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. M. Emel Alphan, 6 Haziran Diyetisyenler Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, beslenmenin insan sağlığındaki yerinin tarih boyunca önemini koruduğunu vurgulayarak, insan sağlığının korunmasında beslenmenin öneminin ilk çağlardan beri bilindiğini söyledi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Beslenmenin sağlıktaki önemi binlerce yıldır biliniyor</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">M.Ö. 2500 yıllarında Babil’de bulunan taş tabletlerde hastalıklarda beslenmede yapılacak uygulamalar ile ilgili bilgiler bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Alphan, M.Ö. 460-377 yıllarında yaşayan ve tıbbın babası olarak bilinen Hipokrat’ın <b><i>“Diyetle tedavi edebileceğiniz hallerde ilaç tavsiye etmeyiniz” </i></b>sözünü hatırlatarak bugün ise pek çok hastalığın önlenmesinde, gelişiminde ve tedavisinin etkinliğinin arttırılmasında diyetin önemli rolü olduğu pek çok araştırma ile kanıtlandığını ifade etti.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Geçmişten günümüze diyetisyenlik mesleği…</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Son yıllarda yapılan çalışmaların sonuçlarının dünyada ve ülkemizde çok yaygın olduğu bilinen kanser, obezite ve diyabet başta olmak üzere bulaşıcı olmayan kronik hastalıkların tedavisinde yaşam tarzı değişikliğinin ilk seçenek olması gerektiğini gösterdiğini kaydeden Prof. Dr. Alphan, “Yaşam tarzı değişikliğinin en önemli komponentlerinden birisi de fiziksel olarak aktif olmanın yanı sıra sağlıklı beslenmedir. 20. yüzyıl sonuna kadar diyetler doktor tarafından belirlenmiş ve diyet hemşireleri aracılığı ile hastaya ulaştırılmaya çalışılmıştır. Diyetin doktor ve hemşire dışında bir diyetisyen kontrolünde hazırlanması ilk kez Amerika’da 1899 yılında gerçekleşmiştir. Ülkemizde ise ilk diyetisyenlik eğitimi Hacettepe Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümünde başlamış ve ilk mezunlarını 1965 yılında vermiştir. Bu vesileyle bölümümüzü kuran ve pek çok diyetisyen yetiştiren 10 yıl önce kaybettiğimiz değerli duayen hocamız Prof. Dr. Ayşe Baysal’ı da rahmetle ve minnetle anmak isterim. Türkiye’de 60 yıldır diyetisyenlik mesleği var olmuştur ve bugün Türkiye de 100 ‘ü aşkın üniversitede beslenme ve diyetetik bölümlerinden mezun olan diyetisyenler hastaneler başta olmak üzere diğer sağlık kuruluşlarında, yemek şirketlerinde, spor merkezlerinde vb. yerlerde değişik alanlarda çalışmaya devam etmektedirler” dedi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Prof. Dr. M. Emel Alphan, “Türkiye’de diyetisyenler, meslek etiği kuralları çerçevesinde güncel bilimsel verilerin ışığında beslenme ve diyet uygulamalarının yapılmasını sağlamak, toplumda yeterli ve dengeli beslenme bilincini geliştirme odaklı çalışmalarla sağlıklı toplum oluşumuna katkıda bulunmak amacıyla sağlıklı beslenme konusunda farkındalık oluşturmak ve kendilerini geliştirmek için çeşitli bilimsel ve sosyal aktivitelerle 6 Haziran Diyetisyenler Günü’nü kutlamaktadırlar” dedi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Diyetisyene sadece kilo vermek için başvurulmamalı</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Toplumda diyetisyenlerin yalnızca kilo verme ve kilo alma süreçlerinde görev aldığı yönünde yaygın bir algı bulunduğunu belirten Prof. Dr. Alphan, bu yaklaşımın eksik olduğunu söyledi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Diyetisyenlerin lisans eğitimleri boyunca birçok hastalığın beslenme tedavisine yönelik kapsamlı eğitim aldıklarını ifade eden Prof. Dr. Alphan, “Diyabetten böbrek hastalıklarına, kanserden sindirim sistemi rahatsızlıklarına kadar çok sayıda sağlık sorununda beslenme tedavisi önemli bir yer tutmaktadır. Diyetisyenler, hastalıkların yönetiminde ve yaşam kalitesinin artırılmasında kritik görevler üstlenmektedirler” diye konuştu.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Koruyucu sağlık hizmetlerinin vazgeçilmez parçası</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Sağlıklı bireylerin de diyetisyen desteğine ihtiyaç duyabileceğini belirten Prof. Dr. Alphan, doğru beslenme alışkanlıklarının hastalıkların ortaya çıkmasını önleyebileceğine dikkat çekti.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Ailede bulunan hastalıkların sağlıklı beslenme ve aktif yaşam sayesinde hastalığa yakalanma riskini azaltabileceğini ifade eden Prof. Dr. Alphan, “Diyetisyenlerin görevi yalnızca mevcut hastalıkları yönetmek değil, bireylerin hastalıklardan korunmasına da katkı sağlamaktır. Diyetisyenlerin görevi sadece kilo vermek/almakla ilgili değildir. Ağırlık yönetimi bizim çok önemli olmakla birlikte sadece bir konumuzdur. Yüzlerce hastalık var. Yüzlerce hastalığın her birisi için o hastalığa özel beslenme tedavileri var. Diyetisyenler bunları öğrenmek için lisans düzeyinde 4 yıl eğitim alıyorlar. Ayrıca hastalıklardan korunmak için de insanlar sağlıklı beslenmeyi öğrenmek ve yaşam tarzı haline getirmek isteyebilirler. Bugün pek çok hastalıktan korunmanın yolu sağlıklı beslenmekten geçiyor. Bir örnek vermek istiyorum: Ailesinde diyabet olan birisi diyabet olma riski ile karşı karşıyadır. Eğer sağlıklı o kişi sağlıklı beslenirse ve fiziksel olarak aktif olursa belki diyabete hiç yakalanmayacak ya da diyabet çok gecikmeli olarak aşikar hale gelecektir” dedi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Tıbbi beslenme tedavisi tedavi sürecinin ayrılmaz bir unsuru</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Tıbbi beslenme tedavisinin günümüzde sağlık hizmetlerinin önemli bir bileşeni haline geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Alphan, yeterli ve dengeli beslenmenin tedavi başarısını artırdığını belirtti.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Araştırmaların, doğru beslenme uygulamalarının hastaneye başvuru oranlarını azalttığını ve hastaların yatış sürelerini kısalttığını gösterdiğini aktaran  Prof. Dr. Alphan, “Tıbbi beslenme tedavisi, diyetisyen tarafından hastalıkların tedavisi veya hastalıklardan korunma amacı ile tüketilecek besinlerin (oral, enteral ya da parenteral yollarla) çeşit ve miktarının düzenlenmesini içeren tedavi şeklidir. Yapılan çalışmalar, insanların yeterli ve dengeli bir beslenme uyguladıklarında hastaneye ya da sağlık merkezlerine başvurularının azaldığını, hastaların hastanede yatış süresinin 3 ila 2 gün kısaldığını göstermiştir” dedi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Diyetisyenler sağlık alanında önemli rol üstleniyor</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Diyetisyenlerin sağlık alanında ülkemizin geleceğini korumaya yönelik eylem planının ayrılmaz parçası olduğunu söyleyen Prof. Dr. Alphan, “Obezite ve obeziteye bağlı hastalıklar ve kronik hastalıklar yüzünden hastanelere yapılan başvurular, bu vatandaşlar için yapılan sağlık harcamaları, tedavi masrafları, teşhis masrafları, hastanelerin kapasitelerini doldurma ve iş yükünü arttırma, vatandaşın hastanede yatış süresi, tedavinin hızı gibi faktörler değerlendirildiğinde diyetisyenlerin, vatandaşın sağlığı ve devletin sağlık harcamalarındaki tasarrufu üzerindeki etkileri net bir şekilde görülebilir. Diyetisyenler hem bireylerin sağlık sonuçlarının iyileşmesine hem de sağlık sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sunmaktadır” ifadelerini kullandı.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Diyetisyenler pek çok alanda uzmanlaşabiliyor</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Modern sağlık hizmetlerinde diyetisyenlerin farklı uzmanlık alanlarında görev alabildiğini belirten Prof. Dr. Alphan, diyabet, obezite, bariatrik cerrahi, onkoloji, pediatri, nefroloji, gastroenteroloji ve sporcu beslenmesi gibi alanlarda uzmanlaşan diyetisyenlerin önemli çalışmalar yürüttüğünü söyledi. Beslenme biliminin sürekli gelişen bir alan olduğuna dikkat çeken Alphan, uzman diyetisyenlerin bilimsel araştırmalarla bilgi üretmeye ve toplum sağlığına katkı sunmaya devam ettiğini belirtti.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Yaşamın her döneminde diyetisyen desteğine ihtiyaç var</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Sağlıklı beslenmenin yaşam boyu sürdürülmesi gereken bir alışkanlık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. M. Emel Alphan, sözlerini şöyle tamamladı:</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">“Yaşamın her döneminde diyetisyene ihtiyaç vardır. Sağlıklı bir çocukluk dönemi için sağlıklı bir bebek dünyaya getirmek için bebeğini emzirmek için menapoz döneminde ve ayrıca  sağlıklı yaşlanabilmek için her yaş döneminde hiçbir hastalığı olmasa bile diyetisyen kontrolünde sağlıklı beslenmeyi öğrenmek ve uygulamak herkesin hakkıdır. </span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Tüm diyetisyenlerin, sevgili meslektaşlarımın 6 Haziran Diyetisyenler Günü kutlu olsun” dedi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"> </p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"> </p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ ChatGPT diyet yazabilir ama diyetisyenin yerini alamaz! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/chatgpt-diyet-yazabilir-ama-diyetisyenin-yerini-alamaz-69554.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/chatgpt-diyet-yazabilir-ama-diyetisyenin-yerini-alamaz-69554.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/chatgpt-diyet-yazabilir-ama-diyetisyenin-yerini-alamaz-69554.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 23:03:18 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/chatgpt-diyet-yazabilir-ama-diyetisyenin-yerini-alamaz.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümünden Arş.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/chatgpt-diyet-yazabilir-ama-diyetisyenin-yerini-alamaz-69554.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümünden Arş. Gör. Ekin Çevik, 6 Haziran Dünya Diyetisyenler Günü kapsamında yapay zekânın beslenme alanındaki etkilerini değerlendirdi.</p><strong>Tek tip diyet anlayışı yerini kişiselleştirilmiş beslenmeye bıraktı</strong></p>Beslenme ve diyetetik alanında son yılların en önemli değişiminin kişiselleştirilmiş beslenme yaklaşımı olduğunu belirten Beslenme Uzm. Çevik, “Son yıllarda beslenme bilimindeki en büyük kırılma noktası, 'herkese tek tip diyet' anlayışından uzaklaşılması oldu. Bugün artık ‘kişiselleştirilmiş beslenme’ ve ‘sağlıklı yaş alma (longevity)’ dönemindeyiz. Araştırmalar artık aynı besinin farklı insanlarda çok farklı metabolik yanıtlar oluşturabildiğini net biçimde ortaya koyuyor. Buna bağlı olarak mikrobiyota araştırmaları patlama yaşadı; bağırsak bakterilerinin yalnızca sindirimle değil, ruh hali, bağışıklık ve kilo yönetimiyle de doğrudan bağlantılı olduğu anlaşıldı. Yalnızca ağırlık kaybını hedefleyen geçici hedef yaklaşımları yerine, geleceğe de dokunan, yaş alırken kronik hastalıklardan uzak, dinç ve kaliteli bir yaşam sürmek üzerine şekillenen koruyucu beslenme modelleri önem kazandı. Bunun yanı sıra dünyamızın ve nesillerimizin sağlığını ve refahını konu edinen çevresel sürdürülebilirlik artık beslenme rehberlerinin ayrılmaz bir parçası haline geldi.” dedi.</p><strong>Yapay zekâ beslenme bilimine yeni bir boyut kazandırdı</strong></p>Yapay zekânın sağlık ve beslenme alanında farklı uygulamalarla kullanılmaya başlandığını dile getiren Çevik, “Yapay zekânın beslenme bilimine girişi birkaç farklı kanaldan oldu. Fotoğraftan besin analizi yapabilen uygulamalar, akıllı saatler aracılığıyla toplanan aktivite ve uyku verilerinin diyetle ilişkilendirilmesi, hastane sistemlerinde risk altındaki hastaların erken tespiti... Akademik dünyada ise büyük veri setlerinden kalıplar çıkarma konusunda devrim sayılabilecek çalışmalar yapılıyor. Artık binlerce kişinin genetik, mikrobiyota ve beslenme verisi bir arada değerlendirilerek bireysel öneriler üretmek mümkün hale geliyor.” diye konuştu.</p><strong> </strong></p><strong> </strong></p><strong>Yapay zekâ liste hazırlayabilir ama insanı tam olarak anlayamaz</strong></p>Yapay zekâ destekli uygulamaların kişiye özel diyet listeleri oluşturabildiğini ancak bunun belirli sınırları olduğunu vurgulayan Çevik, şöyle devam etti:</p>“Bu uygulamalar matematiksel olarak harika listeler çıkarabiliyor; boy, kilo, yaş ve hedef girildiğinde saniyeler içinde bir kalori ve makro hesabı yapabiliyor. Ancak burada kritik bir ayrım var: Gerçek anlamda ‘kişiye özel’ olmak, sadece rakamlardan ibaret değildir. Yapay zeka sizin o günkü stres seviyenizi, duygusal yeme krizinizi, çocukluktan gelen damak tadınızı ya da o yemeği yapacak vaktinizin olup olmadığını tam olarak anlamlandıramaz. Dolayısıyla teknik olarak bir liste oluşturabilir ama bu liste ruhsuz ve sürdürülebilirliği düşük bir liste olur. Bu yüzden, teknoloji ‘veriye dayalı’ kısmı çok iyi yapıyor; ‘insana dayalı’ kısmı için diyetisyeniniz hala vazgeçilmez.”</p><strong>Diyetisyenin yerini almayacak, gücünü artıracak</strong></p>Yapay zekânın diyetisyenlerin yerini alıp alamayacağını da değerlendiren Ekin Çevik, “’Yapay zekâyı kullanan diyetisyen, kullanmayanın yerini alır’ gibi düşünmek daha gerçekçi. Beslenme, sadece tabağa ne koyduğumuzla ilgili değil; tamamen psikoloji, motivasyon, şefkat ve insan ilişkisiyle ilgilidir. Bir danışanın ‘Bugün çok mutsuzdum ve diyeti bozdum’ dediğinde duymak istediği şey bir algoritmanın soğuk uyarısı değil, diyetisyeninin onu anlayan, yargılamayan empati dolu sesidir. Öte yandan bir hastanın anoreksiya gibi bir yeme bozukluğuyla mücadelesi, kronik bir hastalık yönetimi ya da anne sütü dönemindeki beslenme danışmanlığı; bunlar empati, klinik deneyim ve etik sorumluluk gerektiren süreçler. Yapay zekâ bu alanlarda yardımcı olabilir, ancak sorumluluğu üstlenemez. İşin bir diğer kritik boyutu da şu: bir bireyin yapay zekadan doğru ve güvenli bir beslenme önerisi alabilmesi için bile, ona neyi nasıl soracağını bilmesi, yani doğru komutları (prompt) kurgulayabilmesi gerekir. Bunun yolu da belirli bir beslenme okuryazarlığı ve temel bilgi düzeyine sahip olmaktan geçer. Toplumda bu doğru beslenme bilincini ve eğitimini inşa edebilecek tek meslek grubu ise diyetisyenlerdir. Yani yapay zekayı doğru yönlendirmek için bile yine bir diyetisyenin rehberliğine ve eğitimine ihtiyaç vardır.” dedi.</p><strong>Popülist içerikler biyokimyasal gerçeklikle çelişiyor…</strong></p>Sosyal medyada hızla yayılan beslenme önerilerine karşı da uyarılarda bulunan Ekin Çevik, “Sosyal medyada 'beslenme uzmanı' olarak öne çıkan isimlerin önemli bir bölümünün beslenme alanında herhangi bir eğitimi bulunmuyor. Viral olan içerik genellikle bilimsel değil, ilgi çekici olan. ‘Tek bir besin kanseri iyi eder’ ya da ‘3 günde 5 kilo verdim’ gibi iddialar ve popülist içerikler biyokimyasal gerçeklikle çelişmekte. Dolayısı ile güvenilir beslenme bilgisi için Türkiye Diyetisyenler Derneği, Sağlık Bakanlığı kaynaklı içerikler veya diyetisyen unvanlı profesyonellerin paylaşımları tercih edilmeli.” şeklinde konuştu.</p><strong>Geleceğin diyetisyeni veri okuryazarı olacak</strong></p>Beslenme alanında dijital dönüşümün hızlanacağını belirten Ekin Çevik, “Geleceğin diyetisyenlerinin temel bilim eğitiminin yanında veri okuryazarlığına sahip olması gerekecek. Yapay zekâ araçlarının ne söylediğini anlamak kadar ne zaman yanılabileceğini bilmek de kritik. Telebeslenme danışmanlığı, dijital takip araçlarının yorumlanması ve sosyal medya iletişimi de müfredatlara girmesi gereken alanlar. Ama bunların hepsi teknik beceri; üstüne insan anlayışı, etik farkındalık ve bilimsel eleştirel düşünce mutlaka eklenmeli. Teknolojiden korkmayan, aksine teknolojiyi arkasına rüzgâr olarak alan diyetisyenler geleceğe yön verecek.” ifadesinde bulundu.</p><strong>ChatGPT ve benzeri araçlar bilgi verebilir ama tedavi sunamaz</strong></p>ChatGPT, Gemini ve benzeri yapay zekâ araçlarının beslenme alanındaki kullanımına da değinen Beslenme Uzm. Ekin Çevik, “Bu araçlar, internetteki milyarlarca veriyi tarayarak size genel bir ortalama sunar. Dolayısı ile genel beslenme bilgisini aktarmak, diyet kavramlarını açıklamak ve farkındalık oluşturmak için oldukça kullanışlıdır. Ancak bunlar tıbbi müdahale değildir. Kronik bir hastalığınız (örneğin diyabet, böbrek yetmezliği, tansiyon) varsa veya hamileyseniz, bu araçların üreteceği genel geçer bir diyet listesi sağlığınızı ciddi şekilde tehlikeye atabilir. Yapay zeka araçları beslenme okuryazarlığını artırmak, pratik tarif fikirleri almak için keyiflidir ama sağlığınızı emanet edip harfiyen uygulanacak bir diyet merci değildir.” diye konuştu.</p><strong>Gelecekte herkesin bir dijital beslenme asistanı olabilir</strong></p>Gelecekte dijital beslenme asistanlarının günlük yaşamın bir parçası haline gelebileceğini belirten Ekin Çevik, “Teknoloji şu an yüksek gelirli ülkelerde ve refah düzeyi yüksek nüfuslarda yoğunlaşıyor. Oysa beslenme problemleri en çok ekonomik eşitsizliğin olduğu yerlerde görülüyor. İdeal senaryo şu: dijital araçlar diyetisyene ulaşamayan insanlara temel beslenme rehberliği sağlarken, karmaşık vakalar için nitelikli uzman desteği de herkes için erişilebilir olsun. Teknoloji tek başına bu denklemi çözemez; sağlık politikaları ve eğitim yatırımları da eşit ölçüde önemli.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Memorial’dan Sağlığın Geleceğine Sürdürülebilir Katkı ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/memorialdan-sagligin-gelecegine-surdurulebilir-katki-69544.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/memorialdan-sagligin-gelecegine-surdurulebilir-katki-69544.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/memorialdan-sagligin-gelecegine-surdurulebilir-katki-69544.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 22:33:30 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/memorialdan-sagligin-gelecegine-surdurulebilir-katki.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Sürdürülebilirliği yalnızca çevresel bir sorumluluk olarak değil; medikal mükemmeliyet, hasta deneyimi, teknoloji, bilimsel üretim, insan odaklı kurum kültürü ve toplumsal faydayı kapsayan bütüncül bir sağlık yaklaşımı olarak ele alan Memorial Sağlık Grubu, 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’nu yayımladı.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/memorialdan-sagligin-gelecegine-surdurulebilir-katki-69544.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Sürdürülebilirliği yalnızca çevresel bir sorumluluk olarak değil; medikal mükemmeliyet, hasta deneyimi, teknoloji, bilimsel üretim, insan odaklı kurum kültürü ve toplumsal faydayı kapsayan bütüncül bir sağlık yaklaşımı olarak ele alan Memorial Sağlık Grubu, 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’nu yayımladı.</strong></p>GRI Standartları doğrultusunda hazırlanan rapor; Memorial’ın 2025 yılı boyunca sağlıkta sürdürülebilir büyüme, çevresel etki yönetimi, dijitalleşme, klinik araştırmalar, çalışan deneyimi, toplumsal fayda ve uluslararası sağlık hizmetleri alanlarında yarattığı değeri kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.</p>Memorial, raporda sürdürülebilirliği sağlık hizmetinin tamamlayıcı bir unsuru değil; daha güvenli, daha erişilebilir, daha nitelikli ve geleceğe hazır sağlık hizmeti sunmanın temel bileşeni olarak konumlandırıyor.</p><strong>Sağlıkta büyüme, yalnızca kapasite artışı değil; daha fazla hayata erişim</strong></p>2025 yılı, Memorial Sağlık Grubu için büyüme vizyonunun güçlü yatırımlarla hayata geçtiği önemli bir dönem oldu. Grup; Bodrum ve Göztepe’de açtığı yeni nesil hastaneler ve Romanya’da hizmete aldığı Memorial City Gate Kliniği ile sağlık hizmet ağını genişletti.</p>Memorial Bodrum Hastanesi bölgenin sağlık altyapısına stratejik katkı sunarken, Memorial Göztepe Hastanesi ileri teknoloji altyapısı, multidisipliner yapısı ve yüksek kapasitesiyle grubun sağlıkta ulaştığı yeni seviyeyi temsil eden yatırımlardan biri oldu.</p>Memorial, bu yatırımları yalnızca fiziksel büyüme olarak değil; daha fazla insana, doğru zamanda, doğru tedaviye ve yüksek standartlı sağlık hizmetine erişim sağlama sorumluluğunun bir parçası olarak ele alıyor.</p><strong>“Yeni nesil sağlık merkezleri kurma kararlılığımızın güçlü bir yansıması”</strong></p>Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Memorial Sağlık Grubu CEO’su Bora Uludüz, şunları söyledi:</p>“2025 yılı, Memorial Sağlık Grubu’nun stratejik büyüme vizyonunu önemli yatırımlarla sahaya yansıttığı ve sağlıkta etki alanını belirgin şekilde genişlettiği bir yıl oldu. Sağlıkta sürdürülebilir büyümenin; doğru lokasyonlarda, doğru ihtiyaçlara, doğru altyapı ve kalite standartlarıyla cevap verebilmek anlamına geldiğine inanıyoruz.</p>Bu anlayışla biri Bodrum’da, diğeri İstanbul’da olmak üzere iki büyük yatırımı hayata geçirerek hizmet ağımızı genişlettik, sağlık hizmetlerine erişimi artırdık ve ileri tıp teknolojileriyle donatılmış yeni merkezlerimizi sağlık ekosistemine kazandırdık. Memorial Bodrum Hastanemizle bölgenin sağlık altyapısına stratejik katkı sunarken, Memorial Göztepe Hastanemizle ülkemizin sağlıkta kalite, verimlilik ve sürdürülebilirlik hedeflerine de güçlü bir ivme kazandırdık.</p>Bu yatırımlar bizim için yalnızca fiziksel kapasite artışı anlamına gelmiyor. Aynı zamanda hasta güvenliğini, klinik mükemmeliyeti, dijitalleşmeyi, sürdürülebilir altyapıyı ve nitelikli insan kaynağını bir araya getiren yeni nesil sağlık merkezleri kurma kararlılığımızın güçlü bir yansımasını oluşturuyor.</p>Önümüzdeki dönemde de sağlıkta sürdürülebilir büyüme vizyonumuz doğrultusunda; insanı merkeze alan, teknolojiyle güçlenen, bilim üreten ve toplum için uzun vadeli değer oluşturan bir sağlık modeli geliştirmeye devam edeceğiz.”</p><strong>Çevresel sürdürülebilirlikte ölçülebilir hedefler</strong></p>Memorial Sağlık Grubu, çevresel sürdürülebilirlik çalışmalarını daha sistematik, ölçülebilir ve hedef odaklı bir yapıya taşıyor. Enerji verimliliği, su yönetimi, atık yönetimi ve emisyon azaltımı alanlarında yürütülen çalışmalarla çevre dostu hastane yaklaşımı tüm operasyonlara entegre ediliyor.</p>2025 yılında yapılan iyileştirmelerle metrekare başına düşen karbon ayak izinde %4,2 oranında iyileşme sağlandı. İlk kez gerçekleştirilen su ayak izi analiziyle su yönetiminde verimlilik odağını güçlendiren Memorial, 2027 yılına kadar metrekare başına karbon ayak izini %10 azaltmayı hedefliyor.</p><strong>Teknoloji, veri ve bilimle geleceğin tıbbına katkı</strong></p>Memorial Sağlık Grubu, teknolojiyi sağlık hizmetinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırıyor. Yapay zekâ, veri analitiği, dijital sağlık çözümleri ve uzaktan sağlık uygulamaları; tanıdan tedaviye tüm süreçlerde daha hızlı, etkin ve erişilebilir bir hizmet modeli oluşturmanın temel unsurları arasında yer alıyor.</p>Klinik araştırma merkezi altyapısına yapılan yatırımlar ise Memorial’ın yalnızca sağlık hizmeti sunan değil, aynı zamanda bilim üreten, yeni tedavi yöntemlerinin gelişimine katkı sağlayan ve geleceğin tıbbını destekleyen bir sağlık grubu olma hedefini güçlendiriyor.</p>Memorial Talks platformu kapsamında gerçekleştirilen akademik buluşmalar ve bilgi paylaşımı çalışmaları da sağlık alanındaki bilimsel birikimin yeni nesillere aktarılmasına katkı sağlıyor.</p><strong>Uluslararası sağlık hizmetlerinde güçlü konum</strong></p>Memorial, Türkiye’deki hastaneleri, Romanya’daki sağlık yatırımları ve yurt dışı ofisleriyle uluslararası sağlık hizmetleri alanındaki güçlü konumunu sürdürüyor.</p>2025 yılında Romanya’da hizmete açılan Memorial City Gate Kliniği; modern altyapısı, uzman kadrosu ve çok branşlı yapısıyla Memorial’ın uluslararası ölçekte erişilebilir ve yüksek standartlı sağlık hizmeti sunma vizyonunun önemli bir parçası oldu.</p>Memorial Sağlık Grubu, bugün 190’dan fazla ülkeden gelen 50 binin üzerinde uluslararası hastaya hizmet sunarken; onkoloji, hematoloji, organ nakli, genel cerrahi, gastroenteroloji ve ortopedi gibi yüksek uzmanlık gerektiren alanlarda uluslararası ölçekte güçlü bir konumlanma sergiliyor.</p><strong>İnsan odaklı kurum kültürü ve toplumsal fayda</strong></p>Memorial, sürdürülebilir sağlık hizmetinin güçlü bir insan kaynağı, kapsayıcı kurum kültürü ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla mümkün olduğuna inanıyor.</p>8 bini aşkın çalışanıyla kapsayıcılığı, fırsat eşitliğini, çalışan gelişimini ve iş sağlığı güvenliğini destekleyen Memorial; kadınların güçlenmesini merkeze alan projeleriyle de toplumsal fayda alanındaki etkisini büyütüyor.</p>“Kadınlar Omuz Omuza” projesinin yanı sıra “Sağlığa Kulaç At” ve “Pembe Yürüyüş” gibi sosyal sorumluluk projeleriyle aktif yaşam, koruyucu sağlık, erken teşhis ve sağlıklı yaşam farkındalığının toplumun daha geniş kesimlerine ulaşması hedefleniyor.</p><strong>Sağlıkta öncü uygulamalarla güçlenen sürdürülebilirlik yaklaşımı</strong></p>Memorial Sağlık Grubu, sağlık sektöründeki öncü konumunu yatırımlarının yanı sıra tıbbi başarıları, ileri teknoloji altyapısı ve uluslararası standartlardaki uygulamalarıyla da sürdürüyor.</p>Türkiye’de JCI akreditasyonu alan ilk hastane olan Memorial Şişli Hastanesi ile başlayan kalite yolculuğu; robotik cerrahi, organ nakli, tüp bebek, ileri tanı teknolojileri ve sürdürülebilir hastane uygulamaları alanlarındaki öncü çalışmalarla devam ediyor.</p>Memorial Sağlık Grubu’nun 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’na kurumun web sitesi üzerinden erişilebiliyor.</p><strong>Sürdürülebilirliği yalnızca çevresel bir sorumluluk olarak değil; medikal mükemmeliyet, hasta deneyimi, teknoloji, bilimsel üretim, insan odaklı kurum kültürü ve toplumsal faydayı kapsayan bütüncül bir sağlık yaklaşımı olarak ele alan Memorial Sağlık Grubu, 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’nu yayımladı.</strong></p>GRI Standartları doğrultusunda hazırlanan rapor; Memorial’ın 2025 yılı boyunca sağlıkta sürdürülebilir büyüme, çevresel etki yönetimi, dijitalleşme, klinik araştırmalar, çalışan deneyimi, toplumsal fayda ve uluslararası sağlık hizmetleri alanlarında yarattığı değeri kapsamlı biçimde ortaya koyuyor.</p>Memorial, raporda sürdürülebilirliği sağlık hizmetinin tamamlayıcı bir unsuru değil; daha güvenli, daha erişilebilir, daha nitelikli ve geleceğe hazır sağlık hizmeti sunmanın temel bileşeni olarak konumlandırıyor.</p><strong>Sağlıkta büyüme, yalnızca kapasite artışı değil; daha fazla hayata erişim</strong></p>2025 yılı, Memorial Sağlık Grubu için büyüme vizyonunun güçlü yatırımlarla hayata geçtiği önemli bir dönem oldu. Grup; Bodrum ve Göztepe’de açtığı yeni nesil hastaneler ve Romanya’da hizmete aldığı Memorial City Gate Kliniği ile sağlık hizmet ağını genişletti.</p>Memorial Bodrum Hastanesi bölgenin sağlık altyapısına stratejik katkı sunarken, Memorial Göztepe Hastanesi ileri teknoloji altyapısı, multidisipliner yapısı ve yüksek kapasitesiyle grubun sağlıkta ulaştığı yeni seviyeyi temsil eden yatırımlardan biri oldu.</p>Memorial, bu yatırımları yalnızca fiziksel büyüme olarak değil; daha fazla insana, doğru zamanda, doğru tedaviye ve yüksek standartlı sağlık hizmetine erişim sağlama sorumluluğunun bir parçası olarak ele alıyor.</p><strong>“Yeni nesil sağlık merkezleri kurma kararlılığımızın güçlü bir yansıması”</strong></p>Konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Memorial Sağlık Grubu CEO’su Bora Uludüz, şunları söyledi:</p>“2025 yılı, Memorial Sağlık Grubu’nun stratejik büyüme vizyonunu önemli yatırımlarla sahaya yansıttığı ve sağlıkta etki alanını belirgin şekilde genişlettiği bir yıl oldu. Sağlıkta sürdürülebilir büyümenin; doğru lokasyonlarda, doğru ihtiyaçlara, doğru altyapı ve kalite standartlarıyla cevap verebilmek anlamına geldiğine inanıyoruz.</p>Bu anlayışla biri Bodrum’da, diğeri İstanbul’da olmak üzere iki büyük yatırımı hayata geçirerek hizmet ağımızı genişlettik, sağlık hizmetlerine erişimi artırdık ve ileri tıp teknolojileriyle donatılmış yeni merkezlerimizi sağlık ekosistemine kazandırdık. Memorial Bodrum Hastanemizle bölgenin sağlık altyapısına stratejik katkı sunarken, Memorial Göztepe Hastanemizle ülkemizin sağlıkta kalite, verimlilik ve sürdürülebilirlik hedeflerine de güçlü bir ivme kazandırdık.</p>Bu yatırımlar bizim için yalnızca fiziksel kapasite artışı anlamına gelmiyor. Aynı zamanda hasta güvenliğini, klinik mükemmeliyeti, dijitalleşmeyi, sürdürülebilir altyapıyı ve nitelikli insan kaynağını bir araya getiren yeni nesil sağlık merkezleri kurma kararlılığımızın güçlü bir yansımasını oluşturuyor.</p>Önümüzdeki dönemde de sağlıkta sürdürülebilir büyüme vizyonumuz doğrultusunda; insanı merkeze alan, teknolojiyle güçlenen, bilim üreten ve toplum için uzun vadeli değer oluşturan bir sağlık modeli geliştirmeye devam edeceğiz.”</p><strong>Çevresel sürdürülebilirlikte ölçülebilir hedefler</strong></p>Memorial Sağlık Grubu, çevresel sürdürülebilirlik çalışmalarını daha sistematik, ölçülebilir ve hedef odaklı bir yapıya taşıyor. Enerji verimliliği, su yönetimi, atık yönetimi ve emisyon azaltımı alanlarında yürütülen çalışmalarla çevre dostu hastane yaklaşımı tüm operasyonlara entegre ediliyor.</p>2025 yılında yapılan iyileştirmelerle metrekare başına düşen karbon ayak izinde %4,2 oranında iyileşme sağlandı. İlk kez gerçekleştirilen su ayak izi analiziyle su yönetiminde verimlilik odağını güçlendiren Memorial, 2027 yılına kadar metrekare başına karbon ayak izini %10 azaltmayı hedefliyor.</p><strong>Teknoloji, veri ve bilimle geleceğin tıbbına katkı</strong></p>Memorial Sağlık Grubu, teknolojiyi sağlık hizmetinin ayrılmaz bir parçası olarak konumlandırıyor. Yapay zekâ, veri analitiği, dijital sağlık çözümleri ve uzaktan sağlık uygulamaları; tanıdan tedaviye tüm süreçlerde daha hızlı, etkin ve erişilebilir bir hizmet modeli oluşturmanın temel unsurları arasında yer alıyor.</p>Klinik araştırma merkezi altyapısına yapılan yatırımlar ise Memorial’ın yalnızca sağlık hizmeti sunan değil, aynı zamanda bilim üreten, yeni tedavi yöntemlerinin gelişimine katkı sağlayan ve geleceğin tıbbını destekleyen bir sağlık grubu olma hedefini güçlendiriyor.</p>Memorial Talks platformu kapsamında gerçekleştirilen akademik buluşmalar ve bilgi paylaşımı çalışmaları da sağlık alanındaki bilimsel birikimin yeni nesillere aktarılmasına katkı sağlıyor.</p><strong>Uluslararası sağlık hizmetlerinde güçlü konum</strong></p>Memorial, Türkiye’deki hastaneleri, Romanya’daki sağlık yatırımları ve yurt dışı ofisleriyle uluslararası sağlık hizmetleri alanındaki güçlü konumunu sürdürüyor.</p>2025 yılında Romanya’da hizmete açılan Memorial City Gate Kliniği; modern altyapısı, uzman kadrosu ve çok branşlı yapısıyla Memorial’ın uluslararası ölçekte erişilebilir ve yüksek standartlı sağlık hizmeti sunma vizyonunun önemli bir parçası oldu.</p>Memorial Sağlık Grubu, bugün 190’dan fazla ülkeden gelen 50 binin üzerinde uluslararası hastaya hizmet sunarken; onkoloji, hematoloji, organ nakli, genel cerrahi, gastroenteroloji ve ortopedi gibi yüksek uzmanlık gerektiren alanlarda uluslararası ölçekte güçlü bir konumlanma sergiliyor.</p><strong>İnsan odaklı kurum kültürü ve toplumsal fayda</strong></p>Memorial, sürdürülebilir sağlık hizmetinin güçlü bir insan kaynağı, kapsayıcı kurum kültürü ve toplumsal sorumluluk anlayışıyla mümkün olduğuna inanıyor.</p>8 bini aşkın çalışanıyla kapsayıcılığı, fırsat eşitliğini, çalışan gelişimini ve iş sağlığı güvenliğini destekleyen Memorial; kadınların güçlenmesini merkeze alan projeleriyle de toplumsal fayda alanındaki etkisini büyütüyor.</p>“Kadınlar Omuz Omuza” projesinin yanı sıra “Sağlığa Kulaç At” ve “Pembe Yürüyüş” gibi sosyal sorumluluk projeleriyle aktif yaşam, koruyucu sağlık, erken teşhis ve sağlıklı yaşam farkındalığının toplumun daha geniş kesimlerine ulaşması hedefleniyor.</p><strong>Sağlıkta öncü uygulamalarla güçlenen sürdürülebilirlik yaklaşımı</strong></p>Memorial Sağlık Grubu, sağlık sektöründeki öncü konumunu yatırımlarının yanı sıra tıbbi başarıları, ileri teknoloji altyapısı ve uluslararası standartlardaki uygulamalarıyla da sürdürüyor.</p>Türkiye’de JCI akreditasyonu alan ilk hastane olan Memorial Şişli Hastanesi ile başlayan kalite yolculuğu; robotik cerrahi, organ nakli, tüp bebek, ileri tanı teknolojileri ve sürdürülebilir hastane uygulamaları alanlarındaki öncü çalışmalarla devam ediyor.</p>Memorial Sağlık Grubu’nun 2025 Sürdürülebilirlik Raporu’na kurumun web sitesi üzerinden erişilebiliyor.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Rektör Yılmaz’dan Johns Hopkins Teması: DEÜ Organ Naklinde Yeni Dönem ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/rektor-yilmazdan-johns-hopkins-temasi-deu-organ-naklinde-yeni-donem-69540.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/rektor-yilmazdan-johns-hopkins-temasi-deu-organ-naklinde-yeni-donem-69540.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/rektor-yilmazdan-johns-hopkins-temasi-deu-organ-naklinde-yeni-donem-69540.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 22:12:38 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/rektor-yilmazdan-johns-hopkins-temasi-deu-organ-naklinde-yeni-donem.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Dünyanın önde gelen sağlık kurumları arasında gösterilen Johns Hopkins Üniversitesi’nde gerçekleştirilen görüşmede; Dokuz Eylül Üniversitesi Organ Nakli Uygulama ve Araştırma Merkezinin büyütülmesi ve uluslararası ölçekte daha güçlü bir yapıya kavuşturulmasına yönelik akademik iş birlikleri, uzmanlık eğitimi süreçleri ve ortak bilimsel çalışmalar ele alındı.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/rektor-yilmazdan-johns-hopkins-temasi-deu-organ-naklinde-yeni-donem-69540.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">Dünyanın önde gelen sağlık kurumları arasında gösterilen Johns Hopkins Üniversitesi’nde gerçekleştirilen görüşmede; Dokuz Eylül Üniversitesi Organ Nakli Uygulama ve Araştırma Merkezinin büyütülmesi ve uluslararası ölçekte daha güçlü bir yapıya kavuşturulmasına yönelik akademik iş birlikleri, uzmanlık eğitimi süreçleri ve ortak bilimsel çalışmalar ele alındı.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><b><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">PROF. DR. AHMET GÜRAKAR DEÜ ORGAN NAKLİNE AKADEMİK DESTEK SUNACAK</span></span></span></b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">Organ nakli ve hepatoloji alanında uluslararası düzeyde önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Ahmet Gürakar’ın, Dokuz Eylül Üniversitesinin organ nakli alanındaki mevcut birikiminin daha ileri taşınmasına yönelik süreçlerde akademik rehberlik desteği sunması konusunda değerlendirmelerde bulunuldu.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">Görüşmede ayrıca; Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesinde görev yapan araştırmacıların, uzmanlık öğrencilerinin ve genç hekimlerin Johns Hopkins Üniversitesi’nde eğitim ve akademik çalışma yürütmelerine yönelik planlamalar da ele alındı.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">Rektör Prof. Dr. Bayram Yılmaz’ın destekleriyle, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Nilay Danış’ın geçtiğimiz yıl Johns Hopkins Üniversitesi’nde Prof. Dr. Ahmet Gürakar’ın ekibinde bir yıl süreyle fellow olarak görev yapması, iki kurum arasındaki akademik iş birliğinin somut örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><b><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">“ORGAN NAKLİNDE ULUSLARARASI GÜCÜMÜZÜ ARTIRACAĞIZ”</span></span></span></b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">Rektör Prof. Dr. Bayram Yılmaz, sağlık alanında dünyanın saygın merkezlerinde görev yapan Türk bilim insanlarıyla kurulan akademik ilişkilerin büyük önem taşıdığını belirterek, uluslararası bilgi ve deneyim paylaşımının Türkiye’deki bilimsel kapasitenin gelişimine önemli katkılar sunduğunu ifade etti.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">Dokuz Eylül Üniversitesinin özellikle sağlık bilimleri alanında nitelikli insan kaynağı yetiştirmeye, uluslararası akademik ağları güçlendirmeye ve bilimsel üretim kapasitesini artırmaya yönelik çalışmalarını kararlılıkla sürdürdüğünü kaydeden Rektör Yılmaz, Organ Nakli Uygulama ve Araştırma Merkezini daha güçlü bir yapıya kavuşturmayı hedeflediklerini belirtti.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">Bu kapsamda yürütülen uluslararası akademik temasların yalnızca bilimsel iş birlikleri açısından değil, Türkiye’de organ nakli alanındaki sağlık hizmetlerinin gelişimi açısından da önemli katkılar sunacağını ifade eden Rektör Yılmaz, dünyanın saygın merkezlerinde görev yapan Türk bilim insanlarıyla kurulan bağların stratejik değer taşıdığını vurguladı.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="font-size:12pt"><span style="line-height:18.4px"><span style=", serif">Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesinde görev yapan Prof. Dr. Ahmet Gürakar; karaciğer nakli, hepatoloji, viral hepatitler ve ileri karaciğer hastalıkları alanlarında yürüttüğü çalışmalarla uluslararası düzeyde tanınan bilim insanları arasında yer alıyor.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start;margin-top:16px"> </p><p style="text-align:start;margin-top:16px"> </p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Sağlıklı beslenme, öğrenilen bir beceri! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-69510.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-69510.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-69510.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 21:02:46 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, 6 Haziran Dünya Diyetisyenler Günü kapsamında, öğrenilen bir davranış olan sağlıklı beslenmede diyetisyenlerin rolü hakkında açıklamalarda bulundu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikli-beslenme-ogrenilen-bir-beceri-69510.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, 6 Haziran Dünya Diyetisyenler Günü kapsamında, öğrenilen bir davranış olan sağlıklı beslenmede diyetisyenlerin rolü hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Beslenme, doğuştan kusursuz şekilde bildiğimiz bir davranış değil!</strong></p>Beslenmenin yalnızca açlığı gidermekten ibaret olmadığını aktaran Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Gün içerisinde yaptığımız besin seçimleri; fiziksel sağlığımızı, enerji düzeyimizi, ruh halimizi ve yaşam kalitemizi etkiler. Bu nedenle beslenme, doğuştan kusursuz şekilde bildiğimiz bir davranış değil; zamanla öğrenilen ve geliştirilen bir beceridir.” dedi.</p>Sağlıklı beslenmenin neyi yediğimiz kadar neden yediğimizi, açlık ve tokluk sinyallerimizi ne kadar tanıdığımızı ve günlük yaşamda nasıl seçimler yaptığımızı da kapsadığını ifade eden İspiroğlu, “Günümüzde insanlar beslenme konusunda çok fazla bilgiye maruz kalıyor, ancak bu bilgilerin hepsi bilimsel doğruluk taşımıyor. Sosyal medya, reklamlar ve kulaktan dolma öneriler zaman zaman bireylerin kendi ihtiyaçlarından uzaklaşmasına neden olabiliyor. Oysa araştırmalar beslenme okuryazarlığı arttıkça beslenme bilgisinin, diyet kalitesinin ve yaşam kalitesinin de arttığını gösteriyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmede önemli olan yalnızca bilgiye ulaşmak değil, doğru bilgiyi ayırt edebilmektir.” şeklinde konuştu.</p><strong>Sağlıklı beslenmede başarı mükemmel diyet listesinde değil, yaşama yerleştirilebilen alışkanlıklarda!</strong></p>Sağlıklı beslenmenin yalnızca neyin doğru olduğunu bilmekten ibaret olmadığını da vurgulayan Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bilginin günlük yaşamda uygulanabilir alışkanlıklara dönüşmesi gerekir. Çünkü insanlar çoğu zaman ne yapmaları gerektiğini bilir; zor olan bunu sürdürülebilir hale getirmektir.” dedi.</p>Sağlıklı beslenmede başarıyı belirleyen unsurun mükemmel bir diyet listesi olmadığını, kişinin yaşamına yerleştirebildiği alışkanlıklar olduğunu ve kalıcı değişimin de tam olarak burada başladığını kaydeden İspiroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:</p>“Toplumda beslenme farkındalığının geçmiş yıllara göre arttığını söyleyebiliriz ancak beslenme okuryazarlığı açısından hâlâ geliştirilmesi gereken önemli alanlar bulunuyor. Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Araştırması'nın 2018 yılı sonuçlarına göre toplumun yaklaşık yüzde 69'u yetersiz veya sorunlu-sınırlı sağlık okuryazarlığı düzeyinde. Beslenme okuryazarlığı da sağlık okuryazarlığının önemli bir parçası olduğundan, bu sonuç bireylerin beslenme ile ilgili bilgileri değerlendirme ve doğru karar verme süreçlerinde zorluk yaşayabildiğini düşündürüyor. Ayrıca Türkiye'de üniversite öğrencileri üzerinde yapılan 2023 tarihli bir çalışmada, beslenme okuryazarlığı düzeyi arttıkça sağlıklı beslenme davranışlarının ve beslenme bilgi düzeyinin de arttığı gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde temel ihtiyaç yalnızca bilgiye ulaşmak değil, ulaşılan bilginin doğruluğunu değerlendirebilmek ve günlük yaşama aktarabilmektir.”</p><strong>Her birey için tek bir ‘doğru beslenme modeli’ yok!</strong></p>“Her birey için tek bir ‘doğru beslenme modeli’ yoktur” diyen Hülya Yiğit İspiroğlu, “Çünkü beslenme yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değil, aynı zamanda psikolojik, sosyal, kültürel ve çevresel etkenlerden etkilenen bir davranış.” dedi. </p>İnsanların sağlık durumları, yaşam koşulları, ekonomik imkanları, çalışma düzenleri, beslenme alışkanlıkları, inançları ve besinlerle kurdukları ilişkilerin birbirinden farklı olduğuna işaret eden İspiroğlu, “Bu nedenle bir kişi için sürdürülebilir ve sağlıklı olan bir beslenme modeli, başka bir kişi için uygulanabilir olmayabilir. Beslenmede önemli olan belirli bir kalıba uymak değil, bireyin ihtiyaçlarına, yaşam tarzına ve sağlık hedeflerine uygun, sürdürülebilir bir denge oluşturabilmektir.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Diyetisyenin asıl görevi sağlıklı seçimleri yaşamın doğal bir parçası haline getirmek!</strong></p>Diyetisyenlerin yalnızca ne yenilip ne yenilmeyeceğini söyleyen kişiler olmadığına dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, “Diyetisyenin asıl görevi bireyin beslenme davranışını anlamak ve sağlıklı seçimleri günlük yaşamın doğal bir parçası haline getirmesine yardımcı olmaktır.” dedi.</p>Bazen porsiyon kontrolünü, bazen besin etiketlerini okumayı, bazen de açlık ve tokluk sinyallerini fark etmeyi öğrettiklerini ifade eden İspiroğlu, şunları söyledi:</p>“Kısacası kişiye yalnızca bir liste değil, sürdürülebilir bir yol haritası sunulur. Çoğu kişi beslenmeyi birkaç haftalık bir proje gibi görür. Oysa sağlıklı beslenme kısa süreli bir uygulama değil, uzun vadeli bir davranış değişikliğidir. İnternette bulunan birçok diyet planı bireyin yaşam koşullarını, sağlık durumunu ve alışkanlıklarını dikkate almaz. Bu nedenle başlangıçta hızlı sonuç alınsa bile sürdürülebilir olmadığı için kişi çoğu zaman eski alışkanlıklarına geri döner. Sorun genellikle irade eksikliği değil, kişinin yaşamına uygun olmayan yöntemlerdir.”</p><strong>Diyetisyenler; bireylerin uygun kararlar almasına rehberlik eden sağlık profesyonelleri!</strong></p>Diyetisyen desteğinin yalnızca kilo vermek isteyen bireyler için olmadığının altını çizen Hülya Yiğit İspiroğlu, “Diyabetten kalp-damar hastalıklarına, sindirim sistemi hastalıklarından yeme bozukluklarına kadar pek çok durumda beslenme tedavisi sürecin önemli bir parçasıdır.” Dedi.</p>Bunun yanında herhangi bir hastalığı olmayan bireylerde de sağlığın korunması, yaşam kalitesinin artırılması ve doğru beslenme alışkanlıklarının kazandırılması için diyetisyen desteğinin önemli bir rol oynadığına vurgu yapan İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Eskiden insanlar bilgiye ulaşmakta zorlanırken, bugün doğru bilgiyi ayırt etmekte zorlanıyor. Sosyal medya ve dijital platformlarda her gün yeni bir beslenme önerisi, yasaklı besin listesi veya hızlı sonuç vaat eden yöntemlerle karşılaşıyoruz. Bu nedenle günümüzde diyetisyenlerin rolü yalnızca beslenme planı hazırlamanın ötesine geçmiş durumdadır. Diyetisyenler; bilimsel kanıtları günlük yaşama uyarlayan, bilgi kirliliğini azaltan ve bireylerin sağlık durumlarına uygun kararlar almasına rehberlik eden sağlık profesyonelleridir. Özellikle obezite, diyabet, depresyon ve yeme bozuklukları gibi beslenmenin doğrudan etkili olduğu alanlarda, doğru bilginin güvenilir kaynaklardan aktarılması her zamankinden daha büyük önem taşımaktadır.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Yeni tedavi, yaşam süresini yaklaşık iki katına çıkarabilir ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yeni-tedavi-yasam-suresini-yaklasik-iki-katina-cikarabilir-69460.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yeni-tedavi-yasam-suresini-yaklasik-iki-katina-cikarabilir-69460.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yeni-tedavi-yasam-suresini-yaklasik-iki-katina-cikarabilir-69460.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 19:52:47 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/yeni-tedavi-yasam-suresini-yaklasik-iki-katina-cikarabilir.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Pankreas kanseri, en zor tedavi edilen kanser türleri arasında yer alıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yeni-tedavi-yasam-suresini-yaklasik-iki-katina-cikarabilir-69460.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Pankreas kanseri, en zor tedavi edilen kanser türleri arasında yer alıyor. Bu nedenle bilim dünyası uzun yıllardır daha etkili tedavi seçenekleri geliştirmek için çalışıyor. Son dönemde açıklanan araştırma sonuçlarının önemli bir gelişmeye işaret ettiğini dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Yapılan güncel bir araştırmada hedefe yönelik yeni bir tedavinin standart kemoterapiye kıyasla yaşam süresini yaklaşık iki kat artırdığı ve ölüm riskini yüzde 60 oranında azalttığı görüldü” açıklamasında bulundu. </strong></p>29 Mayıs-2 Haziran 2026 tarihleri arasında Chicago'da düzenlenen Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) Yıllık Kongresi'nde paylaşılan çalışmada, KRAS ve benzeri RAS mutasyonlarını hedefleyen daraxonrasib adlı yeni ilaç standart kemoterapi ile karşılaştırıldı. Araştırmaya daha önce en az bir tedavi almış yaklaşık 500 metastatik pankreas kanseri hastasının dahil edildiğini aktaran Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Daraxonrasib kullanan hastalarda ortalama yaşam süresi 13,2 aya ulaşırken, kemoterapi alanlarda bu süre 6,7 ay olarak ölçüldü. Ayrıca yeni tedavinin ölüm riskini yaklaşık yüzde 60 azalttığı görüldü” dedi.</p><strong>KRAS mutasyonuna karşı ilk güçlü sonuçlar elde edildi</strong></p>Bu çalışmayı önemli kılan noktanın, pankreas kanserinin temel nedenlerinden biri olarak kabul edilen KRAS mutasyonuna karşı ilk kez bu kadar güçlü sonuçlar elde edilmesi olduğunu vurgulayan Yıldırım, “Pankreas kanserlerinin yüzde 90’ından fazlasında görülen RAS mutasyonları, yıllardır bilim insanlarının hedefinde olmasına rağmen etkili şekilde kontrol altına alınamıyordu. Çünkü bu mutasyonların yapısı nedeniyle uzun yıllar boyunca ‘hedeflenemez’ olduğu düşünülüyordu. RASolute 302 çalışmasında değerlendirilen daraxonrasib ise tüm RAS mutasyonlarını hedefleyebilen ilk ilaçlardan biri olarak öne çıkıyor. Bu yeni ilaç, kanser hücrelerinin büyüme sinyallerini baskılamayı amaçlıyor” dedi.</p>Yıldırım sözlerine, “Metastatik pankreas kanserinde ilk kez bir RAS inhibitörünün faz 3 çalışmada sağkalım avantajı göstermesi nedeniyle elde edilen sonuçlar, pankreas kanseri tedavisinde yeni bir dönemin başlangıcı olarak değerlendiriliyor” şeklinde devam etti.</p><strong>Tedavi planlamasında genetik testlerin rolü artıyor</strong></p>Bu gelişmenin tüm hastalar için kesin bir çözüm anlamına gelmediğini de sözlerine ekleyen Yıldırım, “Ancak özellikle belirli genetik özelliklere sahip pankreas kanseri hastaları için daha etkili ve kişiselleştirilmiş tedavilerin önünü açabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca bu bulgular, kanser tedavisinde genetik testlerin önemini de bir kez daha ortaya koyuyor” bilgisini verdi.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Tiroit nodülleri ülkemizde giderek artıyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/tiroit-nodulleri-ulkemizde-giderek-artiyor-69434.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/tiroit-nodulleri-ulkemizde-giderek-artiyor-69434.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/tiroit-nodulleri-ulkemizde-giderek-artiyor-69434.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 15:42:40 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/tiroit-nodulleri-ulkemizde-giderek-artiyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Tiroit bezi içerisinde gelişen ve çevre dokudan farklı bir yapıda olan tiroit nodülleri dünya genelinde ve ülkemizde yaygın görülen bir sağlık sorunu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/tiroit-nodulleri-ulkemizde-giderek-artiyor-69434.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Tiroit bezi içerisinde gelişen ve çevre dokudan farklı bir yapıda olan tiroit nodülleri dünya genelinde ve ülkemizde yaygın görülen bir sağlık sorunu. Yetişkin nüfusun yüzde 30 ila 50'sinde saptanan tiroit nodülleri çoğunlukla iyi huylu oluyor ve ciddi bir problem oluşturmuyor. Ancak bazı  nodüller büyüyerek nefes darlığı,  yutma güçlüğü ve ses kısıklığı gibi yaşam kalitesini düşüren sorunlara neden olabiliyor, boyun bölgesinde belirgin bir çıkıntı oluşturarak estetik kaygı yaratıyor. Geçmiş yıllarda hastada şikâyet oluşturan iyi huylu tiroit nodülleri için cerrahi tedavi ön planda yer alırken, günümüzde ise gelişen teknolojiyle birlikte  ameliyatsız yöntemler ön plana çıkıyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,</strong>  son yıllarda artık birçok iyi huylu tiroit nodülünün ameliyatsız yöntemlerle  başarılı şekilde tedavi edilebildiğini belirterek, “Bu yöntemler arasında dokunun lazer veya kimyasal maddeler kullanılarak yok edilmesi prensibine dayanan ablasyon yöntemi ön plana çıkmaktadır. Özellikle radyofrekans ablasyon, mikrodalga ablasyon ve lazer ablasyon gibi yöntemler, seçilmiş hastalarda oldukça başarılı sonuçlar vermektedir. Bu yöntemlerin sağladıkları en önemli fayda ise birçok hastada tiroit hormonu üretiminin korunması sayesinde ömür boyu hormon ilacı kullanma ihtiyacını azaltabilmesi veya tamamen ortadan kaldırabilmesidir” diyor. </p><strong>İyot eksikliğine dikkat! </strong></p>Aynaya baktığımızda fark etmediğimiz, hatta yıllarca hiçbir şikâyete yol açmadan sessizce büyüyen tiroit nodülleri, günümüzde artık sadece ileri yaş gruplarında değil, 20'li ve 30'lu yaşlardaki genç erişkinlerde de sıkça rastlanan bir sorun. Bu artışın önemli bir kısmı ultrason kullanımının yaygınlaşması olsa da hatalı beslenme alışkanlıkları ve otoimmün hastalıklardaki artış gibi çeşitli faktörlerin etkili olabileceği düşünülüyor. Tiroit nodüllerinin oluşumunda pek çok etken rol oynuyor. En yaygın nedenlerinden birinin iyot eksikliği olduğunu belirten Prof. Dr. Melih Kara, “ Özellikle yıllarca süren iyot eksikliği tiroit bezinin büyümesine ve nodül oluşumuna yol açabilmektedir. Ayrıca genetik yatkınlık, ilerleyen yaş,  kadın olmak, boyun bölgesine radyasyon maruziyeti, sigara kullanımı ve Hashimoto gibi otoimmün tiroit hastalıkları önemli risk etkenleri arasında yer almaktadır” diye konuşuyor.</p><strong>Kadınlarda yaklaşık 4 kat fazla görülüyor</strong></p>Tiroit nodüllerinin kadınlarda daha sık görüldüğünü belirten Prof. Dr. Melih Kara, “Çalışmalarda, yaklaşık her 3 kadından 1’inde, hatta bazı serilerde yaklaşık her 2 kadından 1’inde, ultrason taramasında nodül saptandığı belirtilmektedir. Erkeklere göre kadınlarda yaklaşık 4 kat daha fazla görülmektedir. Bunun başlıca sebebi hormonal etkilerdir. Özellikle östrojenin tiroit dokusu üzerindeki uyarıcı etkisi ve otoimmün tiroit hastalıklarının kadınlarda daha sık olması nodül oluşumunu tetikleyebilmektedir. Aynı zamanda gebelikler de  tiroit dokusunu etkileyebilmektedir” ifadelerini kullanıyor.  </p><strong>Genellikle uzun yıllar hiçbir belirti vermiyor</strong></p>Tiroit nodülleri  çoğu zaman uzun yıllar hiçbir belirti vermedikleri için hastaların büyük bir bölümü nodülleri tesadüfen öğreniyor. Prof. Dr. Melih Kara, tiroit nodüllerinin belirti vermeye başladığında ise oluşan sorunları şöyle  sıralıyor:</p><ul><li>Boyunda şişlik veya ele gelen kitle</li><li>Yutkunurken takılma hissi</li><li>Boğazda baskı veya dolgunluk hissi</li><li>Nefes darlığı (özellikle büyük nodüllerde)</li><li>Ses kısıklığı</li></ul>Aşırı hormon üreten bazı nodüllerde; çarpıntı, kilo kaybı, terleme ve sinirlilik gibi hipertiroidi belirtilerinin de ortaya çıkabildiğini söyleyen Prof. Dr. Melih Kara, “Hastaların çok az bir kısmında ise hızlı büyüme, sertlik, lenf bezlerinde büyüme veya kalıcı ses kısıklığı gibi kanser açısından dikkat gerektiren bulgular görülebilir” uyarısında bulunuyor. </p><strong>Hiçbir şikayetiniz olmasa bile 35 yaşından sonra…</strong></p>Tiroit nodüllerinde başarılı bir tedavi süreci için erken tanı ve doğru risk analizi kritik bir önemde. Çünkü erken dönemde saptanan riskli nodüller tedavi edildiğinde oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor. Özellikle ailede tiroit hastalığının olması, kadın olmak, iyot eksikliği bulunan bölgelerde yaşamak ve boyun bölgesine radyasyon öyküsünün daha dikkatli takip gerektirdiğine vurgu yapan Prof. Dr. Melih Kara,<strong> </strong>“Şikâyeti olmayan bireylerde bile özellikle 35 yaş sonrası en az bir kez tiroit muayenesi ve ultrason değerlendirmesi faydalı olabilmektedir. Sonrasında takip sıklığı; kişinin risk durumuna, nodül varlığına ve ultrason bulgularına göre belirlenmektedir. Boyunda şişlik, yutma güçlüğü, ses kısıklığı, hızlı büyüyen kitle veya ele gelen sertlik durumunda ise mutlaka hekime başvurulmalıdır” uyarısında bulunuyor. </p><strong>Ameliyat ihtiyacı giderek azalıyor, çünkü… </strong></p>Tiroit nodüllerinin tedavisinde temel hedef kanser riskini dışlamak, hastanın şikayetlerini gidermek ve tiroit fonksiyonlarını korumak. Her iyi huylu nodül doğrudan cerrahi müdahale gerektirmiyor. Küçük ve risksiz nodüllerde sadece takip yeterli olurken, bazı tablolarda ise ilaç tedavileri ve cerrahi müdahale gündeme gelebiliyor. Gelişen teknolojiyle birlikte artık birçok iyi huylu tiroit nodülünün ameliyatsız yöntemlerle tedavi edilebildiğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,  bu seçeneklerde son yıllarda “ablasyon" yönteminin öne çıktığını belirterek, “Tiroit ablasyonu özellikle iyi huylu olduğu biyopsiyle kanıtlanmış ancak büyümeye devam ederek baskı ya da kozmetik sorun oluşturan nodüllerde tercih edilmektedir. Ayrıca, cerrahi için riskli veya ameliyat istemeyen hastalarda da önemli bir alternatiftir” diyor. Kötü huylu nodüllerde ise temel tedavinin hâlâ çoğu hastada cerrahi yöntem olduğunu anlatan Prof. Dr. Melih Kara, “Ancak küçük, düşük riskli bazı papiller tiroit kanserlerinde ya da ameliyat olamayacak hastalarda ablasyon yöntemleri alternatif veya tamamlayıcı tedavi olarak kullanılabilmektedir” bilgisini veriyor.</p><strong>Hormon ilacı kullanma ihtiyacını azaltabiliyor </strong></p>İyi huylu tiroit nodüllerinde ablasyon yönteminin en önemli avantajlarından biri sağlam tiroit dokusunun büyük ölçüde korunması. Klasik cerrahi operasyonlarda bazen tiroit bezinin bir kısmı veya tamamı alınabilirken, ablasyon yönteminde sadece hedef nodül tedavi ediliyor.  Bu sayede birçok hastada tiroit hormonu üretiminin korunduğuna dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara,  “Böylece ömür boyu hormon ilacı kullanma ihtiyacı azalabilmekte veya tamamen ortadan kalkabilmektedir.  Boyunda hiçbir kesi izinin olmaması, genel anestezi gerektirmemesi ve iyileşme süresinin kısa olması da yöntemin önemli faydalarını oluşturmaktadır” diye konuşuyor.   </p><strong>Günlük yaşama kısa sürede dönüş</strong></p>Ablasyon tedavisinin ultrason eşliğinde ve lokal anestezi altında gerçekleştirildiğini anlatan<strong> </strong>Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Melih Kara, “Çoğu zaman hastanede yatış gerektirmeyen bu yöntem ortalama 20-45 dakika içinde tamamlanmaktadır. İnce bir iğne elektrot yardımıyla kontrollü ısı enerjisi verilerek nodülün küçültülmesi sağlanmaktadır. Hastalar genellikle  aynı gün evine dönebilmekte ve kısa sürede günlük yaşamlarına devam edebilmektedir”  diyor. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Akıllı Teknolojilerle Hasta Aynı Gün Ayakta ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/akilli-teknolojilerle-hasta-ayni-gun-ayakta-69426.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/akilli-teknolojilerle-hasta-ayni-gun-ayakta-69426.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/akilli-teknolojilerle-hasta-ayni-gun-ayakta-69426.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 05 Jun 2026 15:33:06 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/akilli-teknolojilerle-hasta-ayni-gun-ayakta.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kalça ve diz protezi ameliyatları, dünya genelinde en sık uygulanan ortopedik cerrahiler arasında yer alıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/akilli-teknolojilerle-hasta-ayni-gun-ayakta-69426.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong><em>Kalça ve diz protezi ameliyatları, dünya genelinde en sık uygulanan ortopedik cerrahiler arasında yer alıyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, yaşlanan nüfusla birlikte eklem hastalıkları ve buna bağlı cerrahi ihtiyaçlar her yıl hızla artıyor. Özellikle kalça protezi ameliyatları, hareket kabiliyetini geri kazandırmada son derece başarılı olsa da, enfeksiyon, </em></strong><strong><em>protez gevşemesi, pıhtı oluşumu ve bu pıhtıların vücudun başka bölgelerine taşınması (pıhtı atma) gibi komplikasyonlar tedavi sürecinin en kritik başlıkları arasında yer almayı sürdürüyor.</em></strong></p><strong><em>Günümüzde ortopedi alanında çok yönlü bir dönüşüm yaşanıyor. E</em></strong><strong><em>nfeksiyonların saatler içinde tespit edilmesini sağlayan yeni biyobelirteç testleri, ameliyat öncesi dijital planlama yöntemleri ve daha dayanıklı, vücutla uyumlu yeni nesil protezler bu değişimin önemli unsurlarını oluşturuyor. Ayrıca, “hızlı iyileşme” protokolleri sayesinde hastalar ameliyat sonrasında çok daha kısa sürede ayağa kalkabiliyor. </em></strong><strong><em>Aynı zamanda pıhtı riskini azaltmaya yönelik daha güvenli ilaç yaklaşımları ve kişiye özel tedavi planlamaları da başarı oranlarını artırıyor. Bu dönüşümde, </em></strong><strong><em>Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Üniversitesi Uluslararası Eklem Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucusu Prof. Dr.</em></strong><strong><em> Javad </em></strong><strong><em>Parvizi</em></strong><strong><em>’nin özellikle enfeksiyonlarda erken tanıyı mümkün kılan yöntemleri yaygınlaştıran ve hasta güvenliğini merkeze alan tedavi algoritmalarını geliştiren çalışmaları, tüm bu yeniliklerin klinik pratiğe daha güvenli ve sistematik şekilde yansımasına önemli katkı sağlıyor.</em></strong></p>Kalça ve diz protezlerinde enfeksiyon oranı her ne kadar %1–2 seviyelerinde olsa da, bu durum geliştiğinde tedavi süreci oldukça karmaşık ve zorlu hale gelebiliyor. Enfeksiyonun geç teşhis edilmesi ise, hastaların birden fazla ameliyat geçirmesine ve iyileşme sürecinin uzamasına neden olabiliyor. Prof. Dr. Javad Parvizi, “Günümüzde yeni nesil biyobelirteç testleri sayesinde enfeksiyonlar artık çoğu zaman saatler içinde tespit edilebiliyor” şeklinde konuşuyor. </p><strong>Enfeksiyonda Erken Tanı Hayat Kurtarıyor </strong></p>Yeni nesil biyobelirteç testlerinin sunduğu hızlı ve güvenilir tanı imkânı, özellikle ameliyat sonrası erken dönemde büyük önem taşıyor ve tedaviye zaman kaybetmeden başlanmasını sağlıyor. Bu alandaki önemli gelişmelerde, Prof. Dr. Javad Parvizi’nin katkıları dikkat çekiyor. Protez enfeksiyonlarının tanısında kullanılan uluslararası kriterlerin oluşturulmasına öncülük ederek tanı süreçlerini netleştiren Prof. Dr. Javad Parvizi, ayrıca eklem sıvısından yapılan biyobelirteç testlerinin klinik uygulamaya girmesinde ve yaygınlaşmasında da önemli rol oynuyor. </p>Prof. Dr. Javad Parvizi, “Bu şekilde enfekte protezlerin tedavisinde hangi hastaya tek aşamalı, hangi hastaya iki aşamalı cerrahi uygulanması gerektiğini sistematik hale getirerek tedavi yaklaşımlarını daha öngörülebilir ve başarılı hale getirdik. Böylece hem başarı oranları arttı hem de gereksiz ameliyatların önüne geçilmesi mümkün oldu. Enfeksiyonu erken yakalamak, sadece protezi değil, hastanın genel sağlığını da korur. Bugün elimizde, geçmişe kıyasla çok daha hızlı ve güvenilir tanı yöntemleri var” şeklinde konuyu özetliyor…</p><strong>Akıllı Teknolojiler Cerrahiyi Destekliyor</strong></p>Modern protez cerrahisinde dijital planlama, yapay zeka destekli analizler ve hassas cerrahi teknikler öne çıkıyor. Ameliyat öncesinde yapılan detaylı görüntülemeler sayesinde cerrahlar, protezin yerleşimini hastaya özel olarak planlayabiliyor. Bu sayede ameliyat sırasında hata payı azalırken, işlemin süresi de kısalıyor.</p>Aynı zamanda daha az doku hasarı oluşması, hastaların ameliyat sonrası daha az ağrı hissetmesine ve daha hızlı toparlanmasına katkı sağlıyor. Teknolojideki gelişmeler yalnızca cerrahi süreci olumlu etkilemekle kalmayıp, protezlerin kullanım ömrünü de önemli ölçüde uzatıyor. Geçmişte ortalama 15-20 yıl dayanıklılık hedeflenirken, bugün geliştirilen yeni nesil protezlerle en az 30 yıla varan kullanım süreleri mümkün hale geliyor. Böylece birçok hasta, yaşamı boyunca aynı protezi kullanabilirken tekrar ameliyat gereksinimi de büyük ölçüde azalıyor.</p>Prof. Dr. Javad Parvizi, “Protezin doğru yerleştirilmesi uzun vadede protezin ömrünü uzatarak yeniden ameliyat ihtiyacını azaltıyor. Teknoloji artık cerrahın en güçlü yardımcısı. Bu gelişmeler daha az hata payı, daha yüksek başarı oranı anlamına geliyor” diyor.</p><strong>Her Hastaya Özel Tedavi Dönemi </strong></p>Günümüzde ortopedide en önemli değişimlerden biri, standart tedavi anlayışından kişiselleştirilmiş tedaviye geçiş oldu. Artık her hasta; yaşı, genel sağlık durumu, ek hastalıkları ve enfeksiyon riski gibi birçok faktör birlikte değerlendirilerek tedavi ediliyor. Özellikle ileri yaşta olan bireyler, diyabet veya bağışıklık sistemi hastalığı bulunan hastalar, daha önce protez ameliyatı geçirmiş kişiler ve enfeksiyon riski yüksek olan gruplar bu yeni yaklaşımlardan büyük fayda sağlıyor. Doğru tanı ve uygun cerrahi planlama sayesinde bu hastalarda komplikasyon riskleri önemli ölçüde azaltılabiliyor. Prof. Dr. Javad Parvizi bu yaklaşımı, “Artık tek tip tedavi yok. Hastayı tüm yönleriyle değerlendirip en doğru yöntemi seçiyoruz” sözleriyle açıklıyor.</p><strong>Gelişen Teknoloji Sayesinde Hasta Aynı Gün Ayağa Kalkıyor </strong></p>Kasların ve yumuşak dokuların daha az zarar görmesini sağlayan minimal invaziv cerrahi ve ameliyat sonrası süreçte geliştirilen yeni protokoller, hastaların çok daha kısa sürede, hatta çoğu zaman aynı gün ayağa kalkmasına olanak tanıyor. Erken mobilizasyonun teşvik edilmesi, yani hastanın ameliyattan kısa süre sonra hareket ettirilmesi, hem pıhtı riskini azaltıyor hem de genel iyileşme sürecini hızlandırıyor. Uzun yıllardır uyguladığı özel teknikler ve minimal invaziv yaklaşım sayesinde hastaların ameliyat sonrası çok daha hızlı ayağa kalkabildiğini belirten Prof. Dr. Javad Parvizi, hastaların böylece günlük yaşamlarına kısa sürede dönebildiğine dikkat çekiyor. Günümüzde dünya genelinde ortopedik cerrahide benimsenen modern yaklaşım; erken mobilizasyonu destekleyen, kas ve dokuları koruyan yöntemler üzerine şekillenirken, Prof. Dr. Javad Parvizi de bu dönüşüme yıllardır öncülük eden isimler arasında yer alıyor.</p>Ayrıca ilaç kullanımında da daha dengeli ve güvenli yaklaşımların benimsendiğine dikkat çeken Prof. Dr. Javad Parvizi, “Özellikle bazı hastalarda düşük doz tedavilerle etkili koruma sağlanması, güçlü ilaçların oluşturabileceği yan etkileri azaltıyor. Bu sayede hastalar daha konforlu bir iyileşme süreci geçiriyor. Amacımız hastayı sadece ameliyat etmek değil, onu en hızlı ve en güvenli şekilde normal hayatına döndürmek” diyor... </p><strong>Tek Ameliyatla Kalıcı Çözüm Mümkün</strong></p>Geçmişte enfekte protezlerin tedavisi çoğu zaman birden fazla ameliyat gerektiriyordu. Ancak günümüzde gelişen cerrahi stratejiler sayesinde, uygun hastalarda tek aşamalı ameliyatlarla kalıcı çözümler elde edilebiliyor. Bu yaklaşım, hem hastanın fiziksel yükünü hem de psikolojik stresini önemli ölçüde azaltıyor.</p>Prof. Dr. Javad Parvizi, “Doğru hasta seçimi ve doğru cerrahi planlama ile tekrar ameliyat ihtiyacı azalırken, tedavi süreci de kısalıyor. Başarı oranlarının artması, hem hasta hem de sağlık sistemi açısından büyük bir kazanım. Doğru planlama ile birçok hastada tek operasyon yeterli olabiliyor. Bu, hasta açısından büyük bir avantaj” diyor. </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Mükemmeliyetçilik baskısı çocukları depresyona sürüklüyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/mukemmeliyetcilik-baskisi-cocuklari-depresyona-surukluyor-69279.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/mukemmeliyetcilik-baskisi-cocuklari-depresyona-surukluyor-69279.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/mukemmeliyetcilik-baskisi-cocuklari-depresyona-surukluyor-69279.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 04 Jun 2026 16:32:39 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/mukemmeliyetcilik-baskisi-cocuklari-depresyona-surukluyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/mukemmeliyetcilik-baskisi-cocuklari-depresyona-surukluyor-69279.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, çocuklarda artan depresyonun nedenlerini ve aile, eğitim sistemi, sosyal medya, mükemmeliyetçilik baskısı ile yanlış ebeveyn tutumlarının çocuk ruh sağlığı üzerindeki etkilerin hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Sosyal medyayı da içine alan mükemmeliyetçilik akımları, çocukları olumsuz etkiliyor!</strong></p>Günümüzde çocuklarda<strong> </strong>depresyon, kaygı bozukluğu ve duygu durum dengesizlikleri gibi rahatsızlıkların hızla arttığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Bu durumun elbette mizaç ve genetik yatkınlık gibi faktörleri olmakla birlikte, çevresel faktörler de önemli bir rol oynuyor.” dedi.</p>Bu çevresel faktörlerin başında uyaran fazlalığı geldiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “Sosyal medyayı da içine alan mükemmeliyetçilik akımları, çocukları olumsuz etkiliyor. Çocuklar artık akranlarıyla dışarıda vakit geçirmek yerine zamanlarının çoğunu dijital dünyada, tek başlarına geçiriyorlar. Bu durum, gerçek sosyal bağların zayıflamasına neden oluyor.” şeklinde konuştu.</p><strong>Çocuk, ailenin koyduğu çıtaya ulaşamadığını hissettiğinde depresyon tetikleniyor!</strong></p>Aile içi huzursuzluklar, çatışmalar ve özellikle ebeveynlerin aşırı mükemmeliyetçi beklentilerinin çocukları büyük bir baskı altına soktuğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Çocuk, ailenin koyduğu çıtaya ulaşamadığını hissettiğinde yetersizlik duygusu geliştiriyor ve bu da depresyonu tetikliyor.” dedi.</p>Çocuklarda depresyon riskini artıran diğer faktörlere de değinen Dr. Öğr. Üyesi Kilit, şunları söyledi:</p>“Akademik başarının da depresyonla oldukça fazla ilgisi var. Eğitim sistemindeki yoğun rekabet ve sınav odaklı yaşam, çocukların oyun oynaması ve dinlenmesi gereken zamanı ellerinden alıyor. Sürekli bir yarış içinde olmak, çocuklarda kronik stres ve tükenmişlik yaratarak depresyona zemin hazırlıyor.</p>Öte yandan pandemi dönemiyle birlikte çocukların rutinleri bozuldu ve belirsizlik arttı. Bu süreçte yaşanan hareketsizlik ve uyku düzenindeki bozulmalar, biyolojik olarak da depresyon riskini artırdı.”</p><strong>Çocuklar hem dış görünüş hem de yaşam tarzı açısından giderek tek tip bir görünüme zorlanıyor! </strong></p>Çocuk yetiştirirken, özellikle çocukların depresyon geliştirme riskini etkileyen durumlara değinen Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “İnsanlar, dış görünüşlerinin farklılığıyla güzeldir; ancak iç dünyaya baktığımızda hepimiz artılar ve eksilerden oluşan bireyleriz. Her alanda yetenekli, her alanda başarılı ve her alanda becerikli bir insan yoktur. Bu nedenle çocuklar kendi ilgi alanlarını bulmalıdır.” dedi.</p>Çocukların ortak bir görünüme itildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “Çocuklar hem dış görünüş hem de yaşam tarzı açısından giderek tek tip bir görünüme zorlanıyor. Kız çocukları aşırı zayıf, yüz hatları birbirine benzeyen bir ideal algısına yönlendirilirken; erkek çocukları kaslı olma baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Aynı zamanda başarı ve yaşam tarzı açısından da daha az çalışarak daha fazla kazanmanın normal olduğu yönünde yanlış mesajlar veriliyor. Bu yaklaşım son derece yanlıştır.” uyarısında bulundu.</p><strong>Sağlıklı özgüven, sınırlarla ve doğru rehberlikle gelişir! </strong></p>Çocukların sosyal medyaya yönelmesinin nedenleri hakkında bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “En büyük problemlerden biri, yeni nesil çocukların oyun alanlarının kısıtlanmasıdır. Oyun için ayrılması gereken zamanın azalması ve çocuklara sorumluluk konusunda aşırı beklenti yüklenmesi, onları farklı arayışlara yönlendirmektedir. Bu nedenle çocuklar, yaşlarına uygun olmamasına rağmen internet, bilgisayar oyunları ve sosyal medyaya yöneliyor.”</p>‘Çocuğun her istediğini yaparsak özgüveni artar’ düşüncesinin doğru olmadığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Kilit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Sınırları olmayan, hak kavramını öğrenmemiş, sorumluluk almayan çocuklar ya düşük özgüvenli ya da kendini aşırı üstün gören bireyler haline gelirler. Sağlıklı özgüven, sınırlarla ve doğru rehberlikle gelişir.</p>Çocuklara verilen cezalar üç günden fazla olmamalı. Özellikle küçük çocuklar uzun süreli cezaların nedenini kavrayamaz ve hatırlamaz. Davranışı sönümlendirmek için uygulanması gereken doğru ceza yöntemi, hak mahrumiyetidir. Tıpkı yetişkin yaşamında olduğu gibi; bir kişi görevini yerine getirmezse karşılığında maddi kayıp yaşar. Benzer şekilde çocuklara da yaptıkları davranışın doğal sonucu olarak hak kaybı uygulanmalı ve bu durum şiddet veya bağırma olmadan, net bir şekilde açıklanmalı.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ 1.5 Milyon Kan Bağışçısı Adına 4.7 Milyon Fidan Dikildi ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/1-5-milyon-kan-bagiscisi-adina-4-7-milyon-fidan-dikildi-69263.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/1-5-milyon-kan-bagiscisi-adina-4-7-milyon-fidan-dikildi-69263.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/1-5-milyon-kan-bagiscisi-adina-4-7-milyon-fidan-dikildi-69263.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 04 Jun 2026 16:12:36 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/1-5-milyon-kan-bagiscisi-adina-4-7-milyon-fidan-dikildi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Türk Kızılay ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın gönüllü kan bağışını teşvik etmek ve ülke genelinde yürütülen ağaçlandırma çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla geçtiğimiz yıl başlattığı “Hastaya Kan, Ormana Can” projesi devam ediyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/1-5-milyon-kan-bagiscisi-adina-4-7-milyon-fidan-dikildi-69263.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Türk Kızılay ile Tarım ve Orman Bakanlığı’nın gönüllü kan bağışını teşvik etmek ve ülke genelinde yürütülen ağaçlandırma çalışmalarına katkı sağlamak amacıyla geçtiğimiz yıl başlattığı “Hastaya Kan, Ormana Can” projesi devam ediyor. Projeyle, her bir ünite kan bağışı için bağışçı adına üç fidan toprakla buluşuyor. </p><strong>Dikim Çalışmaları Yangınlardan Zarar Gören 10 İlde </strong></p>Bu kapsamda 23 Haziran-31 Aralık tarihleri arasında Türk Kızılay’a gönüllü kan bağışında bulunan 1 milyon 579 bin 400 bağışçı adına, toplam 4 milyon 738 bin 200 adet fidan dikildi. Dikim çalışmaları Balıkesir, Bursa, Çanakkale, Denizli, Mersin, İzmir, Manisa, Muğla, Tekirdağ ve Uşak olmak üzere 10 ilde, öncelikli olarak yangınlardan zarar görmüş alanlarda gerçekleştirildi.</p>Proje kapsamında Orman Genel Müdürlüğü, gönüllü kan bağışçılarına özel teşekkür sertifikası gönderiyor ve adlarına dikilen fidanlar hakkında bilgi sağlıyor. </p>Türk Kızılay ile Tarım ve Orman Bakanlığı, 2014–2019 yılları arasında hayata geçirdikleri iş birliği kapsamında toplam 9 milyon 744 bin 347 adet fidanın toprakla buluşmasını sağlamıştı. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Yazın doğa keyfiniz kabusa dönüşmesin! Keneye dikkat! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yazin-doga-keyfiniz-kabusa-donusmesin-keneye-dikkat-69225.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yazin-doga-keyfiniz-kabusa-donusmesin-keneye-dikkat-69225.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yazin-doga-keyfiniz-kabusa-donusmesin-keneye-dikkat-69225.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 04 Jun 2026 15:32:48 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/yazin-doga-keyfiniz-kabusa-donusmesin-keneye-dikkat.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Havaların ısınmasıyla birlikte piknik, kamp, tarım ve doğa aktiviteleri yoğunlaşırken, açık alanlarda kene tutunmasına bağlı olarak Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) riski de artıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yazin-doga-keyfiniz-kabusa-donusmesin-keneye-dikkat-69225.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Havaların ısınmasıyla birlikte piknik, kamp, tarım ve doğa aktiviteleri yoğunlaşırken, açık alanlarda kene tutunmasına bağlı olarak Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) riski de artıyor. <strong>Acıbadem Taksim Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilara Akman</strong>, özellikle kırsal, çayırlık ve ormanlık alanlarda daha sık görülen kene tutunmasının erken fark edilmediğinde ölümcül sonuçlara yol açabileceğini belirterek “Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, enfekte kenelerin insan vücuduna tutunmasıyla bulaşsa da, yine kenelerin enfekte ettiği hayvanların kan ve vücut sıvılarıyla temas ya da hastaların kan ve vücut sıvılarıyla korunmasız temas sonucu da bulaşabilmektedir. Özellikle bahar ve yaz aylarında doğayla temas arttığından bu konuda doğru bilgilenme hayati önem taşımaktadır” diyor.  </p>Hastalığın genellikle kene tutunmasından 1-3 gün sonra, en geç 10 gün içinde belirti verdiğini belirten Dr. Akman “İlk bulgular ani başlayan yüksek ateş, halsizlik, kas-eklem ağrıları, baş ağrısı, bulantı, karın ağrısı ve ishal şeklindedir. İlerleyen dönemde ciltte morluklar, burun veya diş eti kanaması, idrar ya da dışkıda kanama gibi bulgular ortaya çıkabilir. Özellikle ateşle birlikte yaygın vücut ağrısı ve kanama bulguları olan hastalarda KKKA mutlaka akla getirilmelidir” diyor. Erken tanı ve doğru tedavinin hayat kurtarıcı olduğunu vurgulayan Dr. Akman, KKKA hastalığının belirtilerini ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığına karşı ihmale gelmez kuralları anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p><strong>Açık alanlarda koruyucu kıyafet giyin</strong></p>Piknik, kamp, doğa yürüyüşü veya tarla-bahçe işleri sırasında mümkün olduğunca uzun kollu giysiler tercih edilmeli, pantolon paçaları çorap içine sokulmalıdır. Açık renkli kıyafetler kullanılması, kenelerin daha kolay fark edilmesini sağlar.<strong> </strong></p><strong>Kene kovucu ürünlerden yararlanın</strong></p>Cilde veya kıyafetlere uygulanabilen, Sağlık Bakanlığı onaylı kene kovucu ürünler özellikle riskli bölgelerde koruyucu olabilir. Ancak bu ürünlerin kullanım talimatlarına uygun uygulanması gerekir.</p><strong> Doğadan döndükten sonra mutlaka vücut kontrolü yapın</strong></p>Kene genellikle saçlı deri, kulak arkası, koltuk altı, kasık bölgesi, diz arkası gibi fark edilmesi zor alanlara tutunmakla birlikte vücudun her yerinde olabilir. Açık alandan dönüşte, kişinin hem kendisini hem de çocuklarını tüm kıyafetlerini çıkararak dikkatlice kontrol etmesi büyük önem taşır. Kene vücuttan ne kadar kısa sürede uzaklaştırılırsa hastalık riski o kadar azalır.</p><strong> Keneyi yanlış yöntemlerle çıkarmaya çalışmayın</strong></p>Kenenin üzerine kolonya, sigara, sabun, deterjan veya kimyasal madde dökmek son derece yanlış bir uygulamadır. Bu uygulamalar kenenin strese girerek taşıdığı virüsü daha fazla salgılamasına neden olabilir ve bulaş riskini artırabilir. </p><strong> Keneye çıplak elle temas etmeyin</strong></p>Kene ezilmemeli, çıplak elle tutulmamalıdır. Çünkü virüs, ezilen kenenin vücut sıvılarıyla temas sonrası da bulaşabilir. Bir cımbız veya kene kartı yardımıyla, kenenin vücuda girdiği en yakın noktadan (baş kısmından) tutularak tek hamlede dik bir şekilde çekilmelidir. Eğer kişi kendine güvenemiyorsa, vakit kaybetmeden en yakın sağlık kuruluşuna başvurmalıdır.</p><strong>Hayvan teması sırasında da dikkatli olun</strong></p>Sadece kene değil, enfekte hayvanların kan ve vücut sıvılarıyla temas da hastalık bulaşına neden olabilir. Özellikle hayvancılıkla uğraşan kişilerin eldiven ve koruyucu ekipman kullanması büyük önem taşır.</p><strong>Kene tutunmasından sonra 10 gün belirtilere dikkat edin</strong></p>Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilara Akman, kene tutunması durumunda kişinin ateş, halsizlik, kas ağrısı, baş ağrısı, bulantı veya kanama bulguları açısından dikkatli olması gerektiğini belirterek şöyle diyor: “Özellikle ilk 10 gün kritik önem taşır. Herhangi bir şikayet gelişmesi halinde mutlaka sağlık kuruluşuna başvurulmalıdır. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, tedavisi ihmal edildiğinde ağır sonuçlara yol açabilen ciddi bir enfeksiyon hastalığıdır. Tüm tedavi yöntemlerine rağmen bazen ağır vakalar kaybedilebildiği için, korunma önlemleri kritik önem taşımaktadır. Doğru bilgi, erken farkındalık ve basit korunma yollarıyla hastalık büyük ölçüde önlenebilir.”</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ “Beyin Tümörü Sonrası Kaç Yıl Yaşarım?” Sorusu Artık Değişiyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/beyin-tumoru-sonrasi-kac-yil-yasarim-sorusu-artik-degisiyor-69213.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/beyin-tumoru-sonrasi-kac-yil-yasarim-sorusu-artik-degisiyor-69213.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/beyin-tumoru-sonrasi-kac-yil-yasarim-sorusu-artik-degisiyor-69213.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 04 Jun 2026 15:22:45 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/beyin-tumoru-sonrasi-kac-yil-yasarim-sorusu-artik-degisiyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Beyin tümörü tanısı alan hastaların en büyük korkularından biri yıllardır aynı soru işaretine dönüşüyor: “Kaç yıl yaşarım?” Beyin cerrahisi alanındaki teknolojik gelişmeler, moleküler tanı yöntemleri, akıllı ilaçlar ve ileri görüntüleme sistemleri sayesinde bugün artık bu sorunun yerini; “Nasıl daha kaliteli ve sağlıklı yaşarım?” sorusu almaya başladı.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/beyin-tumoru-sonrasi-kac-yil-yasarim-sorusu-artik-degisiyor-69213.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Beyin tümörü tanısı alan hastaların en büyük korkularından biri yıllardır aynı soru işaretine dönüşüyor: “Kaç yıl yaşarım?” Beyin cerrahisi alanındaki teknolojik gelişmeler, moleküler tanı yöntemleri, akıllı ilaçlar ve ileri görüntüleme sistemleri sayesinde bugün artık bu sorunun yerini; “Nasıl daha kaliteli ve sağlıklı yaşarım?” sorusu almaya başladı. Uzmanlar, doğru zamanda yapılan müdahale ve kişiye özel tedavi yaklaşımları sayesinde beyin tümörüyle mücadelede son 20 yılda çok önemli bir yol kat edildiğini vurguluyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Bölümü’nden Prof. Dr. Zafer Orkun Toktaş, beyin tümörlerinin tedavisi hakkında bilgi verdi.</p><strong>Beyin tümörleri geçmişe göre daha erken teşhis edilebiliyor</strong></p>Beyin tümörleri; beynin kendi hücrelerinden, beyin zarından veya kafatası kemiği gibi çevre dokulardan gelişebilen anormal hücre büyümeleridir. Ayrıca vücudun başka bir bölgesindeki kanserin beyne yayılmasıyla oluşan metastatik tümörler de görülebilmektedir. İyi huylu ya da kötü huylu olabilen bu tümörler, bulundukları bölgeye ve büyüme hızına göre farklı klinik tablolar oluşturabilir. Günümüzde beyin tümörleri, geçmişe kıyasla çok daha erken teşhis edilebiliyor, çok daha hassas yöntemlerle ameliyat edilebiliyor ve hastaların yaşam kalitesi korunarak tedavi süreçleri planlanabiliyor.</p><strong>Bazı tümörler kişilik değişiklikleriyle ortaya çıkabilir</strong></p>Beyin tümörlerinin belirtileri; tümörün boyutuna, oluşturduğu ödeme ve beynin hangi bölgesini etkilediğine göre değişiklik gösterebilir. En sık görülen şikayet baş ağrısı olsa da; bulantı, kusma, görme bozuklukları, işitme kaybı, konuşma bozukluğu, yutma güçlüğü, kol ve bacaklarda güç kaybı gibi belirtiler de görülebilir. Bazı tümörler ise çok daha sinsi ilerleyebilir. Örneğin; frontal bölgedeki tümörler kişilik değişiklikleriyle ortaya çıkabilirken, oksipital bölgedeki tümörler yalnızca görme problemleriyle kendini gösterebilir.</p><strong>Kötü huylu tümörler erkeklerde daha sık izleniyor</strong></p>Beyin tümörleri her yaşta görülebilse de özellikle 40 yaş sonrası risk artmaktadır. Çocukluk çağında ise 14 yaş altı grupta daha sık rastlanır. Kadınlarda iyi huylu tümörler daha fazla görülürken, kötü huylu tümörler erkeklerde daha sık izlenmektedir. Bilinen en önemli risk faktörü radyasyon maruziyeti olarak kabul edilirken, ailesel kanser öyküsü de riski artırabilir. Cep telefonu kullanımı ve sigara ile ilgili araştırmalar ise halen devam etmektedir.</p><strong>Her beyin tümörü ameliyat gerektirir mi?</strong></p>Her beyin tümörü ameliyat edilmek zorunda değildir. Bazı tümörlerde yalnızca biyopsi yeterli olabilirken, bazı olgularda takip tercih edilebilir. Tedavi planı; tümörün tipi, bulunduğu bölge ve hastanın genel durumuna göre kişiye özel hazırlanmaktadır. Birçok olguda, beyin cerrahı ve onkoloji hekimi birlikte karar vermelidir. Sadece ışın tedavisi veya kemoterapi ile tedavi edilebilecek tümörler de vardır. Asıl önemli değişken, tümörün biyolojik özellikleri ve yerleştiği bölgedir.</p><strong>Beyin cerrahisinde teknoloji çağı</strong></p>Günümüzde beyin ameliyatlarında teknoloji adeta oyunun kurallarını değiştirmiş durumda.<strong> </strong>Artık ameliyat öncesi yapılan MR ve bilgisayarlı tomografi görüntülemeleriyle tümörün yeri, boyutu ve çevre dokularla ilişkisi milimetrik düzeyde analiz edilebilir. Üstelik ameliyat sırasında kullanılan intraoperatif ultrason (IoUSG) ve intraoperatif MR (IoMR) sistemleri sayesinde cerrahlar operasyon devam ederken gerçek zamanlı görüntüleme yapabilmektedir.<strong> </strong>Bu sayede tümörün ne kadar çıkarıldığı ameliyat sırasında net olarak görülebilir ve cerrahi strateji anlık olarak güncellenebilir.</p><strong>Kesiler küçülüyor, iyileşme süreci kısalıyor</strong></p>Modern navigasyon sistemleri sayesinde artık tümöre ulaşmak için en kısa ve en güvenli yollar planlanabilmektedir. Bu durum hem kesi boyutlarını küçültür hem de hastanın ameliyat sonrası iyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Kanama ve enfeksiyon riskleri geçmişe göre çok daha düşük seviyelere iner ve birçok hasta ameliyatın ikinci gününde günlük ihtiyaçlarını karşılayabilecek duruma gelebilir.</p><strong>“Hasar kalır mı?” endişesi azalıyor</strong></p>Beyin ameliyatı geçiren hastaların en çok merak ettiği konuların başında fiziksel fonksiyonlarını kaybetme korkusu gelir. Ancak gelişmiş cerrahi teknikler sayesinde günümüzde hastaların büyük bölümü ameliyatın ertesi günü yürüyebiliyor, konuşabiliyor ve yemek yiyebiliyor. Hastaların erken mobilizasyonu iyileşme sürecinde oldukça önemlidir.</p>Beyin cerrahisinde geçmiş yıllara göre en büyük değişimlerden biri de komplikasyon oranlarının ciddi şekilde düşmesi oldu. “Uyanık beyin ameliyatı”, “nöromonitörizasyon” ve ileri görüntüleme teknolojileri sayesinde artık beynin konuşma, hareket ve diğer hayati fonksiyon bölgeleri korunarak ameliyat planlanabilmektedir. Beynin içindeki sinir ağları önceden görüntülenir ve kritik bölgelere zarar vermeden operasyon gerçekleştirilir.</p><strong>“Kaç yıl yaşarım?” yerine “nasıl yaşarım?” dönemi</strong></p>Beyin tümörlerinde yalnızca yaşam süresi değil, yaşam kalitesi de ön planda. Özellikle moleküler biyoloji alanındaki gelişmeler sayesinde tümörün genetik özelliklerine göre hedefe yönelik akıllı ilaçlar kullanılabilmektedir. Bu da tedavi başarısını belirgin şekilde artırmaktadır. Son 20 yılda beyin tümörlerinde hem yaşam süresi hem de tedavi başarısı dikkat çekici biçimde arttı.</p>Beyin hastalıkları çoğu zaman sinsi ilerler ve belirti verdiğinde ciddi hasarlar oluşmuş olabilir. Bu nedenle herhangi bir şikayet beklenmeden, rutin sağlık kontrolleri sırasında beyin MR’ı yapılmasını öneriyoruz. MR görüntüleme yönteminin radyasyon içermemesi ve güvenle tekrarlanabilmesi erken teşhis açısından önemli avantaj sağlar.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Ağız içindeki değişiklikler konuşmayı etkileyebiliyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/agiz-icindeki-degisiklikler-konusmayi-etkileyebiliyor-69139.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/agiz-icindeki-degisiklikler-konusmayi-etkileyebiliyor-69139.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/agiz-icindeki-degisiklikler-konusmayi-etkileyebiliyor-69139.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 18:32:47 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/agiz-icindeki-degisiklikler-konusmayi-etkileyebiliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/agiz-icindeki-degisiklikler-konusmayi-etkileyebiliyor-69139.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Protetik Diş Tedavisi Uzmanı Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, protez uygulamalarının konuşma fonksiyonu, ağız yapısına uyumu ve protezlerin altında gıda birikimi hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Dişlerdeki değişiklikler konuşmayı etkileyebiliyor!</strong></p>Konuşurken dil, dudaklar ve dişler başta olmak üzere ağız içindeki birçok yapıyı kullandığımızı ifade eden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Bu yapılardan herhangi birindeki şekil bozukluğu veya eksiklik, konuşmayı etkileyebilir. Dolayısıyla dişlerin çekilmesi de konuşmayı bozabilir.” dedi.</p>Özellikle diş çekimi sonrası damak protezi kullanan hastalarda konuşma değişiklikleri görülebileceğini aktaran Prof. Dr. Bellaz, “Ancak genellikle birkaç aylık alışma sürecinin ardından konuşma yeniden düzelir. Hasta, dişsizliğe alıştıktan sonra yeni dişler yapıldığında konuşma tekrar kısa süreli olarak etkilenebilir. Bunun nedeni, ağız içindeki yeni yapıya uyum sağlama sürecidir.” şeklinde konuştu.</p><strong>Protez yapılırken dişlerin boyu ve konumu konusunda hassas davranılmalı!  </strong></p>Dişlerin ağız içinde bulunması gereken belirli bir konum olduğunu hatırlatan Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, şunları söyledi:</p>“Bu, takıp çıkarılabilen bir protez, sabit köprü veya implant üstü protez olabilir. Eğer dişler olması gereken yerden daha içeride ya da daha dışarıda konumlandırılırsa, doğuştan sahip olduğumuz konuşma mekanizması olumsuz etkilenebilir. Çünkü dilin temas etmesi gereken belirli noktalar vardır. Dişler çok geride olursa dil dişlere takılabilir; çok ileride olursa ise hava kaçakları meydana gelebilir.</p>Bu nedenle protez yapılırken dişlerin hem boyu hem de konumu konusunda son derece hassas davranılması gerekir. Hareketli ya da sabit protezlerde bu kurallara dikkat edilmediğinde konuşma bozulabilir. Ancak planlama ve uygulama doğru yapıldığında protezler konuşma açısından herhangi bir sorun yaratmaz.”</p><strong>Protezin uyumu ne kadar iyi olursa olsun, gıda birikimi oluşabilir!</strong></p>Gerek hareketli protezlerde gerekse sabit köprülerde, protezin altına gıda kaçmasıyla ilgili çeşitli durumlar söz konusu olabileceğine de işaret eden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz, “Burada temel amaç ağız dokularının korunmasıdır.” dedi.</p>Damak protezi kullanan kişilerde zamanla çene kemiğinde erime meydana gelebileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Bellaz, “Normalde alt çenenin yüksekliği yaklaşık 4-5 santimetreyken, dişlerin çekilmesinden sonra kemik erimesine bağlı olarak bu yükseklik 2-2,5 santimetreye kadar düşebilir. Biz protezlerle bu kaybı telafi etmeye çalışsak da protezin uyumu ne kadar iyi olursa olsun, bazı durumlarda kenarlarda az miktarda gıda birikimi oluşabilir.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Protezin ağız dokularına uyumu ne kadar iyi olursa, altında gıda birikimi de o kadar azalır! </strong></p>Protezin dokularla ve kaslarla uyumunun ne kadar iyi sağlanırsa gıda birikiminin de o kadar azalacağını kaydeden Prof. Dr. İbrahim Berk Bellaz , “Ayrıca tutuculuğu yeterli olmayan protezlerde kullanılan protez yapıştırıcıları da protezin altında gıda birikmesini azaltmaya yardımcı olabilir. Bu ürünler toz veya krem formunda bulunabilir.” dedi.</p>Buradaki temel faktörün, protezin doğru şekilde yapılması ve ağız dokularına iyi uyum sağlaması olduğunun altını çizen Prof. Dr. Bellaz, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Sabit köprülerde de benzer durumlar yaşanabilir. Eksik dişlerin yerine yapılan köprülerde, özellikle diş eti çekilmesine bağlı olarak bazı bölgelerde gıda birikimi görülebilir. Ancak burada söz konusu olan genellikle yoğun bir birikim değil, küçük kalıntılardır. Bu nedenle düzenli diş fırçalama, arayüz fırçası kullanımı ve ağız hijyenine dikkat edilmesi büyük önem taşır.</p>Diş eti çekilmesi meydana geldiğinde, kaybedilen dokuları tamamen geri getirmek her zaman mümkün olmayabilir. Diş çekildiğinde yalnızca diş değil, aynı zamanda onu çevreleyen kemik dokusu da kaybedilir. Bu durum zamanla bazı boşlukların oluşmasına ve gıda birikimine zemin hazırlayabilir.</p>Biz protezleri planlarken bu boşlukları azaltmak amacıyla bazı düzenlemeler yapıyoruz. Ancak her tedavinin belirli sınırları vardır. Mükemmel sonuç her zaman mümkün olmasa da amaç, hastaya fonksiyonel, estetik ve hijyen açısından en iyi sonucu sunmaktır.” </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kanser Tedavisinin Geleceğini Şekillendirecek ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kanser-tedavisinin-gelecegini-sekillendirecek-69083.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kanser-tedavisinin-gelecegini-sekillendirecek-69083.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kanser-tedavisinin-gelecegini-sekillendirecek-69083.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 14:12:37 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kanser-tedavisinin-gelecegini-sekillendirecek.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından bu yıl 9.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kanser-tedavisinin-gelecegini-sekillendirecek-69083.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong><em>Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından bu yıl 9.’su düzenlenen ALIS26’nın, teması “Onkoloji Evreni” oldu. Kanser alanında yeni bilgilerin paylaşıldığı kongrede, MIT’den Doç. Dr. Canan Dağdeviren, Fox Chase Cancer Center’dan Prof. Dr. Lorenzo Galluzzi, MD Anderson Cancer Center’dan Prof. Dr. James W. Welsh ve King’s College London’dan Prof. Dr. John Maher gibi araştırmalarıyla bilim dünyasında dikkat çeken bilim insanları, güncel çalışmalarını ve bilimsel öngörülerini paylaştı.</em></strong></p>Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencileri tarafından bu yıl dokuzuncusu düzenlenen ALIS26 – Oncoverse: Horizons in Cancer Kongresi, dünyanın önde gelen bilim insanlarını ve yüzlerce tıp öğrencisini İstanbul’da bir araya getirdi. Türkiye’nin en büyük öğrenci organizasyonlu tıp kongrelerinden biri olarak gösterilen etkinlikte, kanser araştırmalarındaki son gelişmeler, yeni nesil tedavi yöntemleri ve geleceğin onkoloji yaklaşımları ele alındı.</p>Mayıs ayında Acıbadem Üniversitesi’nde gerçekleştirilen kongre, bu yıl “onkoloji evreni” temasıyla düzenlendi. İmmünoterapi, yapay zeka destekli tanı sistemleri, mikrobiyom araştırmaları, organoid teknolojileri, radyoterapi, CAR-T hücre tedavileri ve kişiselleştirilmiş kanser tedavileri gibi başlıkların öne çıktığı kongreye, Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerden öğrenciler ve araştırmacılar da yoğun ilgi gösterdi.</p>MIT’den Doç. Dr. Canan Dağdeviren, Fox Chase Cancer Center’dan Prof. Dr. Lorenzo Galluzzi, MD Anderson Cancer Center’dan Prof. Dr. James W. Welsh ve King’s College London’dan Prof. Dr. John Maher’in de aralarında bulunduğu çok sayıda uluslararası bilim insanı, kongrede güncel çalışmalarını ve bilimsel öngörülerini paylaştı.</p><strong>Bağışıklık hücrelerini “akıllı savaşçılara” dönüştüren çalışmalar</strong></p>Kongrenin dikkat çeken isimlerinden biri olan King’s College London öğretim üyesi Prof. Dr. John Maher, modern CAR-T hücre tedavilerinin gelişiminde öncü rol oynayan bilim insanları arasında yer alıyor. Yaklaşık 25 yıldır kanser immünoterapisi alanında çalışmalar yürüten Prof. Dr. John Maher, bağışıklık hücrelerinin genetik olarak yeniden programlanarak kanser hücrelerini hedef almasını sağlayan yenilikçi yaklaşımlarıyla tanınıyor.</p>Özellikle CD28 temelli ikinci nesil CAR-T teknolojisinin geliştirilmesindeki çalışmalarıyla dikkat çeken Prof. Dr. John Maher’in araştırmaları, bugün lösemi ve bazı kan kanserlerinde umut verici sonuçları olan tedavilerin temelini oluşturuyor. Prof. Dr. John Maher ayrıca kurucu bilimsel direktörlüğünü yürüttüğü Leucid Bio aracılığıyla laboratuvar ortamında geliştirilen teknolojilerin gerçek hastalarda uygulanabilmesi için klinik çalışmalara da öncülük ediyor. Prof. Dr. John Maher, “Kanser tedavisinde artık yalnızca tümörü hedef alan yöntemlerden söz etmiyoruz. Hastanın kendi bağışıklık sistemini yeniden eğiterek çok daha güçlü ve hassas tedaviler geliştirebiliyoruz. Klasik kemoterapiden farklı olarak doğrudan bağışıklık sistemini kansere karşı harekete geçiriyoruz. Yeniden programlanan hücreler, kanser hücrelerini hedef alarak etkili sonuçlar sağlayabiliyor” diyor.</p><strong>Gelecekte akciğer, meme, beyin, pankreas, prostat kanseri gibi birçok kanserde kullanılacak                                                                                                                       </strong></p>Prof. Dr. John Maher, CAR-T tedavisinin özellikle bazı kan kanserlerinde son yılların en dikkat çekici başarı hikayelerinden biri olduğunu belirterek, “Geçmişte tedavi seçeneklerinin oldukça sınırlı olduğu bazı lösemi ve lenfoma hastalarında CAR-T uygulamalarıyla uzun süreli ve güçlü yanıtlar elde edilmeye başlandı” diyor. Prof. Dr. John Maher, bu yöntemin bağışıklık sistemini doğrudan tümöre yönlendirdiğini vurgulayarak, bu teknolojinin her yıl daha da geliştiğini belirtti. Prof. Dr. John Maher, “Bugün yalnızca kan kanserlerinde değil, gelecekte akciğer kanseri, meme kanseri, beyin tümörleri, pankreas kanseri, prostat kanseri, karaciğer kanseri ve kolon kanseri gibi en yaygın katı tümörlerde de etkili olabilecek yeni nesil CAR-T yaklaşımları üzerinde çalışıyoruz. Bu alan, kişiselleştirilmiş kanser tedavilerinin en umut verici başlıklarından biri haline geldi” diye konuşuyor. </p><strong>Radyoterapi artık yalnızca ‘ışın tedavisi’ değil</strong></p>Kongrede öne çıkan bir diğer isim ise MD Anderson Cancer Center’dan Prof. Dr. James Welsh oldu. Torasik onkoloji, yani akciğer kanseri, yemek borusu kanseri ve göğüs boşluğu tümörleri gibi göğüs bölgesi kanserleri<strong> </strong>alanındaki çalışmalarıyla uluslararası düzeyde tanınan Prof. Dr. James Welsh, radyoterapi ile immünoterapiyi bir araya getirerek, kanser tedavisinin etkisini artırdığı klinik yaklaşımların öncü araştırmacıları arasında gösteriliyor.</p>Prof. Dr. James Welsh’in çalışmaları, radyoterapinin yalnızca tümörü küçültmekle kalmadığını, aynı zamanda bağışıklık sistemini aktive ederek vücudun kansere karşı daha güçlü bir yanıt oluşturmasına yardımcı olabileceğini ortaya koyuyor. Özellikle akciğer kanseri gibi tedavisi zor kanser türlerinde, radyoterapi ve immünoterapinin birlikte kullanımına yönelik yürüttüğü klinik çalışmalar bilim dünyasında geniş yankı uyandırdı.</p>16 binden fazla bilimsel atıfa sahip olan Prof. Dr. James Welsh, immüno-radyoterapi alanının klinik uygulamaya taşınmasında etkili isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Araştırmaları sayesinde bugün doktorlar, her hastaya standart tedavi uygulamak yerine, tümörün yapısına ve bağışıklık sisteminin özelliklerine göre daha kişiselleştirilmiş tedavi planları oluşturabiliyor.</p>Prof. Dr. James Welsh, “Radyoterapiyi artık yalnızca ışın tedavisi olarak değerlendirmiyoruz. Radyasyonun bağışıklık sistemine ‘kanser burada’ sinyali verebildiğini görüyoruz. Bu durum, immünoterapiyle birlikte kullanıldığında çok daha etkili ve uzun süreli sonuçlar sağlayabiliyor” diye konuşuyor. </p>Gelecekte multidisipliner yaklaşımların daha da önem kazanacağını belirten Prof. Dr. James Welsh, “Kanser tedavisinin geleceği kişiselleştirilmiş tıpta yatıyor. Her hastanın tümör biyolojisi farklı ve tedavi stratejileri de buna göre şekillenmeli. Yapay zeka, immünoterapi ve radyoterapi kombinasyonları önümüzdeki dönemde onkolojinin yönünü belirleyecek” ifadelerini kullanıyor. </p><strong>Genç doktor adayları dünya bilim insanlarıyla buluştu</strong></p>Türkiye’nin farklı şehirlerinden ve yakın coğrafyadaki uluslararası tıp fakültelerinden öğrencilerin katıldığı kongrede düzenlenen bilimsel oturumlar, paneller ve interaktif sunumlar yoğun ilgi gördü. Katılımcılar, alanında öncü bilim insanlarıyla birebir iletişim kurma ve kanser araştırmalarındaki güncel gelişmeleri yakından takip etme fırsatı buldu.</p>ALIS26 Kongresi, yalnızca bilimsel içerikleriyle değil, genç doktor adaylarını dünya çapındaki araştırmacılarla buluşturan yapısıyla da dikkat çekti. Organizasyon kapsamında öğrenciler, geleceğin onkoloji tedavilerine yön veren çalışmalar hakkında kapsamlı bilgi edinirken, bilimsel araştırmaların klinik uygulamalara nasıl dönüştüğünü de yakından gözlemleme imkanı elde etti.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Reflü yemek borusunda kalıcı hasara yol açabiliyor, hatta… ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/reflu-yemek-borusunda-kalici-hasara-yol-acabiliyor-hatta-69081.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/reflu-yemek-borusunda-kalici-hasara-yol-acabiliyor-hatta-69081.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/reflu-yemek-borusunda-kalici-hasara-yol-acabiliyor-hatta-69081.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 14:12:36 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/reflu-yemek-borusunda-kalici-hasara-yol-acabiliyor-hatta.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ En sık görülen sindirim sistemi hastalıklarından biri olan reflü, toplum tarafından çoğu zaman yalnızca “mide yanması” olarak değerlendiriliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/reflu-yemek-borusunda-kalici-hasara-yol-acabiliyor-hatta-69081.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  En sık görülen sindirim sistemi hastalıklarından biri olan reflü, toplum tarafından çoğu zaman yalnızca “mide yanması” olarak değerlendiriliyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Samet Yardımcı,</strong> ancak uzun süre devam eden reflünün yemek borusunda ciddi hasarlar oluşturabileceğini belirterek, “Tedavi edilmeyen reflü zamanla yemek borusunda kronik iltihaba ve hasara yol açabilmektedir. Bunun sonucunda ülser ve yemek borusunda daralma gibi sorunlar oluşabilmektedir. Ayrıca, bazı hastalarda Barrett özofagusu olarak adlandırılan hücresel değişikliklerin gelişmesine  ve buna bağlı olarak yemek borusu kanseri riskinin artmasına neden olabilmektedir. Dolayısıyla reflünün erken tanısı ve tedavisi büyük bir önem taşımaktadır” diyor.  Mide yanmasında kontrolsüz mide koruyucu ilaç kullanımına da dikkat çeken <strong>Genel Cerrahi Uzmanı </strong><strong>Prof. Dr. Samet Yardımcı, </strong>“Mide koruyucu ilaçlar hekimin önerdiği süre ve dozda kullanıldığında oldukça faydalıdır. Ancak birçok hasta mideyle ilgili şikâyetlerinde hekime danışmadan yıllarca mide koruyucu ilaçlar almaktadır. Bu ilaçların gelişigüzel kullanımı kemik erimesi, vitamin eksiklikleri ve mide hücrelerinde yapısal değişim gibi ciddi sorunlar   oluşturabilmektedir” uyarısında bulunuyor. </p><strong>Nedeni mide fıtığı olabilir</strong></p>Mide asidinin yemek borusuna kaçması sonucu oluşan reflünün pek çok nedeni olabiliyor. Obezite, sigara kullanımı ve sağlıksız beslenme en sık görülen sebepleri arasında yer alıyor. Prof. Dr. Samet Yardımcı,<strong> </strong>özellikle mide fıtığının (hiatal herni) reflünün altında yatan önemli nedenlerden biri olabileceğine vurgu yapıyor.  Prof. Dr. Samet Yardımcı,<strong> </strong>sözlerine şöyle devam ediyor: “Bazı hastalarda mide fıtığı nedeniyle mide ile yemek borusu arasındaki koruyucu mekanizma bozulmaktadır. Bu durum sadece yanma hissine değil; kronik öksürük, ses kısıklığı, ağız kokusu, gece nefes darlığı hissiyle uyanma ve yutma güçlüğü gibi şikâyetlere de yol açabilmektedir.”</p><strong>Yemek borusunda kalıcı hasara yol açabiliyor</strong></p>Tedavi edilmeyen reflü zamanla yemek borusunda kalıcı hasar oluşturabiliyor. Prof. Dr. Samet Yardımcı, bu nedenle özellikle uzun süredir devam eden mide şikâyetlerinde mutlaka hekime başvurmak gerektiğini vurgulayarak, “Bazı hastalarda yıllar süren reflüye bağlı olarak yemek borusunda hücresel değişiklikler gelişebilmektedir. Tedavide gecikildiğinde bu hücresel değişiklikler yemek borusu kanserinin gelişimine neden olabilmektedir. Dolayısıyla, sürekli mide yanması yaşayan kişilerin hekime danışmadan ilaç kullanarak şikâyetlerini baskılamaları son derece yanlıştır” diye konuşuyor. </p><strong>Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!</strong></p>Prof. Dr. Samet Yardımcı, aşağıda yer alan belirtilerde zaman kaybetmeden hekime başvurmanın son derece önemli olduğunu anlatıyor.</p><ul type="disc"><li>Uzun süredir devam eden mide yanması </li><li>Ağza acı su gelmesi </li><li>Kronik öksürük ve ses kısıklığı </li><li>Yemek sonrasında şişkinlik </li><li>Yutma güçlüğü </li><li>Sürekli mide koruyucu ilaç ihtiyacı</li></ul><strong>Tedaviden oldukça başarılı sonuçlar sağlanıyor</strong></p>Reflü hastalığında yaşam tarzı değişiklikleri ve bazı durumlarda uygulanan cerrahi tedaviyle kalıcı çözüm sağlanabiliyor. Günümüzde reflü ameliyatlarının büyük bir kısmının laparoskopik (kapalı) yöntemle yapılabildiğini belirten Prof. Dr. Samet Yardımcı, uygun hastalarda oldukça başarılı sonuçlar alınabildiğini vurgulayarak,  “Doğru hasta seçimiyle uygulanan modern reflü cerrahisi uzun süreli ilaç ihtiyacını azaltabilmekte ve yaşam kalitesini ciddi şekilde artırabilmektedir” diyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Sigara sadece sağlığı bozmuyor  tadı tuzu da kaçırıyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sigara-sadece-sagligi-bozmuyor-tadi-tuzu-da-kaciriyor-69073.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sigara-sadece-sagligi-bozmuyor-tadi-tuzu-da-kaciriyor-69073.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sigara-sadece-sagligi-bozmuyor-tadi-tuzu-da-kaciriyor-69073.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 14:02:37 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/sigara-sadece-sagligi-bozmuyor-tadi-tuzu-da-kaciriyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Sigaranın ağız, boğaz ve solunum yolları üzerindeki etkilerine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden KBB Uzmanı Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sigara-sadece-sagligi-bozmuyor-tadi-tuzu-da-kaciriyor-69073.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Sigaranın ağız, boğaz ve solunum yolları üzerindeki etkilerine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden KBB Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Emre Üstündağ, “Sigara kullanımı; ağız, boğaz, gırtlak ve ses telleri başta olmak üzere kulak burun boğaz bölgesinde ciddi ve kalıcı sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Özellikle gırtlak kanseriyle sigara arasındaki ilişki çok güçlü” dedi. Prof. Dr. Üstündağ sigaranın erken etkilerinden birinin de tat ve koku alma duygusunun zayıflaması olduğunu söyledi. </strong></p>Sigaranın yalnızca akciğerleri değil, kulak burun boğaz sistemini de doğrudan etkilediğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden KBB Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Emre Üstündağ, “Sigara dumanındaki toksik ve tahriş edici maddeler; ağız, boğaz, ses telleri ve burun mukozasında kalıcı hasara neden olabiliyor. Uzun süreli kullanım, kanser dahil pek çok ciddi hastalığın riskini artırıyor” şeklinde konuştu. Sigaranın en erken etkilerinden birinin tat ve koku duyusunda azalma olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Mehmet Emre Üstündağ, “Sigara dumanı burundaki koku alma hücrelerine zarar veriyor. Özellikle günde bir paket ve üzeri sigara kullanan kişilerde bu kayıp daha belirgin hale geliyor. Yemeklerden alınan tat azalıyor, yaşam kalitesi düşüyor” dedi.</p><strong>Erken uyarı: ses kısıklığı </strong></p>Sigaranın ses tellerinde tahrişe ve kronik ödem oluşumuna neden olabileceğini söyleyen Prof. Dr. Mehmet Emre Üstündağ, “Uzun süreli sigara kullanımı ses tellerinin yapısını bozuyor. Bu durum kalıcı ses kısıklığına yol açabiliyor. Özellikle iki haftadan uzun süren ses değişiklikleri mutlaka dikkate alınmalı” diye konuştu. </p><strong>Burun ve sinüs sağlığını bozuyor </strong></p>Sigaranın yalnızca boğazı değil, burun ve sinüsleri de etkilediğini paylaşan Prof. Dr. Mehmet Emre Üstündağ, “Sigara dumanı burun mukozasında şişmeye neden oluyor. Bu durum kronik sinüzit, burun tıkanıklığı ve geniz akıntısı gibi sorunların daha sık görülmesine yol açabiliyor” dedi. Sigaranın bağışıklık sistemini zayıflattığını da belirten Prof. Dr. Üstündağ, sigaranın burun mukozasında hem yapısal hem de fonksiyonel değişikliklere neden olduğuna dikkat çekti. </p><strong>Pasif içiciliğin de faturası ağır </strong></p>Pasif içiciliğin de en az aktif sigara kullanımı kadar tehlikeli olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Mehmet Emre Üstündağ, “Sigara dumanına maruz kalan kişilerde özellikle boğaz enfeksiyonları, alerjik problemler ve solunum yolu hastalıkları daha sık görülüyor. Çocuklar bu konuda çok daha hassas bir grupta yer alıyor” şeklinde konuştu.</p><strong>Sigara bırakıldıktan sonra iyileşme başlıyor</strong></p>Sigaranın bırakılmasıyla birlikte vücudun kendini onarma sürecine girdiğini ifade eden Prof. Dr. Mehmet Emre Üstündağ, “Sigara bırakıldıktan sonraki ilk haftalarda tat ve koku alma duyularında iyileşme başlayabiliyor. Zaman içinde ses kalitesi düzeliyor, enfeksiyon riski azalıyor ve kanser gelişme riski önemli ölçüde düşüyor” dedi.</p><strong>KBB muayeneleri ihmal edilmemeli</strong></p>Özellikle uzun yıllardır sigara kullanan kişilerin düzenli KBB kontrollerini aksatmaması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Mehmet Emre Üstündağ, “Ağız içinde geçmeyen yaralar, yutma güçlüğü, uzun süren ses kısıklığı veya boyunda şişlik gibi belirtiler erken dönemde değerlendirilirse ciddi hastalıkların önüne geçmek mümkün olabilir” dedi. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Tüp Bebek İçin Ne Zaman Başvurmalı? ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/tup-bebek-icin-ne-zaman-basvurmali-69053.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/tup-bebek-icin-ne-zaman-basvurmali-69053.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/tup-bebek-icin-ne-zaman-basvurmali-69053.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 13:42:57 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/tup-bebek-icin-ne-zaman-basvurmali.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Genel olarak bir yıl boyunca düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebelik elde edemeyen çiftler tedavi için başvurabiliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/tup-bebek-icin-ne-zaman-basvurmali-69053.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Genel olarak bir yıl boyunca düzenli ve korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebelik elde edemeyen çiftler tedavi için başvurabiliyor. Ancak; kadın yaşı 35 ve üzerindeyse, yumurtalık rezervi düşükse, erkekten kaynaklanan sperm problemleri varsa ya da daha önceden yumurtalık ameliyatı, pelvik enfeksiyon gibi durumlar yaşandıysa, bir yılı beklemeden bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanına danışmaları gerekiyor. <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Tüp Bebek ve Üreme Sağlığı Merkezi’nden Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Deniz Özgen</strong>, bu noktada şu hususlara dikkat çekiyor: “T<em>edavi sürecinde, klinik protokollere uygun ilaç kullanımı ve laboratuvar ortamının steril ve kontrollü olması da başarıyı artırıyor. Unutulmamalı ki, her çiftin yolculuğu farklıdır; sabırlı ve bilinçli olmak en iyi sonuçları getirir.</em>”</p><strong>Kadınlarda Kısırlık Neden Olur? </strong></p>Yumurtlama bozuklukları, tüplerin tıkanıklığı, endometriozis ve rahim içi yapısal problemlere neden olan bazı hastalıklar kadınlardaki kısırlığın en sık karşılaşılan nedenleri. Bununla birlikte, kadın yaşı doğurganlık açısından çok kritik bir etken. 35 yaşından sonra yumurta kalitesi ve sayısı azalırken, 40 yaş civarında gebelik şansı belirgin şekilde düşüyor. Yaş ilerledikçe doğumsal sorunlar ve düşük riski de artıyor. Bu yüzden doğurganlık konusunda yaş, erken karar vermeyi gerektiren en kritik faktör.</p>“Polikistik Over Sendromu (PKOS)” veya yeni adıyla “Poliendokrin Metabolik Over Sendromu (PMOS)” da bir kısırlık nedeni. PMOS, yumurtlama düzensizliği ve hormonal dengesizlik nedeniyle kadınlarda en sık doğurganlık problemlerinden biri. Yumurtalar olgunlaşamadığı için yumurtlama gerçekleşmiyor ve bu da gebeliği zorlaştırıyor. Tabii PMOS’ta öncelikle yaşam tarzı değişiklikleri ve ilaçla yumurtlama tedavileri denenir; eğer başarısız olursa tüp bebek tedavisine geçiş yapılabilir.</p><strong> PMOS Gebelik Şansını Düşürür mü? </strong></p>PMOS’lu hastalarda tüp bebek tedavisinin başarı oranı genellikle sağlıklı bireylere oldukça yakın. Ancak tedavi sürecinde yumurtalıkların aşırı uyarılması (hiperstimülasyon) riski biraz daha yüksek olabiliyor. Bu nedenle özel protokoller kullanarak süreci daha dikkatli yönetmek önemli.</p><strong>Tüp Bebek Tedavilerinde Güncel Gelişmeler Neler?</strong></p>Özellikle son yıllardaki pek çok yenilik sayesinde tüp bebekte gebe kalma oranları arttı. Embriyo dondurma teknikleri (vitrifikasyon) çok daha etkili hale geldi, bu sayede sağlıklı embriyolar saklanabiliyor. Embriyo izleme sistemleri (time-lapse), embriyoların gelişimini sürekli ve zarar vermeden takip etmeye imkan sağlıyor. Böylece en sağlıklı embriyolar seçiliyor. Genetik tarama yöntemleri (PGT) ile kromozom sayısı ve hastalık riski kontrol edilerek sağlıklı gebelik şansı artıyor.</p><strong>Embriyo Kalitesi Hangi Faktörlere Bağlı?</strong></p>Embriyo kalitesini yükseltmek için öncelikle yumurta ve sperm kalitesinin iyi olması gerekiyor. Bunun için sağlıklı yaşam alışkanlıkları çok önemli; dengeli beslenme, stresten uzak durma, düzenli uyku ve ideal kilo mutlaka korunmalıdır. Aşırı kilolu ya da çok zayıf olmak yumurtlama düzensizliklerine neden olabilir. Sigara hem yumurta kalitesini düşüren hem de tüp bebek başarısını azaltan bir faktör. Stres ise hormon dengesini bozabilir. Bu yüzden tüp bebek tedavisi öncesi sağlıklı yaşam tarzı değişikliklerinin yapılması gebelik şansını artırmak açısından büyük önem taşıyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kronik Hastalıklar Göz Sağlığını Sessizce Tehdit Ediyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kronik-hastaliklar-goz-sagligini-sessizce-tehdit-ediyor-69043.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kronik-hastaliklar-goz-sagligini-sessizce-tehdit-ediyor-69043.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kronik-hastaliklar-goz-sagligini-sessizce-tehdit-ediyor-69043.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 03 Jun 2026 13:32:37 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kronik-hastaliklar-goz-sagligini-sessizce-tehdit-ediyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Günümüzde sık görülen diyabet, hipertansiyon ve tiroid gibi kronik rahatsızlıklar, yalnızca ilgili organları değil, gözleri de doğrudan hedef alıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kronik-hastaliklar-goz-sagligini-sessizce-tehdit-ediyor-69043.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Günümüzde sık görülen diyabet, hipertansiyon ve tiroid gibi kronik rahatsızlıklar, yalnızca ilgili organları değil, gözleri de doğrudan hedef alıyor. Kronik hastalıkları olan pek çok insan bu rahatsızlıkların gözlerini de etkileyebileceğini bilmeden yaşamını sürdürürken; gözler aslında vücutta gizlice ilerleyen pek çok kronik hastalığın işaretlerini de verebiliyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Göz Hastalıkları Bölümü’nden Prof. Dr. Giray Ersöz, kronik hastalıkların göz sağlığına etkileri hakkında bilgi verdi.</p><strong>Diyabet (Şeker hastalığı): Göz sağlığını doğrudan tehdit eder</strong></p>Diyabet, göz sağlığını doğrudan tehdit eden hastalıkların başında gelir. Şeker hastalığı, kandaki yüksek glikoz seviyesi nedeniyle retina tabakasındaki ince damarların yapısını bozarak "diyabetik retinopati" hastalığına yol açmaktadır. Bu durum, damarlarda sızıntılara neden olarak zamanla kalıcı görme kaybına kadar ilerleyebilir. Hastalığın başlangıç aşamalarında herhangi bir belirti göstermemesi ise düzenli göz kontrollerinin hayati önemini daha da artırmaktadır.</p><strong>Hipertansiyon (Yüksek tansiyon): Görme kalitesinde ciddi düşüş yaşanır</strong></p>Yüksek kan basıncı, göz damarlarını doğrudan etkiler. "Hipertansif retinopati" olarak tanımlanan bu durumda, gözdeki damarlarda daralma, sertleşme ve kanamalar meydana gelir ve görme kalitesi ciddi oranda düşebilir. Kontrol altına alınmayan tansiyon, retina yapısını bozarak geri dönüşü olmayan görme kayıplarıyla sonuçlanabilir.</p><strong>Tiroid hastalıkları: Hem estetik hem fonksiyonel kayıplara sebep olabilir</strong></p>Tiroid bezinin düzensiz çalışması, özellikle de Graves hastalığı, gözlerde hem fonksiyonel hem de estetik açıdan ciddi değişimlere neden olabilir. Çünkü bu süreçte göz kaslarının ve dokularının iltihaplanması sonucu gözler belirgin şekilde öne doğru çıkar. Hastalarda şiddetli göz kuruluğu ve çift görme gibi yaşam konforunu zedeleyen semptomlar da sıklıkla görülebilir.</p><strong>Romatizmal hastalıklar: Kalıcı görme sorunlarına yol açabilir</strong></p>Romatizmal hastalıklar, gözün orta tabakasının iltihaplanması anlamına gelen üveiti tetikleyebilir. Bu iltihaplanma tedavi edilmediği takdirde kalıcı görme kayıplarına yol açabilir. Ayrıca bu hastalıklara sıklıkla eşlik eden kronik göz kuruluğu, hastaların günlük yaşam kalitesini de düşürebilir. </p><strong>Yüksek kolesterol: Damar tıkanıklıkları, görme yetisini doğrudan tehdit eder</strong></p>Yüksek kolesterol düzeyi, göz çevresi ve damarlarında da belirtiler vererek değişikliklere neden olabilir. Göz kapaklarında biriken yağ kitleleri estetik sorunlar oluştururken, asıl tehlike retina damarlarında yaşanır. Kolesterol kaynaklı damar tıkanıklıkları, görme yetisini doğrudan tehdit eder. </p><strong>Gözler sağlığın aynası</strong></p>Gözlerimiz yalnızca görme organı değil, aynı zamanda henüz belirti vermemiş birçok hastalığın göstergesidir. Erken teşhis sayesinde hastalıkların ilerlemesi kontrol altına alınabilir ve görme kaybı riski önemli ölçüde azaltılabilir. Dolayısıyla yılda en az bir kez yapılacak kapsamlı bir göz muayenesi, henüz belirti vermemiş birçok hastalığın erken dönemde tespit edilmesini sağlar.</p>Özellikle diyabet ve hipertansiyon hastalarının göz muayenelerini düzenli olarak yaptırmaları hayati önem taşır. Bu nedenle kronik hastalığı bulunan bireylerin düzenli göz kontrollerini ihmal etmemesi gerekir. Göz sağlığı, bireylerin yaşam kalitesini doğrudan etkilemektedir.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Migrene karşı klima uyarısı! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/migrene-karsi-klima-uyarisi-68958.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/migrene-karsi-klima-uyarisi-68958.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/migrene-karsi-klima-uyarisi-68958.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 02 Jun 2026 16:22:54 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/migrene-karsi-klima-uyarisi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/migrene-karsi-klima-uyarisi-68958.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, Migren ve Şiddetli Baş Ağrısı Farkındalık Ayı kapsamında, yaz aylarında klima kullanımının migren ve şiddetli baş ağrılarını nasıl tetiklediği ve bu riskleri azaltmak için alınması gereken yaşam tarzı ve çevresel önlemler hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Klima kullanımı, yaz aylarında migren hastaları için gizli bir tehdit oluşturuyor!</strong></p>Haziran ayının, dünya genelinde Migren ve Şiddetli Baş Ağrısı Farkındalık Ayı olarak kabul edildiğini hatırlatan Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Yaz sıcaklarının başlamasıyla birlikte klima kullanımı migren hastaları için gizli bir tehdit haline geliyor.” dedi.</p>Klimaların yarattığı ani sıcaklık değişimleri, ortamdaki nem oranının hızla düşmesi ve cihazın üflediği doğrudan soğuk hava akımının, beyindeki kan damarlarını ve sinir uçlarını uyararak migren ataklarını doğrudan tetikleyebildiğine dikkat çeken Dr. Şalçini, “Özellikle dışarıdaki aşırı sıcaktan klimalı buz gibi bir odaya geçiş yapmak, hassas bir sinir sistemine sahip olan migren hastalarında koruyucu mekanizmaları çökerterek şiddetli baş ağrılarına zemin hazırlıyor. Cihaz filtrelerinde biriken toz ve alerjenlerin ortama salınması da bu süreci hızlandıran bir diğer önemli faktör olarak öne çıkıyor.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Klima kaynaklı migren atakları, ağrı kesicilere daha dirençli ve daha uzun süreli olabilir!</strong></p>Klima kullanımına bağlı olarak gelişen migren ataklarının, klinik olarak diğer tetikleyicilerle başlayan ataklardan temel bir belirti farkı göstermediğini ifade eden Dr. Şalçini, şöyle devam etti:</p>“Ancak ağrının şiddeti ve eşlik eden bazı konfor kayıpları açısından ayrışabiliyor. Soğuk hava akımına doğrudan maruz kalmak, baş ağrısının yanı sıra boyun ve omuz kaslarında ani kasılmalara (miyofasiyal ağrı) yol açtığı için hastalar ağrıyı çok daha yoğun ve yıpratıcı hissedebiliyor. Ayrıca kuru havanın etkisiyle sinüs kanallarının tıkanması veya kuruması, migren ağrısına sinüzit benzeri baskılayıcı bir yüz ağrısını da ekleyebiliyor. Bu ek kas ve sinüs yükü nedeniyle, klima kaynaklı ataklar bazen standart ağrı kesicilere daha dirençli olabiliyor ve hastanın normal atak süresini aşarak daha uzun süre yaşam kalitesini düşürebiliyor.”</p><strong>Migren hastaları için en kritik kural, sıcaklık farkının 6-7 dereceyi aşmaması!</strong></p>Yaz aylarında klimadan tamamen uzak durmanı zor olabileceğini ifade eden Dr. Celal Şalçini, “Migren hastalarının atakları önlemek için cihaz yönetimine azami dikkat göstermesi hayati önem taşıyor.” dedi.</p>En kritik kuralın, iç mekan ile dış mekan arasındaki sıcaklık farkının 6-7 dereceden fazla olmaması ve oda sıcaklığının ideal olarak 22 ila 24 derece arasında sabit tutulması olduğunu vurgulayan Dr. Şalçini, “Klimanın kanatları, soğuk havayı doğrudan kişinin üzerine değil, tavana veya boş duvara üfleyecek şekilde ayarlanmalı. Nem seviyesinin aşırı düşmesini engellemek için ise ortamdaki bağıl nem oranının yüzde 40 ila 50 arasında kalmasına dikkat edilmeli. Ayrıca, dışarıdan eve gelindiğinde klima hemen en soğuk dereceye getirilmemeli, vücudun ısı değişimine uyum sağlaması için kademeli bir geçiş yapılmalı.” şeklinde konuştu.</p><strong>Klima rüzgârını doğrudan üzerinize almayın!</strong></p>Klimaların ortamdaki havayı kurutucu etkisini dengelemek amacıyla, migren hastalarının odada hava nemlendirici (soğuk buhar) cihazı bulundurmasını öneren Dr. Şalçini, “Havada uçuşan toz ve alerjenlerin tetikleyici etkisini en aza indirmek için ise klimalarla birlikte yüksek verimli partikül filtreli (HEPA) hava temizleyiciler kullanılmalı.” dedi.</p>Alınabilecek diğer önlemlere de değinen Dr. Şalçini, “Fiziksel bir önlem olarak, klimaların önüne takılan ve hava akımının doğrudan kişiye gelmesini engelleyen şeffaf klima rüzgar yönlendirici aparatlar oldukça etkili bir çözüm sunuyor. Cihazsal çözümlerin yanı sıra, klima çalışırken odada bir bardak su bulundurmak veya hafifçe aralanmış bir pencereyle doğal hava sirkülasyonu sağlamak da havanın kalitesini korumaya yardımcı olur.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Yaz aylarında migrene karşı en etkili yöntem yeterli su tüketimi!</strong></p>Migren ve şiddetli baş ağrısı için yaz aylarında sadece klimalara odaklanmanın yeterli olmadığını dile getiren Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Genel bir yaşam tarzı yönetimi gerekiyor. Sıcak havalarda vücudun susuz kalması (dehidrasyon) en büyük migren düşmanı olduğundan, gün içinde klima altında oturulsa bile en az 2,5-3 litre su tüketilmesi şarttır. Klimalı alanlardan çıkarken doğrudan güneş ışığına maruz kalmamak adına mutlaka kaliteli bir güneş gözlüğü ve şapka kullanılmalı, ani ısı şoklarına karşı çantada hafif bir şal veya hırka bulundurulmalıdır. Son olarak, yaz aylarında değişen uyku düzeni ve parlak güneş ışığı da atağı tetikleyebileceğinden, uyku saatlerini sabit tutmak ve tetikleyici gıdalardan uzak durmak bu dönemi konforlu atlatmanın anahtarıdır.” </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Eskişehir Şehir Hastanesi’nde Toplam Yoğun Bakım Yatak Kapasitesi 217’ye Yükseldi ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/eskisehir-sehir-hastanesinde-toplam-yogun-bakim-yatak-kapasitesi-217ye-yukseldi-68940.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/eskisehir-sehir-hastanesinde-toplam-yogun-bakim-yatak-kapasitesi-217ye-yukseldi-68940.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/eskisehir-sehir-hastanesinde-toplam-yogun-bakim-yatak-kapasitesi-217ye-yukseldi-68940.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 02 Jun 2026 16:13:17 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/eskisehir-sehir-hastanesinde-toplam-yogun-bakim-yatak-kapasitesi-217ye-yukseldi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Akfen İnşaat tarafından Kamu-Özel İş Birliği (PPP) modeliyle hayata geçirilen ve Ekim 2018’den bu yana hizmet veren Eskişehir Şehir Hastanesi’nde, Akfen’in sağlık altyapısının güçlendirilmesine yönelik bağış ve katkılarıyla gerçekleştirilen proje kapsamında önemli bir kapasite artırımı hayata geçirildi.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/eskisehir-sehir-hastanesinde-toplam-yogun-bakim-yatak-kapasitesi-217ye-yukseldi-68940.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Akfen İnşaat tarafından Kamu-Özel İş Birliği (PPP) modeliyle hayata geçirilen </strong>ve Ekim 2018’den bu yana hizmet veren <strong>Eskişehir Şehir Hastanesi’nde,</strong> Akfen’in sağlık altyapısının güçlendirilmesine yönelik bağış ve katkılarıyla gerçekleştirilen proje kapsamında önemli bir kapasite artırımı hayata geçirildi.</p><strong>Toplam 1.877 metrekare büyüklüğündeki mevcut Hasta Uyandırma Alanı </strong>yeniden planlanarak <strong>549 metrekarelik alanda arena tipi</strong> tasarımla oluşturulan <strong>18 yataklı Hasta Uyandırma Ünitesi</strong> hizmete alınırken, kalan 1.328 metrekarelik bölümde kapsamlı yenileme çalışmaları gerçekleştirildi.</p>Yapılan çalışmalar sonucunda, 2 adet izole hasta odası ve her biri yaklaşık 20 metrekare büyüklüğünde 18 yoğun bakım yatağından oluşan toplam 20 yatak kapasiteli yeni 3. Basamak Yoğun Bakım Ünitesi inşa edildi.</p>24 Aralık 2025 tarihinde yapımına başlanan yeni yoğun bakım alanı, yaklaşık 150 gün gibi kısa bir sürede tamamlanarak tescil ve açılış süreçlerine hazır hale getirildi.</p>Hayata geçirilen yatırımla birlikte hastanenin <strong>toplam yoğun bakım yatak kapasitesi 197’den 217’ye yükselirken, yaklaşık yüzde 10 oranında kapasite artışı sağlandı</strong>. Böylece Eskişehir ve çevre illerde yaşayan vatandaşlara sunulan ileri düzey sağlık hizmetlerinin kapasitesi daha da güçlendirilmiş oldu.</p><strong>MODERN SAĞLIK STANDARTLARINA UYGUN ALTYAPI</strong></p>Yeni yoğun bakım ünitesindeki tüm yataklar, gerektiğinde diyaliz hastalarına hizmet verebilecek teknik altyapıya sahip olacak şekilde tasarlandı. Ayrıca yüksek teknolojiye sahip hasta takip sistemleriyle donatılan ünite, izolasyon gerektiren hastaların güvenli şekilde tedavi edilmesine imkân sağlayan özellikleriyle modern sağlık standartlarına uygun olarak hizmet verecek.</p><strong>Eskişehir Şehir Hastanesi İşletme Müdürü Yalçın Temel,</strong> yeni yoğun bakım ünitesinin hizmete alınmasıyla birlikte hastanenin kritik sağlık hizmetlerindeki kapasitesinin önemli ölçüde güçlendiğini belirterek şunları söyledi: "<strong><em>Eskişehir Şehir Hastanesi olarak uluslararası kalite standartlarında sağlık hizmeti sunma hedefimiz doğrultusunda yatırımlarımıza ve iyileştirme çalışmalarımıza aralıksız devam ediyoruz. Yeni yoğun bakım ünitemizin hizmete alınmasıyla birlikte toplam yoğun bakım yatak kapasitemizi 217’ye yükselttik. Yaklaşık 150 gün gibi kısa bir sürede tamamlanan bu proje sayesinde, özellikle ileri düzey bakım gerektiren hastalarımıza daha hızlı, etkin ve güvenli hizmet sunabilecek güçlü bir altyapıya kavuştuk. Yüksek teknolojiye sahip hasta takip sistemleri, izolasyon odaları ve diyaliz altyapısıyla donatılan yeni ünitemiz, hem Eskişehir’e hem de çevre illerden gelen hastalara sunulan sağlık hizmetlerinin niteliğini daha da artıracak. Bölgenin sağlık üssü konumundaki hastanemizde, vatandaşlarımızın sağlık hizmetlerine erişimini güçlendirmek ve hasta güvenliğini en üst seviyede tutmak amacıyla çalışmalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz."</em></strong></p><strong><u>Projenin Öne Çıkan Verileri</u></strong></p><ul type="disc"><li>Toplam çalışma alanı: 1.877 m²</li><li>Hasta Uyandırma Ünitesi: 549 m² – 18 yatak</li><li>Yeni 3. Basamak Yoğun Bakım Ünitesi: 1.328 m²</li><li>İzole hasta odası: 2 adet</li><li>Yoğun bakım yatağı: 18 adet</li><li>Toplam yeni kapasite: 20 yatak</li><li>Toplam yoğun bakım kapasitesi: 217 yatak</li></ul> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Yaza Sağlıklı ve Işıltılı Bir Ciltle Girmenin 8 Altın Kuralı ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yaza-saglikli-ve-isiltili-bir-ciltle-girmenin-8-altin-kurali-68934.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yaza-saglikli-ve-isiltili-bir-ciltle-girmenin-8-altin-kurali-68934.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yaza-saglikli-ve-isiltili-bir-ciltle-girmenin-8-altin-kurali-68934.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 02 Jun 2026 16:02:40 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/yaza-saglikli-ve-isiltili-bir-ciltle-girmenin-8-altin-kurali.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Yaz aylarında artan güneş maruziyeti, sıcaklık, nem, terleme, deniz ve havuz cilt sağlığını doğrudan etkileyebiliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yaza-saglikli-ve-isiltili-bir-ciltle-girmenin-8-altin-kurali-68934.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Yaz aylarında artan güneş maruziyeti, sıcaklık, nem, terleme, deniz ve havuz cilt sağlığını doğrudan etkileyebiliyor. Güneş ışınları yalnızca güneş yanığına değil; leke oluşumuna, erken deri yaşlanmasına ve uzun vadede deri kanseri riskine de neden olabiliyor. Bu nedenle yaz aylarında cilt bakımı konusunda güneş kremi sürmenin yanı sıra güneşten bütüncül olarak korunmak, cilt bariyerini desteklemek ve şüpheli cilt değişikliklerini erken fark etmek gerekiyor. Memorial Kayseri Hastanesi Dermatoloji Bölümü’nden Uz. Dr. Muhammed Burak Yücel, yaz öncesinde cilt sağlığı hakkında önerilerde bulundu. </p><strong>1. Güneş kremini doğru miktarda ve doğru zamanda kullanın</strong></p>Yaz aylarında güneş koruyucu kullanımı cilt sağlığının en temel basamaklarından biridir. Ancak güneş kreminden beklenen etkinin sağlanabilmesi için ürünün doğru seçilmesi ve düzenli yenilenmesi gerekir. Geniş spektrumlu, yani hem UVA hem de UVB’ye karşı koruma sağlayan, en az SPF 30 içeren ürünler tercih edilmelidir. Leke eğilimi olan, açık tenli, gebelik döneminde olan, rozasea veya melazma gibi güneşle tetiklenebilen cilt problemleri bulunan kişilerde SPF 50+ ürünler daha uygun olabilir. </p>Güneş kremi dışarı çıkmadan yaklaşık 15–30 dakika önce uygulanmalı; açık havada kalındığında yaklaşık 2 saatte bir, yüzme veya yoğun terleme sonrasında ise daha erken yenilenmelidir. Suya dayanıklı ürünler bile deniz, havuz ve terleme sonrası etkinliğini kaybedebilir. Bu nedenle ‘sabah sürdüm, gün boyu korur’ düşüncesi doğru değildir.</p><strong>2. Güneşten korunmayı sadece kremle sınırlamayın</strong></p>Güneşten korunmada en etkili yaklaşım, güneş kremiyle birlikte fiziksel korunma yöntemlerini de kullanmaktır. Özellikle güneş ışınlarının en yoğun olduğu 11.00-16.00 saatleri arasında doğrudan güneş altında uzun süre kalmaktan kaçınılmalıdır. Gölge alanlar tercih edilmeli, geniş kenarlı şapka, UV korumalı güneş gözlüğü ve açık renkli, sık dokunmuş kıyafetler kullanılmalıdır. Plajda veya açık havada uzun süre kalınacaksa şemsiye, gölgelik veya koruyucu kıyafetler güneş kremi kadar önemlidir. Güneş kremi, güneşte kalma süresini uzatmak için değil; kaçınılamayan maruziyet sırasında cildi desteklemek içindir.</p><strong>3. Benlerinizi yaz başlamadan kontrol ettirin</strong></p>Yaz öncesi ben ve leke kontrolü, özellikle çok sayıda beni olan, ailesinde deri kanseri öyküsü bulunan, çocukluk döneminde sık güneş yanığı geçiren veya açık tenli kişiler için önemlidir. Benlerde asimetri, kenar düzensizliği, renk değişikliği, çapta büyüme veya zaman içinde belirgin farklılaşma varsa dermatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Halk arasında ‘ben aldırmak kansere yol açar’ gibi yanlış bir inanış vardır. Oysa şüpheli benlerin dermatolojik değerlendirme ile erken fark edilmesi, melanom gibi ciddi deri kanserlerinde erken tanı açısından hayat kurtarıcı olabilir.</p><strong>4. Deniz, havuz, kum ve tuz sonrası cilt bariyerini destekleyin</strong></p>Deniz suyu, havuz kloru, kum ve sık duş alma cilt bariyerini kurutabilir. Özellikle atopik dermatit, egzama, rozasea veya hassas cilt yapısı olan kişilerde bu durum kızarıklık, kaşıntı, yanma ve pullanmayı artırabilir. Deniz veya havuz sonrası cilt temiz suyla durulanmalı, ardından cilt tipine uygun nemlendirici uygulanmalıdır. Nemlendiriciler yalnızca kuruluğu gidermek için değil, cilt bariyerini güçlendirmek ve tahrişi azaltmak için de önemlidir. Aşırı parfümlü, alkol içeriği yüksek veya irrite edici ürünlerden kaçınılmalıdır.</p><strong>5. Çok sıcak suyla duş almayın</strong></p>Yaz aylarında sık duş almak ferahlık sağlasa da çok sıcak suyla duş almak cildin doğal yağ tabakasını azaltarak kuruluk ve hassasiyeti artırabilir. Bu nedenle ılık suyla kısa süreli duşlar tercih edilmelidir. Duş sonrası cilt tamamen kurumadan nemlendirici uygulanması, nemin ciltte daha iyi tutulmasına yardımcı olur. Özellikle güneş sonrası kızarık, yanmış veya hassaslaşmış cilde kese, peeling veya sert temizleyiciler uygulanmamalıdır. Bu tür işlemler cilt bariyerini daha da bozabilir.</p><strong> 6. Terli kıyafetlerle uzun süre kalmayın</strong></p>Sıcak havalarda terleme artar. Terli ve nemli kıyafetlerle uzun süre kalmak, özellikle sırt, göğüs, kasık ve koltuk altı gibi bölgelerde tahriş, isilik, mantar enfeksiyonları ve folikülit adı verilen kıl kökü iltihaplarına zemin hazırlayabilir. Spor, yürüyüş veya yoğun terleme sonrası kıyafetlerin değiştirilmesi, cildin nazikçe temizlenmesi ve mümkünse pamuklu, nefes alabilen kıyafetlerin tercih edilmesi cilt sağlığı açısından önemlidir.</p><strong>7. Yaz aylarında ağır bakım ürünlerinden kaçının</strong></p>Yazın cilt daha fazla terlediği ve yağlandığı için kış aylarında kullanılan yoğun yapılı kremler, bazı kişilerde gözenek tıkanıklığına ve akne artışına neden olabilir. Bu dönemde cilt tipine uygun, hafif yapılı, komedojenik olmayan nemlendiriciler tercih edilmelidir. Nem maskeleri veya bariyer destekleyici ürünler bazı ciltlerde faydalı olabilir; ancak her cilt için gerekli değildir. Özellikle aktif aknesi, rozaseası veya hassasiyeti olan kişiler, rastgele maske ve peeling ürünleri kullanmadan önce dermatoloji uzmanına danışmalıdır.</p><strong>8. Antioksidan desteği güneşten korunmanın yerine geçmez, ama cildi destekleyebilir</strong></p>UV ışınları ciltte oksidatif stres oluşturarak leke, elastikiyet kaybı ve erken yaşlanma sürecine katkıda bulunabilir. C vitamini, E vitamini, polifenoller ve karotenoidlerden zengin beslenme genel cilt sağlığını destekleyebilir. Topikal antioksidan içeren ürünler de uygun cilt tiplerinde fotoyaşlanma karşıtı bakımın bir parçası olabilir. Ancak antioksidan serumlar veya besin destekleri güneş kreminin yerine geçmez. Güneşten korunmanın temeli; doğru güneş koruyucu kullanımı, gölge, kıyafet, şapka ve güneşten kaçınma davranışlarının birlikte uygulanmasıdır. </p><strong>Güneş yanığı oluşursa ne yapılmalı?</strong></p>Güneş yanığı oluştuğunda cilt serin tutulmalı, bol su içilmeli, parfümsüz nemlendiricilerle bariyer desteklenmelidir. Şiddetli ağrı, su toplaması, ateş, titreme, bulantı veya yaygın yanık varsa dermatoloji uzmanına başvurulmalıdır. Yanık bölgeye diş macunu, yoğurt, kolonya veya bilinçsiz bitkisel ürünler sürülmemelidir.</p><strong>Cilt sağlığı için korunma tedaviden değerlidir</strong></p>Güneş ışınları cilt sağlığı üzerinde hem kısa hem de uzun vadeli etkilere sahiptir. Güneş yanığı, lekelenme ve erken yaşlanma gibi sorunların yanında, yıllar içinde deri kanseri riskinde artış da görülebilir. Bu nedenle güneş kremi kullanmak önemlidir; ancak tek başına yeterli değildir. Gölge, koruyucu kıyafet, şapka, güneş gözlüğü ve düzenli ben kontrolü yaz aylarında cilt sağlığının temel parçalarıdır.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Türkiye Sağlık Araştırması, 2025 ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/turkiye-saglik-arastirmasi-2025-68926.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/turkiye-saglik-arastirmasi-2025-68926.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/turkiye-saglik-arastirmasi-2025-68926.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 02 Jun 2026 15:52:42 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/turkiye-saglik-arastirmasi-2025.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Obez bireylerin oranı %21,8 oldu    Boy ve kilo değerleri kullanılarak hesaplanan vücut kütle indeksi incelendiğinde; 15 yaş ve üzeri obez bireylerin oranı 2022 yılında %20,2 iken, 2025 yılında %21,8 oldu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/turkiye-saglik-arastirmasi-2025-68926.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Obez bireylerin oranı %21,8 oldu</strong><br /><br />Boy ve kilo değerleri kullanılarak hesaplanan vücut kütle indeksi incelendiğinde; 15 yaş ve üzeri obez bireylerin oranı 2022 yılında %20,2 iken, 2025 yılında %21,8 oldu. Cinsiyet ayrımında bakıldığında; 2025 yılında kadınların %24,8'inin obez ve %32,2'sinin obez öncesi, erkeklerin ise %18,7'sinin obez ve %43,1'inin obez öncesi olduğu görüldü.<br /><br /><strong>Kadınların vücut kütle indeksi dağılımı (%), 2008-2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="445" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77d84567.png" width="681" /><br /><strong>Erkeklerin vücut kütle indeksi dağılımı (%), 2008-2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="452" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77da3059.png" width="681" /><br /><br /><strong>Fiziksel aktivite yapmayanların oranı %86,6 oldu</strong><br /><br />Aktivite yapmayan erkeklerin oranı 2022 yılında %85,3 iken, 2025 yılında %83,5 oldu. Kadınlarda ise bu oran %92,7'den %89,7'ye geriledi. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından yetişkinlerin haftada en az 150 dakika orta şiddette aerobik fiziksel aktivite yapması önerilmektedir. Buna göre, haftada 150 ile 300 dakika arası fiziksel aktivite yapanların oranı 2025 yılında erkeklerde %4,1, kadınlarda %2,7 oldu.<br /><br /><strong>Sağlığı geliştiren aerobik fiziksel aktiviteye harcanan sürenin cinsiyete göre dağılımı (%), 2022, 2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="148" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77d7a4c5.png" width="555" /><br /><br /><br /><strong>Merdiven inip çıkarken zorluk yaşayanların oranı %6,0 oldu</strong><br /><br />Fiziksel işlev açısından zorluk yaşama durumları değerlendirildiğinde, merdiven inip çıkmada zorluk yaşayanların oranı kadınlarda %8,3, erkeklerde ise %3,7 ile ilk sırada yer aldı. Öğrenme veya hatırlamada zorluk yaşayanların oranı kadınlarda %5,4, erkeklerde %2,8 olurken; yürümede zorluk yaşayanların oranı kadınlarda %5,6, erkeklerde %2,8 oldu.<br /><br /><strong>Engellilik ile ilgili göstergelerin cinsiyete göre dağılımı (%), 2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><br /><img height="409" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77decfc7.png" width="571" /><br /><br /><br /><strong>Üst solunum yolu enfeksiyonu 0-14 yaş grubundaki çocuklarda en fazla görülen hastalık oldu</strong><br /><br />Çocuklarda son 6 ay içerisinde görülen hastalık türleri incelendiğinde, 2025 yılında 0-6 yaş grubunda en çok %28,5 ile üst solunum yolu enfeksiyonu görüldü. Bunu sırasıyla, %24,0 ile ishal ve %5,2 ile alt solunum yolu enfeksiyonu izledi. 2025 yılında 7-14 yaş grubunda da %24,6 ile üst solunum yolu enfeksiyonu ilk sırada yer aldı. Bunu sırasıyla; %16,4 ile ishal, %8,2 ile ağız ve diş sağlığı sorunları izledi.<br /><br /><strong>Çocukların başlıca hastalık/sağlık sorunlarının cinsiyete göre dağılımı (%), 2025<br />[0-6 yaş]</strong><br /><img height="439" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77dacd26.png" width="575" /><strong>                                          </strong><br /><strong>Çocukların başlıca hastalık/sağlık sorunlarının cinsiyete göre dağılımı (%), 2025<br />[7-14 yaş]</strong><br /><img height="438" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77d98a7d.png" width="575" /><br /><strong>Bel bölgesi problemleri 15 yaş ve üzeri bireylerde % 24,3 ile en fazla görülen hastalık oldu</strong><br /><br />Son 12 ay içerisinde 15 yaş ve üzeri bireylerde görülen hastalık türleri incelendiğinde, bel bölgesi problemleri 2022 yılında %24,6 iken 2025 yılında da %24,3 ile ilk sırada yer aldı. Bunu sırasıyla; 2025 yılında %16,9 ile hipertansiyon, %16,7 ile boyun bölgesi problemleri, %11,9 ile şeker hastalığı ve %10,1 ile yüksek kan lipidleri izledi.<br /><br /><strong>Bireylerin başlıca hastalık/sağlık sorunlarının dağılımı (%), 2019, 2022, 2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="547" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77dc1816.png" width="802" /><br /><br /><strong>Her gün tütün mamulü kullanan 15 yaş ve üzeri bireylerin oranı %30,1 oldu</strong><br /><br />Her gün tütün mamulü kullanan 15 yaş ve üzeri bireylerin oranı 2022 yılında %28,3 iken 2025 yılında artarak %30,1 oldu. Bu oranın 2025 yılında erkeklerde %42,9, kadınlarda ise %17,5 olduğu tespit edildi. Tütün mamulü kullanmayan bireylerin (bırakanlar ve hiç kullanmayanlar) oranı ise, 2022 yılında %68,0 iken 2025 yılında azalarak %66,8 oldu.<br /><br /><strong>Bireylerin tütün mamulü kullanma durumu (%), 2010-2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="515" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77dd66a6.png" width="649" /><br /><br /><br /><strong>Her gün tütün mamulü kullanan bireylerin cinsiyete göre dağılımı (%), 2010-2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="369" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77e033b4.png" width="590" /><br /><br /><strong>Alkol kullanan 15 yaş ve üzeri bireylerin oranı %12,6 oldu</strong><br /><br />Son 12 ay içerisinde alkol kullanan 15 yaş ve üzeri bireylerin oranı 2022 yılında %12,1 iken 2025 yılında artarak %12,6 oldu. Bu oranın 2025 yılında erkeklerde %18,7, kadınlarda ise %6,6 olduğu tespit edildi. Alkol kullanmayan bireylerin (daha önce kullanan ve hiç kullanmayanlar) oranı ise, 2022 yılında %87,9 iken 2025 yılında azalarak %87,4 oldu.<br /><br /><strong>Bireylerin alkol kullanma durumu (%), 2010-2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="469" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77e36d55.png" width="649" /><br /><br /><strong>Alkol kullanan bireylerin cinsiyete göre dağılımı (%), 2010-2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="369" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77e0c9f4.png" width="590" /><br /><br /><strong>40 yaş ve üzeri kadınlarda son 1 yıl içerisinde mamografi çektirenlerin oranı %16,7 oldu</strong><br /><br />Son 1 yıl içerisinde 40 yaş ve üzeri kadınlarda mamografi çektirenlerin oranı 2022 yılında 10,8 iken 2025 yılında %16,7 oldu. 40 yaş ve üzeri kadınlarda hiç mamografi çektirmemiş olanların oranı 2025 yılında %42,4 oldu.<br /><br /><strong>Kadınların mamografi çektirme durumunun dağılımı (%), 2019, 2022, 2025<br />[40+ yaş]</strong><br /><img height="374" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77e17858.png" width="740" /><br /><br /><strong>15 yaş ve üzeri kadınlarda hiç smear testi yaptırmayanların oranı %59,0 oldu</strong><br /><br />15 yaş ve üzeri kadınlarda son 1 yıl içerisinde smear testi yaptıranların oranı 2022 yılında %7,2 iken 2025 yılında %11,8 oldu. 15 yaş ve üzeri kadınlarda hiç smear testi yaptırmamış olanların oranı 2025 yılında %59,0 oldu.<br /><br /><strong>Kadınların smear testi yaptırma durumunun dağılımı (%), 2019, 2022, 2025<br />[15+ yaş]</strong><br /><img height="391" src="https://www.beyazhaberajansi.com/images/files/2026/06/6a1ea77e2c0cc.png" width="775" /><br /> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Ebeveynlikte sevgi ve kontrol dengesine dikkat! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ebeveynlikte-sevgi-ve-kontrol-dengesine-dikkat-68908.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ebeveynlikte-sevgi-ve-kontrol-dengesine-dikkat-68908.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ebeveynlikte-sevgi-ve-kontrol-dengesine-dikkat-68908.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 02 Jun 2026 15:32:44 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/ebeveynlikte-sevgi-ve-kontrol-dengesine-dikkat.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Günümüz ebeveynlik anlayışında sevgi ile kontrol arasındaki ince çizgi zaman zaman belirsizleşebiliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ebeveynlikte-sevgi-ve-kontrol-dengesine-dikkat-68908.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Günümüz ebeveynlik anlayışında sevgi ile kontrol arasındaki ince çizgi zaman zaman belirsizleşebiliyor. Özellikle, iyi niyetle sergilenen aşırı koruyucu ve müdahaleci tutumlar, literatürde ‘Helikopter Ebeveynlik’ olarak adlandırılan ve çocuğun özerkliğini kısıtlayan bir modele dönüşebiliyor. <strong>Acıbadem Kartal Hastanesi’nden Klinik Psikolog Ayşe Ece Tezcan</strong>, “Bir helikopter gibi çocuğun üzerinde sürekli dönen, her an müdahaleye hazır bu model, çocukta özgüven zedelenmesine ve problem çözme becerilerinin gelişememesine yol açabiliyor. Bilimsel çalışmalar, bu tutumun ilerleyen yaşlarda kaygı bozuklukları, düşük yaşam doyumu ve depresyonla ile ilişkili olduğunu gösteriyor” diyor. </p>Ebeveynlerin ‘ben yemiyorum yediriyorum’ şeklinde tanımladığı süreci çocukların ‘cam fanusta yaşamak", ergenlerin ise "nefes alamamak" şeklinde hissettiklerini belirten Tezcan, çocuk yetiştirmede en kapsayıcı yöntemin ‘Rehber Ebeveynlik’ olduğunu, bu yöntemin çocuğa alan tanıyan, hata yapmasına izin veren ancak gerektiğinde destek sunan dengeli bir yaklaşım olduğunu vurguluyor. </p>Klinik Psikolog Ayşe Ece Tezcan, helikopter ebeveyn olup olmadığınızı anlamanıza yardımcı olacak 10 soruluk test hazırladı. Bu testin ‘ebeveynlik tarzınızdaki müdahalecilik düzeyini anlamanıza yardımcı olacak farkındalık sorularından’ oluştuğunun altını çizen Tezcan “Bu sorular klinik bir teşhis niteliği taşımayıp, sadece öz-gözlem yapmanız için birer göstergedir” diyor. İşte 10 soruda farkındalık testi ve Klinik Psikolog Tezcan’dan önemli uyarılar, öneriler… </p><strong>1. Ödevlerde ‘Biz’ dilini mi kullanıyorsunuz? </strong></p>"Bugün ödevimizi yaptık” diyerek sorumluluğu üstlenmek, çocuğun bireysel başarı duygusunu elinden alabilir. <strong> </strong></p><strong>2. Akran çatışmalarına anında müdahale mi ediyorsunuz?  </strong></p><strong> </strong>Çözümü onun yerine bulmak, sosyal kaygıya ve problem çözme becerisi eksikliğine yol açabilir.</p><strong>3. Okul süreçlerini aşırı mı denetliyorsunuz? </strong></p>Sürekli denetlenen çocuk, sorumluluğu içselleştirmekte zorlanır</p><strong> 4. Ev işlerinde ‘kıyamayıp’ her şeyi siz mi yapıyorsunuz?</strong></p>Yaşına uygun sorumluluk almayan çocuklarda, beceriklilik duygusu gelişemez. <strong> </strong></p><strong>5. Karar mekanizması tamamen sizde mi? </strong></p><strong> </strong>Kurslardan kıyafet seçimine kadar her şeyi siz seçiyorsanız, çocukta ‘karar felci’ ve kimlik karmaşası görülebilir. </p><strong> 6. Hata yapma ihtimali sizi kaygılandırıyor mu?  </strong></p>Çocuğun başarısız olmasına tahammül edememek, ileride mükemmeliyetçilik ve yüksek kaygı düzeyini tetikleyebilir. </p><strong> 7. Sürekli fiziksel güvenlik endişesi mi taşıyorsunuz?  </strong></p>Parkta her saniye müdahale etmek, dünyayı ‘başa çıkılamaz bir yer’ olarak algılamasına neden olabilir. </p><strong> 8. Onun yerine özür mü diliyorsunuz?</strong></p><strong> </strong>Çocuğun hatalarının sorumluluğunu üstlenmek, empati ve vicdani gelişim süreçlerini aksatabilir. </p><strong> 9. Özel alan sınırlarını ihlal mi ediyorsunuz?  </strong></p>Günlüğünü okumak veya odasına kapıyı çalmadan girmek, sağlıklı sınır çizme becerisine zarar verebilir.</p><strong>10. Kendi hayatınızı tamamen ihmal mi ettiniz? </strong> </p>Tek odak noktasının çocuk olması, hem ebeveynde tükenmişliğe hem de çocukta ayrışma-bireyleşme sancılarına neden olabilir. </p><strong>xxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxx</strong></p><strong>Test sonuçları ne diyor?</strong></p><strong> Klinik Psikolog Ece Tezcan </strong>“Bu sorulara ‘Evet’ yanıtlarının yoğunluğu, ebeveynlik tarzınızdaki korumacı tutumun arttığına işaret eder. Unutmayın, yollar için hazırlanmış çocuklar yetiştirmek, çocuklar için hazırlanmış yollar inşa etmekten çok daha kıymetlidir.  </p>Kanatlarını siz çırparsanız, o uçmayı öğrenemez” diyor. </p><strong>xxxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxx</strong></p><strong>Rehber ebeveynlerin 6 önemli özelliği:</strong></p><strong>Klinik Psikolog Ece Tezcan</strong>, “Ne aşırı kontrol, ne sınırsız özgürlük! Çocuk gelişiminde destekleyici yöntem rehber ebeveynliktir” diyerek, rehber ebeveynliğin 6 temel özelliğini  şöyle sıralıyor;</p>1. Çocuğa yaşına uygun seçim hakkı tanır.</p>2. Davranışlarına tutarlı ve açıklanabilir sınırlar koyar ve bunları açıklar.</p>3. Çocuğun duygularını geçerli kabul eder ve adlandırmasına yardımcı olur.</p>4. Problemlerini kendisi çözmek yerine, çocuğun çözebilmesi için onu düşünmeye ve karar vermeye teşvik eder. </p>5. Başarıdan ziyade çabaya ve sürece odaklanır. </p>6. Çocuğun hatalarından ders çıkarmasını ve kendi başına başarma deneyimini destekler. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Bin yüzlü hastalık MS, her hastada farklı seyredebiliyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bin-yuzlu-hastalik-ms-her-hastada-farkli-seyredebiliyor-68900.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bin-yuzlu-hastalik-ms-her-hastada-farkli-seyredebiliyor-68900.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bin-yuzlu-hastalik-ms-her-hastada-farkli-seyredebiliyor-68900.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 02 Jun 2026 15:22:47 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/bin-yuzlu-hastalik-ms-her-hastada-farkli-seyredebiliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ “Bin yüzlü hastalık” olarak bilinen Multiple Skleroz’un her hastada farklı seyredebildiğini belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bin-yuzlu-hastalik-ms-her-hastada-farkli-seyredebiliyor-68900.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">“Bin yüzlü hastalık” olarak bilinen Multiple Skleroz’un her hastada farklı seyredebildiğini belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Dr. Öğretim Üyesi ve Nöroloji Uzmanı Meltem Can İke, günümüzde uygulanan tedavilerle atakların ve engellilik riskinin büyük ölçüde azaltılabildiğini söyledi. Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, doğru tedavi, düzenli takip ve bilinçli yaşam tarzıyla hastaların iş, aile ve sosyal yaşamlarını aktif şekilde sürdürebileceğini ifade etti.</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">İstanbul Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi, Nöroloji Uzmanı Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, MS hastalığına ilişkin değerlendirmede bulundu.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">MS her hastada farklı seyrediyor</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık sisteminin vücudun kendi sinir sistemine saldırdığı otoimmün kronik bir hastalık olduğunu belirten Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, “Beyin ve omurilikteki sinir liflerini koruyan ve mesajların iletilmesini sağlayan ‘miyelin’ adı verilen koruyucu kılıf, bağışıklık hücreleri tarafından yabancı bir madde olarak algılanır ve hasara uğratılır. Bu hasar (demiyelinizasyon), sinir iletilerinde aksamalara veya kesintilere yol açar. Beyinde oluşan bu hasarlı bölgelere ‘plak’ adı verilir. MS, her hastada farklı seyrettiği ve farklı sinir yollarını etkileyebildiği için ‘bin yüzlü hastalık’ olarak tanımlanır” diye konuştu.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">MS’te risk faktörleri ve tetikleyicilere dikkat! </span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">MS'in kesin nedeni henüz tam olarak çözülememiş olsa da genetik yatkınlık ile çevresel faktörlerin birleşiminin sorumlu olarak görüldüğünü kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, bu faktörleri şöyle açıkladı:</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Genetik Yatkınlık:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Doğrudan bir kalıtım hastalığı değildir; ancak ailede MS öyküsü olması riski bir miktar artırır.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">D Vitamini ve Güneş:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Ekvatordan uzaklaştıkça, güneş ışığının azaldığı bölgelerde MS sıklığı artar. D vitamini eksikliği önemli bir risk faktörüdür.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Sigara Kullanımı:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Sigara içmek sadece hastalığa yakalanma riskini artırmakla kalmaz, hastalığın ilerleme hızını da ciddi oranda artırır.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Enfeksiyonlar:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Özellikle Epstein-Barr Virüsü (Öpücük Hastalığı Virüsü) gibi bazı virüslerin bağışıklık sistemini tetikleyerek MS'e zemin hazırladığı düşünülmektedir.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Yaş ve Cinsiyet:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Genellikle 20-40 yaş arasındaki genç yetişkinlerde görülür ve kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha fazladır.”</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">MS yönetilebilir ve kontrol altında tutulabilir</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">MS’in tedavi edilebilen bir hastalık olduğunu ifade eden Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, “Kamuoyundaki en büyük yanlış algı, MS’in çaresiz bir hastalık olduğudur. MS yönetilebilir ve kontrol altında tutulabilen bir hastalıktır” diye konuştu.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Tedavi stratejisinin üç ana başlıkta toplandığını kaydeden Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, tedavi yöntemlerine ilişkin şu bilgileri verdi:</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Atak Tedavisi</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">: Belirtilerin aniden ortaya çıktığı (atak) dönemlerde, yangıyı söndürmek için yüksek doz kortizon (pulse tedavi) uygulanır.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Hastalığı Modifiye Eden Tedaviler (Önleyici Tedaviler</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">): Son 20 yılda bu alanda devrim niteliğinde gelişmeler yaşanmıştır. Günümüzde kullanılan haplar, iğneler ve belirli aralıklarla damardan uygulanan "akıllı ilaçlar" (monoklonal antikorlar) sayesinde atakların sıklığı ve engellilik riski yüzde 70-80 oranında azaltılabilmektedir.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Belirti Yönelik (Semptomatik) Tedavi:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Hastaların yaşadığı yorgunluk, kas sertliği, ağrı veya mesane sorunları gibi yaşam kalitesini bozan şikayetler ek tedavilerle kontrol altına alınır.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">MS hastaları kritik noktalara dikkat etmeli</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, “MS tanısı almak hayatın sonu değil, yeni bir yaşam biçimine geçiştir” diyerek yeni tanı alan hastaların bu süreçte dikkat etmesi gereken noktaları şöyle sıraladı:</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Sıcaklık Kontrolü:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Vücut ısısındaki küçük artışlar bile (ateşli hastalık, sıcak banyo, güneş) sinir iletimini yavaşlatarak eski belirtilerin geçici olarak nüksetmesine neden olabilir. Serin kalmak çok önemlidir.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">İlaç Uyumu</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">: MS tedavisinde süreklilik esastır. "Şu an iyiyim" diyerek ilacı bırakmak, beyinde sessiz ilerleyen yeni plaklara davetiye çıkarmaktır.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Enfeksiyonlardan Korunma</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">: Basit bir idrar yolu enfeksiyonu veya ağır bir grip, MS atağını taklit edebilir veya tetikleyebilir. Hijyen ve düzenli aşılanma (doktor kontrolünde) kritiktir.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Bu tavsiyeler hayat kalitesini yükseltmede etkili olabilir</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, MS hastalarının hayat kalitesini yüksek tutması ve MS ile barışık yaşamak için yapması gerekenleri de şu şekilde sıraladı:</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Akdeniz Tipi Beslenin:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Zeytinyağı, taze sebze, balık ve tam tahıllardan zengin beslenin. Tuz kullanımını kısıtlayın, çünkü yüksek tuzun bağışıklık saldırganlığını artırabileceğine dair bilimsel veriler mevcuttur.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Egzersizi İhmal Etmeyin</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">: Yorucu olmayan, düzenli fiziksel aktivite (yüzme, yoga, pilates) kas gücünü korur ve yorgunluk hissiyle savaşır.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">D Vitamini Seviyenizi Ölçtürün:</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif"> Kan D vitamini düzeyinizi nöroloğunuzun önerdiği yüksek seviyelerde tutun.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Ruh Sağlığınızı Önemseyin</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">: MS, belirsizlikleri olan bir süreçtir. Kaygı ve depresyonla baş etmek için gerekirse profesyonel psikolojik destek alın. Stres, MS’in en büyük düşmanıdır.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Bilgi Kirliliğinden Kaçının</span></span></span></b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">: "MS'i kökten çözen" bitkisel karışımlar veya mucizevi kürler gibi bilimsel temeli olmayan iddialara itibar etmeyin. Tek muhatabınız nöroloğunuz olsun.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">MS ile yaşamak, daha bilinçli yaşamaktır</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Dr. Öğretim Üyesi Meltem Can İke, sözlerini şöyle tamamladı:</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">“Sonuç olarak; MS hastalarımızın büyük bir çoğunluğu, doğru tedavi ve sağlıklı yaşam tarzı ile işlerine devam edebilmekte, evlenip çocuk sahibi olabilmekte ve aktif bir hayat sürebilmektedir. MS ile yaşamak, hayattan kopmak değil; hayatı daha bilinçli yaşamaktır. Unutmayın, MS’ten değil, geç kalmaktan ve yanlış bilgiden korkun.”</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"> </p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"> </p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Doğum Tarihimizden Bağımsız Yaşlanıyoruz ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dogum-tarihimizden-bagimsiz-yaslaniyoruz-68878.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dogum-tarihimizden-bagimsiz-yaslaniyoruz-68878.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dogum-tarihimizden-bagimsiz-yaslaniyoruz-68878.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 02 Jun 2026 15:02:48 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/dogum-tarihimizden-bagimsiz-yaslaniyoruz.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Yıllarca yaşımız sorulduğunda doğum tarihimizi söyledik.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dogum-tarihimizden-bagimsiz-yaslaniyoruz-68878.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Yıllarca yaşımız sorulduğunda doğum tarihimizi söyledik. Yaşlanmayı takvimden kopardığımız birer sayfadan ibaret gördük. Oysa son bilimsel çalışmalar bizi bambaşka bir gerçekle karşı karşıya getiriyor. Bu gerçeğin adı: biyolojik yaş. Son yapılan bilimsel çalışmalara göre artık biyolojik yaşın kronolojik yaşımızdan farklı ilerlediğini belirten <strong>Acıbadem Life İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Alışılmış “hastalık kaderdir” anlatısı artık bozuluyor. Yaşam tarzı müdahaleleriyle biyolojik yaşın yavaşlatılabildiği, hatta bazı durumlarda geriye döndürülebildiği gösterilmiş durumda. İnsanlık için nadir görülen bir an bu: Nihayet yaşlanmaya karşı sadece şikâyet etmiyoruz, artık ilerleyen yaşımızla pazarlık yapmaya başlıyoruz” diyor.</p><strong>BİYOLOJİK VE KRONOLOJİK YAŞ ARASINDAKİ FARKIN BEDELİNİ VÜCUDUNUZ ÖDÜYOR!</strong></p>Doğduğumuz andan itibaren kronolojik yaşımız artıyor ve bu artışın beraberinde getirdiği hastalık riskleri çoğu zaman “kaçınılmaz kader” olarak kabul ediliyor. Ancak son yıllarda biyolojinin derin katmanlarında sessizce gelişen bir paradigma değişimine işaret eden <strong>Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, biyolojik yaşın klasik anlamda doğum tarihine bağlı olan kronolojik yaştan bağımsız çalıştığını belirtiyor. Yani iki insan aynı yaşta olabilir, ama hücresel düzeyde biri diğerinden belirgin şekilde daha “yaşlı” olabilir. </p>Vücudun biyolojik yaş ile kronolojik yaş arasındaki farkı uzun süre gizleyemediğini ve bunun sağlık üzerinde doğrudan etkileri olabileceğini belirten <strong>Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Bugün artık yalnızca doğum tarihine bakarak yaşlanmayı değerlendirmiyoruz. Çünkü hücrelerin yaşlanma hızı kişiden kişiye değişebiliyor. DNA metilasyon temelli epigenetik saatler de tam olarak bu noktada devreye giriyor. Hücrelerimizde genlerin ne zaman aktifleşip ne zaman baskılandığını düzenleyen epigenetik işaretler, yaşam tarzı, stres, uyku düzeni, beslenme ve çevresel faktörlerden etkilenerek zaman içinde değişiyor. Bu değişimlerin birikimi ise biyolojik yaşımız hakkında önemli bilgiler veriyor” diyor.</p><strong>FARK NE KADAR BÜYÜK, HASTALIK RİSKİ O KADAR YÜKSEK! </strong></p>Epigenetik saatlerin yalnızca teorik bir ölçüm olmadığını da vurgulayan <strong>Dr. Sarıyıldız</strong>, “Yapılan çalışmalar, biyolojik yaşın kronolojik yaştan hızlı ilerlediği kişilerde özellikle kalp-damar hastalıkları, inme ve bazı kronik hastalık risklerinin daha yüksek olabileceğine işaret ediyor. Bu nedenle biyolojik yaş, yalnızca ‘kaç yaşında göründüğümüzü’ değil; bedenimizin ne kadar yıprandığını, strese karşı ne kadar dayanıklı kaldığını ve sistemlerin ne ölçüde sağlıklı çalıştığını gösteren biyolojik bir rapor kartı gibi düşünülebilir” ifadelerini kullanıyor.</p><strong>VÜCUDUNUZ SİZİ, SİZDEN DAHA DÜRÜST DEĞERLENDİRİYOR!</strong></p>Vücudun biyolojik gerçekleri çoğu zaman dış görünüşten daha net ortaya koyduğunu belirten <strong>Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Kişi kendini genç hissedebilir ya da sağlıklı görünebilir; ancak hücresel düzeyde yaşlanma farklı bir hızda ilerliyor olabilir. Burada önemli olan nokta şu: Bu süreç tamamen değiştirilemez bir kader değil. Son yıllarda yapılan çalışmalar; beslenme düzeni, fiziksel aktivite, uyku kalitesi ve stres yönetimi gibi yaşam tarzı faktörlerinin biyolojik yaş üzerinde etkili olabileceğini gösteriyor. Bazı araştırmalarda biyolojik yaşın yavaşlayabildiği, hatta belirli ölçüde gerileyebildiğine dair bulgular da bulunuyor. Bu nedenle yaşlanmayı artık yalnızca pasif bir süreç olarak değil, belirli ölçüde yönetilebilen biyolojik bir süreç olarak değerlendiriyoruz” diyor.</p><strong>EPİGENETİK YAŞI NASIL GERİYE ÇEVİREBİLİRİZ? </strong></p>Biyolojik yaşın yönetiminde tek bir “mucize çözüm” olmadığını vurgulayan <strong>Acıbadem Life İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, sürecin büyük ölçüde yaşam tarzıyla ilişkili olduğunu belirterek, “Her şey kişinin kendi sağlık sorumluluğunu almasıyla başlıyor. Beslenme düzeni, fiziksel aktivite, uyku kalitesi, stres yönetimi ve çevresel toksinlere maruz kalma gibi faktörler biyolojik yaş üzerinde doğrudan etkili olabiliyor. Özellikle anti-inflamatuar beslenme modeli, düzenli egzersiz ve biyolojik ritimle uyumlu bir yaşam tarzı, epigenetik süreçlerde olumlu değişimlerle ilişkilendiriliyor” diyor.</p>Ancak bu sürecin herkeste aynı şekilde ilerlemediğine de dikkat çeken <strong>Dr. Sarıyıldız</strong>, “Biyolojik yaşın yavaşlaması ya da gerilemesi kişiden kişiye farklılık gösterebilir. Genetik altyapı, çocukluk döneminden itibaren maruz kalınan çevresel faktörler ve mevcut hastalık yükü bu süreci doğrudan etkiliyor. Bu nedenle biyolojik yaş yönetimini bir ‘reset tuşu’ gibi değil, bedenin işleyişini daha sağlıklı hale getirmeye yönelik uzun vadeli bir optimizasyon süreci olarak değerlendirmek gerekiyor” ifadelerini kullanıyor.</p><strong>TIPTA YENİ DÖNEM: HASTALIK ORTAYA ÇIKMADAN ÖNLEMEK</strong></p>Geleneksel risk değerlendirme modelleri çoğunlukla yaş, kolesterol, tansiyon gibi parametrelere dayanıyor. Epigenetik saat yaklaşımı ise sağlık yönetimine kişiselleştirilmiş bir katman ekliyor. Özellikle önleyici tıbbı birkaç adım daha öteye taşıyarak hastalık ortaya çıkmadan önce riskin saptanması ve müdahale edilmesi açısından yeni bir dönemin kapısını aralıyor” ifadelerini kullanıyor. </p>Artık sadece “kaç yaşındasın?” sorusunun yeterli olmadığının ve asıl sorunun “Gerçekte ne kadar yaşlısın?” sorusu olduğunu belirten <strong>Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Erkan Sarıyıldız</strong>, “Üstelik bugün yaşlılık somut olarak ölçülebilir duruma geldi. Bilimsel araştırmalar sürse de mevcut verilerle dahi yaşlanmanın sadece ilerleyen, tek yönlü ve geri döndürülemez bir süreç olmadığı fikri güçleniyor. Bu gelişme sadece “yaşlanmayı engellemek ya da yaşlılığı geciktirmek” olarak görmekten ziyade tıbbın felsefesini değiştirme potansiyeli taşıyan bir kırılma noktası. Çünkü hastalıkların kaçınılmaz kader olduğu fikri yerini, yönetilebilir ve hatta geri döndürülebilir biyolojik süreçler anlayışına bırakıyor” diyor. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Optisyenlik sadece gözlük satışı değildir! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/optisyenlik-sadece-gozluk-satisi-degildir-68846.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/optisyenlik-sadece-gozluk-satisi-degildir-68846.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/optisyenlik-sadece-gozluk-satisi-degildir-68846.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 01 Jun 2026 19:22:50 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/optisyenlik-sadece-gozluk-satisi-degildir.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Optisyenlik Program Başkanı Öğr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/optisyenlik-sadece-gozluk-satisi-degildir-68846.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Optisyenlik Program Başkanı Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, 1 Haziran Gözlükçüler ve Optisyenler Günü dolayısıyla değerlendirmelerde bulundu. </p><strong>Anatomik yapıya uygun çerçeve seçimi önemli! </strong></p>Göz sağlığının teşhisten uygulamaya kadar hassas bir süreç olduğunu ifade eden Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, “Göz hekimlerimiz bu sürecin ilk halkası olarak muayeneyi yapar, reçeteyi yazar. Optisyenler ise süreci tamamlayan, tıbbi bilgiyi teknik beceriyle birleştiren uzmanlardır. Optisyenlik, sadece bir gözlük satışı değildir; tamamen fizik, matematik ve optik bilimlerine dayanan çok teknik bir iştir. Reçetedeki değerlerin camlara milimetrik olarak işlenmesi, kişinin göz bebekleri arasındaki mesafenin doğru ölçülmesi ve anatomik yapısına en uygun çerçevenin seçilmesi hayati önem taşır. Yapılacak en ufak bir milimetrik odaklama hatası; kişide şiddetli baş ağrılarına, baş dönmelerine ve zamanla gözün daha da yorulmasına yol açar. Bu yüzden optisyenler, göz sağlığının korunmasında şakaya gelmeyecek bir sorumluluk üstlenir ve ancak ciddi bir akademik eğitim almış yetkin kişiler tarafından yapılması gereken bir mesleğin temsilcileridir.” dedi.</p><strong>Dijital göz yorgunluğu toplumsal bir sorun haline geldi</strong></p>Son yıllarda ekran kullanımının artmasıyla optisyenlere duyulan ihtiyacın da yükseldiğini vurgulayan Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, “Bundan 15-20 yıl öncesine kadar gözlük kullanımı daha çok ileri yaşlarla veya genetik faktörlerle bağdaştırılırdı. Sabah uyandığımız andan gece uyuyana kadar akıllı telefonlar, tabletler, bilgisayarlar ve televizyonlar hayatımızın merkezinde... Ekran karşısında geçirilen sürelerin katlanarak artması, dijital göz yorgunluğu dediğimiz durumu neredeyse bir toplumsal salgın haline getirdi.” diye konuştu.</p>Miyopi (uzağı görememe) oranlarının özellikle çocuklarda ve gençlerde çok ciddi seviyelere ulaştığını ifade eden Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, “Bu durum, toplumun bilinçli ve profesyonel göz sağlığı hizmetine olan ihtiyacını hiç olmadığı kadar yukarı taşıdı. Artık sadece görme kusurlarını düzeltmek için değil; mavi ışık filtreleri (Bluecut), UV korumalı camlar gibi koruyucu önlemler için de optisyenlerin kapısı çalınıyor.” şeklinde konuştu. </p><strong>Optisyenlik eğitimi üniversiteler düzeyinde ivme kazandı</strong></p>Türkiye’de optisyenlik eğitiminin son yıllarda üniversiteler düzeyinde ciddi bir ivme kazandığını anlatan Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, şöyle devam etti:</p>“Bu mesleğin ne kadar önemli ve disiplinli bir akademik süreç gerektirdiği artık çok daha iyi anlaşılıyor. İstihdam boyutuna baktığımızda, nüfusun yaşlanması ve biraz önce bahsettiğimiz dijitalleşmeye bağlı göz rahatsızlıklarının artması, sektörü her zaman canlı tutuyor. Mezunlarımız sadece kendi optik müesseselerini açmakla kalmıyor; mevcut optik mağazalarında mesul müdürlük, lens ve cam üreten uluslararası firmaların distribütörlüklerinde teknik uzmanlık veya hastanelerin ilgili birimlerinde atama usulü görev alma gibi geniş bir yelpazede iş bulabiliyorlar. Sektördeki profesyonellerin birlik ve beraberlik içinde olması, mesleki standartları yükseltirken yeni mezunların da sektöre adaptasyonunu ve istihdamını olumlu yönde etkiliyor.”</p><strong>Teknoloji mesleğimizi yok etmiyor</strong></p>Teknolojik gelişmelerin optisyenlik mesleğini dönüştürdüğünü belirten Okuyucu, “Teknoloji mesleğimizi yok etmiyor, aksine bizi daha hatasız ve daha nitelikli hizmet sunan bir noktaya taşıyor. Geleneksel yöntemlerle yapılan ölçümler, yerini artık dijital odaklama ve üç boyutlu yüz tarama sistemlerine bıraktı. Birçok ulusal ve uluslararası firma bu bağlamda teknolojiler üretmekte ve geliştirmektedir. Bu sayede bir hastanın çerçeve içerisindeki göz odağını sıfır hatayla tespit edebiliyoruz. Ki bu hatanın yapılmaması göz sağlığı açısından çok çok önem taşımaktadır.” dedi.</p><strong>Yapay zeka iyi bir optik profesyoneliyle yarışamaz! </strong></p>Yapay zekanın hayatımıza girmesiyle birlikte, kişinin yaşam tarzına en uygun cam tasarımını ve filtre kombinasyonunu yapay zekalı algoritmalar sayesinde saniyeler içinde analiz edebildiklerini dile getiren Öğr. Gör. Ömer Faruk Okuyucu, “Akıllı gözlükler ve artırılmış gerçeklik teknolojileri ise gözlüğü sadece bir görme aracı olmaktan çıkarıp bir giyilebilir teknoloji haline getiriyor. Optisyenler artık sadece birer sağlık teknikeri değil, aynı zamanda bu yüksek teknolojiyi yöneten ve hastaya entegre eden teknoloji danışmanları haline zaman içinde gelecektir. Fakat unutmamalıdır ki insan hassasiyeti ve bütünsel yaklaşım açısından yapay zeka organları iyi bir optik profesyoneliyle yarışamaz.” diye konuştu.</p><strong>Optisyenlik dinamik ve asla eskimeyecek bir alan</strong></p>Sağlık alanında kariyer planlayan gençler için optisyenliğin güçlü bir seçenek olduğunu belirten Okuyucu, “Sağlık sektöründe çalışmak isteyen ama doğrudan hastane ortamında bulunmayı tercih etmeyen öğrenciler için optisyenlik biçilmiş bir kaftandır. Hem insan sağlığına doğrudan dokunup birinin yaşam kalitesini anında artırmanın manevi tatminini yaşıyorsunuz, hem de işin içine estetik, moda ve yüksek teknolojiyi katabiliyorsunuz. Dinamik, asla eskimeyecek ve insan var olduğu sürece bitmeyecek bir iş alanından bahsediyoruz. Gerek kendi işinin patronu olmak gerekse de aktif bir iş hayatı arzulayanlar için gayet temiz, nezih ve eğlenceli bir sektörümüz var. Optisyenlik eğitimi çok ciddi ve önemli bir süreçtir. Okulda aldıkları teorik bilgiyi, optik mekanik laboratuvarlarındaki okulumuzda çok donanımlı ve büyük laboratuvarlarımız var pratikle birleştirmeliler. Teknolojiyi, cam tasarımlarındaki yenilikleri ve hatta dünya gözlük modasını yakından takip etsinler. İletişim becerilerini geliştirsinler; çünkü bir optisyenin en büyük gücü, hastayı doğru dinlemek ve onun ihtiyacını tam olarak tespit etmektir.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Yalnız ebeveynler maratonu tek başına koşuyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yalniz-ebeveynler-maratonu-tek-basina-kosuyor-68818.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yalniz-ebeveynler-maratonu-tek-basina-kosuyor-68818.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yalniz-ebeveynler-maratonu-tek-basina-kosuyor-68818.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 01 Jun 2026 18:52:39 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/yalniz-ebeveynler-maratonu-tek-basina-kosuyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, 1 Haziran Dünya Ebeveynler Günü kapsamında yalnız ebeveynlerin ergenlik dönemindeki çocuklarla yaşadığı en yaygın sorunlara dair açıklamalarda bulundu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yalniz-ebeveynler-maratonu-tek-basina-kosuyor-68818.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, 1 Haziran Dünya Ebeveynler Günü kapsamında yalnız ebeveynlerin ergenlik dönemindeki çocuklarla yaşadığı en yaygın sorunlara dair açıklamalarda bulundu.</p><strong>Kendine bakım, yalnız ebeveynler için lüks değil zorunluluk!</strong></p>Ebeveynliğin bir maraton gibi olduğunu dile getiren Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Yalnız ebeveynlik ise çoğu zaman bu maratonu tek başına koşmak gibidir. Bu nedenle kendine bakım, bir lüks değil, zorunluluktur.” dedi.</p>Yalnız ebeveynlerin tükenmişliğe karşı önlem alması gerektiğine dikkat çeken Ülkü, “Yakın çevre, arkadaşlar ya da destek gruplarıyla bağ kurmak, yalnızlık hissini azaltır. Haftada birkaç saat bile olsa sadece kendine ayrılan zaman, ruhsal yenilenme sağlar. Fiziksel sağlıkla ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi göz ardı etmemek gerekir. Uyku, beslenme ve egzersiz, duygusal dayanıklılığı artıran temel taşlardır. Yeterince iyi ebeveyn olmak, mükemmel olmaktan daha gerçekçidir. Ebeveynlik sürecinde psikolojik destek almak, zayıflık değil, dayanıklılık göstergesidir.” şeklinde konuştu.</p><strong>Ebeveyn yorgunluğu, ergenle bağı zayıflatabilir!</strong></p>Yalnız ebeveynlerin ergen çocuklarıyla yaşadığı zorlukların başında otorite dengesi kurmak, duygusal kopukluk, iletişim sorunları ve rol karmaşası geldiğini vurgulayan İnci Nur Ülkü, “Ergenlik, bireyselleşme ve bağımsızlık talebinin arttığı, aynı zamanda yoğun duygusal fırtınaların yaşandığı bir dönemdir.” dedi.</p>Ebeveynin tüm yükü sırtlandığında, ergenin bu yükün farkında olmayabileceğini ifade eden Ülkü, “Ayrıca ebeveynin yorgunluğu, zaman zaman çocuğun duygusal ihtiyaçlarını gözden kaçırmasına yol açabilir. Bu da bağ kurma zorluklarına ve uzun vadede çatışmalı ilişkilere neden olabilir.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Sınır koymak sevginin zıttı değil, aksine bir sevgi biçimi!</strong></p>Ergenlik döneminde sınırların, hem güvenli bir çerçeve sunduğunu hem de bireyselleşmeyi desteklediğini kaydeden İnci Nur Ülkü, “Ancak yalnız ebeveynler, çocuklarıyla daha ‘arkadaşça’ bir ilişki kurma eğiliminde olabilir. Bu da sınırların belirsizleşmesine yol açar. Sınır koymanın, sevginin zıttı değil, aksine bir sevgi biçimi olduğunu unutmamak gerekir.” dedi.</p>Yalnız bir ebeveynin dikkat etmesi gereken bazı noktalara değinen Ülkü, “Tutarlı olunmalı, koyulan kuralların devamlılığı önemlidir. Ergenin hangi davranışların kabul edilir olduğunu anlaması için kurallar açıkça ifade edilmeli. Disiplin, cezadan çok rehberlik anlamına gelmeli. Ergenin duygusal ihtiyaçlarını göz ardı etmeden sınır koymak, uzun vadeli güven ilişkisi inşa eder.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Çatışma, ergenlik döneminin doğal bir parçası!</strong></p>Yalnız ebeveynlerin, ergenlik dönemindeki çocuklarıyla yaşadıkları ciddi çatışmaları nasıl yönetebilecekleri konusunu da değerlendiren Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Çatışma, ergenlik döneminin doğal bir parçasıdır. Ancak yalnız ebeveyn için bu çatışmalar zaman zaman zorlayıcı olabilir. Bu durumda öncelikle ebeveynin kişiselleştirmemesi ve duygusal regülasyonunu sağlayabilmesi önemlidir.” dedi.</p>Etkili çatışma yönetimleri için bazı önerilerde bulunan Ülkü, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Duygulara yer açın. Ergenin öfkesi ya da isyanı, aslında anlaşılma ihtiyacının bir yansıması olabilir. Tepki vermeden önce dinlemek önemlidir. Yoğun çatışmalar sırasında konuşmak yerine, ortam yatıştığında konuyu ele almak daha yapıcı olur. Sen dili yerine ben dili kullanılabilir. ‘Sen hep böyle yapıyorsun’ yerine ‘Ben bu durumda kendimi değersiz hissediyorum’ gibi ifadeler, savunmayı düşürür. Aile danışmanlığı ya da bireysel terapi, çatışmaların tekrarlayıcı hale gelmesini engelleyebilir.</p>Yalnız ebeveynlik, özellikle ergenlik döneminde hem zorlayıcı hem de dönüştürücü bir yolculuktur. Bu süreçte en önemli şey, hem ebeveynin hem çocuğun duygularının görülmesi ve ihtiyaçlarının anlaşılmasıdır. Unutulmamalıdır ki, ebeveynin kendi duygusal sağlığı ne kadar iyi olursa, çocuğuyla kuracağı ilişki de o kadar sağlıklı olacaktır.” </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Modern çağın yaygınlaşan sorunu: Uykusuzluk! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/modern-cagin-yayginlasan-sorunu-uykusuzluk-68764.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/modern-cagin-yayginlasan-sorunu-uykusuzluk-68764.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/modern-cagin-yayginlasan-sorunu-uykusuzluk-68764.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 01 Jun 2026 14:12:39 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/modern-cagin-yayginlasan-sorunu-uykusuzluk.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ “Gece boyunca dönüp duruyorum”, “Sabah kalkınca sanki hiç uyumamış gibi oluyorum”, “Başımı yastığa koyuyorum ama saatlerce uyuyamıyorum” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/modern-cagin-yayginlasan-sorunu-uykusuzluk-68764.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  “Gece boyunca dönüp duruyorum”, “Sabah kalkınca sanki hiç uyumamış gibi oluyorum”, “Başımı yastığa koyuyorum ama saatlerce uyuyamıyorum” diyenlerin sayısı her geçen gün artıyor. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar,</strong> uykusuzluğun sadece stres ya da yoğun tempodan kaynaklanmadığını, burun ve boğazdaki bazı sorunların da gece boyunca nefes almayı zorlaştırarak kaliteli uykuyu engelleyebildiğini söylüyor. Uykusuzluk sorununun sadece yetişkinlerle sınırlı kalmadığını, son yıllarda çocuklarda da sık karşılaşıldığını belirten Prof. Dr. Tatlıpınar, uykusuzluğun altında yatan sinsi nedenleri ve sağlıklı bir uyku için 5 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>Modern yaşamın getirdiği stres, kaygı ve özellikle gece geç saatlere kadar süren ekran kullanımı, son yıllarda uyku sorunu yaşayanların sayısını artırıyor. Birçok kişi uykusuzluğu stres ve zihinsel yorgunlukla ilişkilendiriyor ancak çoğu zaman gözden kaçan başka bir neden daha var: Burun ve boğaz hastalıkları. <strong>Acıbadem Fulya Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları (KBB) Uzmanı Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar</strong>; “Özellikle ‘sabah yorgun uyanıyorum’, ‘gece sık sık uyanıyorum’ ya da ‘sanki hiç uyumamış gibiyim’ diyenlerin, mutlaka kulak, burun ve boğaz hastalıkları uzmanına başvurmasında fayda var. Çünkü horlama, burun tıkanıklığı, geniz eti, bademcik büyümesi ve uyku sırasında nefesin durması gibi kulak, burun ve boğaz kaynaklı sorunlar, gece boyunca kaliteli uykuyu engelleyebiliyor.”</p><strong>Sinsi tehlike ‘uyku apnesi’ne dikkat!</strong></p>Özellikle uykuda nefesin kısa süreli durduğu ‘uyku apnesi’ durumunda kişinin gece boyunca defalarca nefessiz kalabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Tatlıpınar, “Bu durum çoğu zaman kişinin farkında olmadan gerçekleşiyor. Kişi gece boyunca sık sık uyanıyor, derin uykuya geçemiyor ve sabah büyük bir yorgunlukla güne başlıyor. Gün içinde uyuklama, dikkat dağınıklığı, unutkanlık ve odaklanma sorunları görülebiliyor” diyor. Burun eğriliği, geniz eti ve bademcik büyümesi, alerjiye bağlı burun tıkanıklığı, damak ve küçük dil sarkması gibi sorunların hava yolunu daraltarak uyku sırasında nefes almayı zorlaştırabildiğini belirten Prof. Dr. Tatlıpınar, tedavi edilmeyen uyku apnesinin uzun vadede ciddi sağlık sorunlarına yol açabileceğine dikkat çekiyor. Prof. Dr. Tatlıpınar, yapılan araştırmalara göre uyku apnesinin, yüksek tansiyon, kalp hastalıkları, diyabet, depresyon ve felç riskini de artırabildiğini söylüyor. </p><strong>Çocuklarda da görülebiliyor</strong></p>Uyku sırasında nefes alma problemleri, geniz eti ve bademcik büyümesi nedeniyle gece horlama, ağız açık uyuma ve huzursuz uyku sık görülebiliyor. Kaliteli uyuyamayan çocuklarda dikkat eksikliği, öğrenme güçlüğü, huzursuzluk ve büyüme-gelişme sorunları ortaya çıkabildiğini belirten Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar “Özellikle geceleri horlayan ve ağzı açık uyuyan çocukların mutlaka değerlendirilmesi gerekir” diyor. </p><strong>Gece uykusunu bozan alışkanlıklara dikkat!</strong></p>Uykusuzluğun sadece sağlık sorunlarından değil, bazı yanlış alışkanlıklardan da kaynaklanabildiğini belirten Prof. Dr. Tatlıpınar sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle telefon, tablet ve TV gibi cihazların yarattığı ışık ve ekran maruziyeti melatonin üretimini baskılayarak hem uykuya dalışı hem de uykunun derinliğini bozar. Her gün farklı saatlerde yatmak ve kalkmak uyku ritmini olumsuz etkiler. Stres, gece çok aç ya da tok yatmak, ortamda gürültü olması, fazla sıcak ortam, yastık ve yatak problemleri sık uyanmalara neden olabilir. Kafein içeren kahve, çay, çikolata gibi ürünler, bazı ilaçlar uykuyu olumsuz etkiler. Gece tuvalete kalkmaya neden olan sağlık problemleri de uykunun bölünmesine neden olur.”</p><strong>Uykusuzluğa karşı 5 etkili önlem!</strong></p><strong>Prof. Dr. Arzu Tatlıpınar </strong>sağlıklı, kaliteli ve yeterli uykunun hem ruhsal hem de fiziksel açıdan son derece önemli olduğunu vurgulayarak, uykusuzluğa karşı 5 etkili önlemi şöyle sıralıyor; </p><ul><li>Sabah yorgun uyanıyor, gün içinde uyukluyorsanız mutlaka sağlık kontrolünüzü yaptırın. </li><li>Burun tıkanıklığı, ağız açık uyuma, geniz eti, bademcik ve burun eğriliği şikayetlerini önemseyin ve mutlaka tedavi olun.  </li><li>Yatmadan önce telefon, tablet ve televizyon kullanımını azaltın.</li><li>Her gün aynı saatlerde uyuyup uyanmaya özen gösterin.</li><li>Akşam saatlerinde kahve, çay ve ağır yemek tüketiminden kaçının.</li></ul> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Doğum Sonrası Depresyona Dikkat! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat-68752.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat-68752.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat-68752.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 01 Jun 2026 14:02:37 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Doğum süreci, birçok kadın için hayatın en özel deneyimlerinden biri.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/dogum-sonrasi-depresyona-dikkat-68752.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Doğum süreci,<strong> </strong>birçok kadın için hayatın en özel deneyimlerinden biri. Ancak bu yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda hormonal, psikolojik ve sosyal açıdan da önemli değişimlerin yaşandığı bir süreç. Öyle ki, annelerin bir kısmı doğum sonrası dönemde duygusal dalgalanmalar yaşarken bazı kadınlarda belirtiler daha ağır seyrederek “doğum sonrası depresyon (postpartum depresyon)” olarak adlandırılan klinik bir tablo oluşturabiliyor. <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Kevser Altıntaş</strong>, bilinçli bir hazırlığın, riskleri azaltacağının ve süreci daha sağlıklı hale getireceğinin altını çizerek şunları söylüyor: <em>“Annelik her zaman kusursuz geçen bir süreç olmayabilir. Doğum sonrası dönemlerde duygusal olarak tükenmiş hissetmek, zorlanmak ya da yardım ihtiyacı duymak bir zayıflık değildir. Önemli olan erken fark etmek ve yardım istemekten çekinmemektir. Unutmayın, destek istemek bir eksiklik değil; hem kendiniz hem de bebeğiniz için attığınız güçlü ve iyileştirici bir adımdır.”</em></p><strong>Doğum Sonrası Her Duygu Değişimi Depresyon mu?</strong></p>Toplumda yaygın görülen doğum sonrası dönemdeki duygusal dalgalanmalarda birçok anne ilk birkaç gün veya hafta içinde ağlama nöbetleri, huzursuzluk, duygu durum değişiklikleri yaşayabiliyor. “Annelik hüznü (Baby blues)” olarak da bilinen bu durum genellikle 7-14 gün içinde kendiliğinden geçiyor. Ancak postpartum depresyon çok daha ciddi bir tablonun adı. Belirtileri genellikle doğumdan sonraki ilk 4 ilâ 6 haftada ortaya çıksa da bazı kadınlarda doğumdan birkaç ay sonra, hatta bazen doğumdan sonraki<strong> bir yıl içinde </strong>bile kendini gösterebiliyor. Bu dönemde sürekli mutsuzluk, keyif alamama, yoğun kaygı, yetersizlik hissi ve hatta bebeğe karşı olumsuz duygular gibi belirtilere dikkat edilmelidir. Bu belirtiler annenin işlevselliğini etkiliyorsa ve iki haftadan uzun süredir devam ediyorsa, doğum sonrası depresyon açısından mutlaka bir hekim değerlendirmesi yapılmalıdır.</p><strong>Hangi Anneler Daha Çok Risk Altında?</strong></p>Doğum sonrası depresyon her annede ortaya çıkabilir; ancak bazı biyolojik, psikolojik ve çevresel risk faktörleri bu durumu daha da kolaylaştırabilir. Örneğin; daha önce depresyon veya anksiyete öyküsü olması, zor ya da travmatik doğum deneyimi, sosyal destek eksikliği (aile, arkadaş, eş desteği), evlilik/ilişki problemleri ya da maddi zorluklar, beklenmeyen ya da istenmeyen gebelik ve bebeğin sağlık sorunları bunlar arasındadır. Ancak bu risk faktörlerinin hiçbirinin olmadığı annelerde de doğum sonrası depresyon görülebilmekte. Günümüzde ayrıca mükemmel anne olma baskısı ve sosyal medyada idealize edilen annelik algısı da annelerin kendilerini yetersiz hissetmelerinde önemli bir faktör. </p><strong>Doğum Sonrası Depresyon Nasıl Tedavi Ediliyor? </strong></p>Unutulmamalıdır ki, doğum sonrası depresyon tedavi edilebilir bir durumdur. Tedavi planı ise belirtilerin şiddetine göre değişebiliyor. Psikoterapi, ilaç tedavisi, sosyal destek ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle tamamen iyileşme mümkündür. Bu nedenle tedavi sürecinin planlanması için mutlaka bir psikiyatri uzmanına danışılmalıdır. Kuşkusuz annenin yakın çevresindeki kişilerin/eşinin anlayışlı, yargılamadan dinleyen ve destekleyici bir tutum sergilemeleri de iyileşme sürecinde önemlidir. Peki, doğum öncesinden itibaren anneler ruh sağlıklarını nasıl korumalı? Özellikle önleyici bazı adımlarla depresyon riskini düşürmek mümkün. İşte o adımlar:  </p><ul><li>Eşinizle açık iletişim kurun</li><li>Doğum sonrası bakım planınızı gözden geçirin </li><li>Uyku ve beslenme düzeninize özen gösterin</li><li>Gerekirse doğumdan önce bir uzmandan destek alın</li><li>Kendinize zaman ayırın, hobilerinizden kopmayın ve günlük yaşam planlarınızı sürdürün</li></ul> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Büyükşehir'den ikinci Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezi ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/buyuksehirden-ikinci-gonullu-danismanlik-ve-test-merkezi-68750.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/buyuksehirden-ikinci-gonullu-danismanlik-ve-test-merkezi-68750.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/buyuksehirden-ikinci-gonullu-danismanlik-ve-test-merkezi-68750.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 01 Jun 2026 14:02:36 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/buyuksehirden-ikinci-gonullu-danismanlik-ve-test-merkezi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Konak Center'da yer alan İzmir Sağlık ve Esenlik Merkezi'nde (İZSEM) açtığı Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezi'nde ücretsiz ve anonim olarak HIV, Hepatit C, Hepatit B ve sifiliz (frengi) test hizmeti veren İzmir Büyükşehir Belediyesi, aynı hizmeti Küçük Çiğli'de bulunan İZSEM bünyesinde de yürütecek.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/buyuksehirden-ikinci-gonullu-danismanlik-ve-test-merkezi-68750.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Konak Center'da yer alan İzmir Sağlık ve Esenlik Merkezi'nde (İZSEM) açtığı Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezi'nde ücretsiz ve anonim olarak HIV, Hepatit C, Hepatit B ve sifiliz (frengi) test hizmeti veren İzmir Büyükşehir Belediyesi, aynı hizmeti Küçük Çiğli'de bulunan İZSEM bünyesinde de yürütecek.</p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı, Gönüllü Danışmanlık ve Test Merkezi sayısını ikiye çıkardı. İlki İZSEM Konak Center'da faaliyete geçen merkezin ikincisi İZSEM Küçük Çiğli'de çalışmalarına başladı. Merkezlerde ücretsiz ve anonim şekilde HIV, Hepatit C, Hepatit B ve sifiliz (frengi) testleri yapılıyor. Detaylı bilgi ve randevu için 0232 294 22 47 numaralı telefon aranabiliyor.</p><strong>Gizlilik esasıyla çalışılıyor</strong></p>Gizlilik esasıyla çalışan merkezde, danışanların kimlik bilgileri alınmıyor ve herhangi bir sosyal güvence de aranmıyor. Parmak ucundan alınan bir damla kan ile yapılan testin sonucu, yaklaşık 20 dakika içinde kişiye bildiriliyor. İlk tanı testi sonucuna göre pozitif şüphesi duyulan hasta, hastanelere yönlendiriliyor.</p>İzmir Büyükşehir Belediyesi Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı ile Sağlık Bakanlığı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğü arasında imzalanan iş birliği protokolü kapsamında yürütülen çalışma, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar hakkında danışmanlık hizmetini de kapsıyor. Uzman sağlık personelinin verdiği danışmanlık hizmeti, testi yaptıran kişilerin sorularını yanıtlayarak erken teşhis ve tedavi sürecine destek oluyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Sağduyu, dengeyi ve uyumu güçlendiren pusula görevi görüyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor-68698.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor-68698.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor-68698.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Sat, 30 May 2026 13:22:38 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, sağduyulu karar vermenin duygular, mantık, değerler ve duygusal zekâ arasındaki dengeyle ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sagduyu-dengeyi-ve-uyumu-guclendiren-pusula-gorevi-goruyor-68698.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, sağduyulu karar vermenin duygular, mantık, değerler ve duygusal zekâ arasındaki dengeyle ilişkisi hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Sağduyu, duyguların, değerlerin ve mantığın dengede çalıştığı andır!</strong></p>Sağduyulu karar vermenin, duygularımızın, değerlerimizin ve mantığımızın bir denge içinde çalıştığı an olduğunu ifade eden Cumali Aydın, “Günlük hayatın hızında çoğu zaman ‘anlık dürtülerle’ hareket ederiz; oysa sağduyu, bizi kısa vadeli rahatlamalar yerine uzun vadeli faydaya yönlendirir.” dedi.</p>Psikolojide bu durumun ‘soğukkanlı bilişsel işlem’ olarak adlandırıldığını kaydeden Aydın, “Daniel Kahneman’ın çalışmalarında da vurguladığı gibi, hızlı ve sezgisel düşünme ile yavaş ve değerlendirmeli düşünme arasındaki denge, sağduyulu kararların temelidir. Basit bir örnekle; trafikte bir sürücü sizi sıkıştırdığında hemen tepki vermek kolaydır. Ancak bir nefes alıp ‘bu tepki bana ne kazandırır?’ diye düşünmek, sağduyulu davranıştır. Bu tür farkındalık, hem ruhsal dengeyi hem de ilişkisel barışı korur.” şeklinde konuştu.</p><strong>Duygusal zekâ, sağduyunun en yakın yol arkadaşı!</strong></p>Sağduyu ile duygusal zekanın birbirini besleyen iki kapasite olduğuna değinen Cumali Aydın, “Duygusal zeka, kişinin kendi duygularını tanıma, düzenleme ve başkalarının duygularını anlama becerisidir. Bu beceri olmadan sağduyulu karar almak neredeyse imkânsızdır.” dedi.</p>Duyguların bastırıldığında değil, tanındığında yönetilebilir olduğunu aktaran Aydın, “Öfkeliyken öfkeyi bastırmak yerine ‘şu an kırıldım, bu tepki aslında savunma’ diyebilmek, duygusal zekanın göstergesidir. Bu farkındalık, sağduyulu bir kararın kapısını açar. Bilimsel araştırmalar da bunu doğrular. Yapılan bir çalışmada duygusal zekâ eğitimi alan bireylerin, stresli durumlarda daha bilgece ve tutarlı kararlar aldıkları görülmüştür. Yani duygusal zekâ, sağduyunun en yakın yol arkadaşıdır.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Sağduyulu ilişkiler, duygusal tepkisellik yerine duygusal olgunluğu besler!</strong></p>Sağduyulu kararların, ilişkilerde ‘anlamaya çalışmak’ ile ‘haklı çıkmak istemek’ arasındaki farkı belirlediğini dile getiren Cumali Aydın, şunları söyledi:</p>“Aile içinde, arkadaşlıkta ya da iş ortamında çoğu çatışma, karşı tarafı duymadan tepki vermekten kaynaklanır. Sağduyulu bir tutum ise, önce duyguların yatışmasını beklemek, sonra iletişimi sürdürmektir. Bir iş yerinde fikirleriniz reddedildiğinde hemen savunmaya geçmek yerine, ‘belki de bu öneriyi geliştirebiliriz’ demek hem sizin hem de grubun ilerlemesini sağlar. Aynı şey ev içinde de geçerli. ‘Benim dediğim olsun’ yerine ‘bizim için en doğrusu ne olur?’ sorusunu sormak, sağduyunun dilidir. Sağduyulu ilişkiler, duygusal tepkiselliği değil, duygusal olgunluğu besler. Bu da uzun vadede güveni artırır.”</p><strong>Sağduyulu kararlar, duyguları bastırmakla değil duygusal dengeyi korumakla mümkün olur!</strong></p>Stresli ya da kaygılı olduğumuzda beynimizin ön lobunun karar verme görevini ikinci plana attığını, duygusal merkez olan amigdalanın yönetimi ele geçirdiğini vurgulayan Aydın, “Bu nedenle yoğun kaygı altındayken alınan kararlar genellikle kısa vadeli rahatlama odaklıdır, sağduyulu değil.” dedi.</p>“Kaygılandığımızda düşünmeden mesaj atar, aceleyle karar verir, sonrasında ‘keşke bekleseydim’ deriz.” diyen Aydın, “Bu yüzden sağduyulu karar verebilmek, duyguları bastırmakla değil duygusal dengeyi korumakla mümkündür. Bunun için de bazı etkili yollar var. Düzenli nefes egzersizleri ve kısa meditasyonlar beynin karar merkezini aktive eder. Duyguları bastırmak yerine yazmak veya paylaşmak duygusal regülasyonu artırır. Uyku ve beslenme düzeni özdenetimi doğrudan etkiler. Bir çalışmaya göre, uyku yoksunluğu sadece 24 saatte karar kalitesini yüzde 20 düşürüyor. Yani, sağduyu bazen en çok bir gece uykusuyla başlar.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Sağduyu, sadece mantıksal değil, aynı zamanda ahlaki ve duygusal bir pusula!</strong></p>Sağduyulu kararların, yalnızca ‘akıllı’ değil, değerlerle uyumlu kararlar olduğuna işaret eden Cumali Aydın, “Bir kişi kendi değerlerini bilmeden doğru karar veremez. Çünkü sağduyu, sadece mantıksal değil, aynı zamanda ahlaki ve duygusal bir pusuladır.” dedi.</p>Pozitif psikolojide buna ‘otantik yaşam’ dendiğini aktaran Aydın, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Yani kişinin kararlarının kendi içsel değerleriyle tutarlı olması. Dürüstlüğü değer olarak benimseyen biri, kısa vadede avantaj sağlayacak bir yalanı reddediyorsa bu sağduyunun ürünüdür. Sağduyulu kararlar, hedeflerle değerlerin kesişim noktasında doğar. Yani ‘bunu istiyorum’ demek kadar ‘bu benim kim olmak istediğimle uyumlu mu?’ diye de sormak gerekir. Bu soruyu kendine düzenli soran bireyler, hem daha az pişmanlık yaşar hem de yaşam doyumları artar.” </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ “Günde en az üç kez sarılın!” ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/gunde-en-az-uc-kez-sarilin-68696.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/gunde-en-az-uc-kez-sarilin-68696.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/gunde-en-az-uc-kez-sarilin-68696.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Sat, 30 May 2026 13:22:37 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/gunde-en-az-uc-kez-sarilin.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri” kapsamında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/gunde-en-az-uc-kez-sarilin-68696.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi tarafından düzenlenen “Toplum İçin Bilim Eğitim Seminerleri” kapsamında Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Doğan katılımcılarla buluştu.</p>“İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin" başlıklı seminerde konuşan Prof. Dr. Tayfun Doğan, insanın en temel özelliğinin sosyal bir canlı olması olduğunu vurguladı.</p>Konuşmasında uzun yıllardır pozitif psikoloji alanında mutluluk, umut ve iyi oluş üzerine çalışmalar yürüttüğünü belirten Prof. Dr. Tayfun Doğan, son dönemde insan ilişkileri ve sosyal zekâ konularına yeniden yoğunlaştığını söyledi.</p>Prof. Dr. Tayfun Doğan, “İnsanı tek bir sıfatla tanımlayacak olsak, en doğru ifade ‘sosyal bir canlı’ olur. Gerçekten beynimiz buna göre şekillenmiş durumda. Doğduğumuz andan hayatımızın sonuna kadar bizi arayan, merak eden, güvende hissettiren ve önemseyen insanlara ihtiyaç duyarız. İnsan ilişkileri bizim doğal yaşam alanımızdır” dedi.</p><strong>Eş zamanlılık ilişkileri güçlendiriyor</strong></p>Seminerde özellikle eş zamanlılık, ahenk ve senkronizasyon kavramları üzerinde duran Prof. Dr. Doğan, iki ya da daha fazla kişinin birlikte hareket etmesinin beyin üzerinde güçlü etkiler oluşturduğunu ifade etti.</p>Prof. Dr. Doğan, “Birlikte nefes alıp vermek, jest ve mimiklerin benzemesi, konuşma ritimlerinin ve hatta kalp atışlarının birbirine yaklaşması kişiler arasında güçlü bir bağ oluşturur. Bu durum, adeta iki insanın birbirine bağlanması gibidir. Beyin de bu bağı ödüllendirir.” diye konuştu.</p>Bu ödül mekanizmasının temelinde oksitosin hormonu bulunduğunu anlatan Prof. Dr. Doğan, oksitosinin halk arasında sevgi, bağlanma ve güven hormonu olarak bilindiğini belirtti.</p>Prof. Dr. Doğan, “Eş zamanlılık sağlandığında oksitosin salgılanır. Oksitosin de stres hormonu olarak bilinen kortizolün salınımını azaltır. Böylece stres düşer, güven artar, çatışmalar azalır. Eşler arasındaki tartışmaların, çocuklar arasındaki kavgaların azalmasında da bu mekanizma önemli rol oynar.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Sarılmak, birlikte yürümek, şarkı söylemek bile etkili</strong></p>Oksitosin salgısını artırmanın gündelik yaşamda oldukça basit yolları olduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, birlikte yapılan etkinliklerin ilişkileri güçlendirdiğini söyledi.</p>“Beraber yemek yapmak, birlikte şarkı söylemek, ritmik hareketler yapmak, dans etmek, aynı tempoda yürümek, hatta uzun süre sarılmak bile oksitosin salgısını artırır.” diyen Prof. Dr. Doğan, özellikle 20 saniyeyi aşan sarılmaların kişiler üzerinde rahatlatıcı etkiler oluşturduğunu vurguladı.</p>Prof. Dr. Doğan, toplu ibadetlerin, iftar sofralarının, birlikte film ya da maç izlemenin de aynı mekanizmayı desteklediğini belirterek, “İnsanlar ortak bir ritimde buluştuğunda psikolojik olarak birbirlerine daha çok bağlanıyorlar.” dedi.</p><strong>Oksitosin beynin alarm sistemini sakinleştiriyor</strong></p>Seminerde beynin işleyişine ilişkin nörobilimsel açıklamalarda da bulunan Prof. Dr. Doğan, oksitosinin beynin hipotalamus bölgesinde salgılandığını ve doğrudan amigdala üzerinde etkili olduğunu söyledi.</p>Amigdalanın beynin erken uyarı ve alarm sistemi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, “Amigdala tehlike sezdiğinde bizi kaygılandırır ve stres hormonlarını harekete geçirir. Ancak oksitosin amigdalaya ‘her şey yolunda, güvendesin’ mesajı verir. Böylece kaygı ve stres daha ortaya çıkmadan önlenmiş olur.” diye konuştu.</p><strong>İş görüşmelerinden aile ilişkilerine kadar etkili</strong></p>Eş zamanlılığın sadece aile ilişkilerinde değil, iş ve eğitim yaşamında da önemli sonuçlar doğurduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, özellikle beden dili uyumunun kişiler arasındaki güveni artırdığını ifade etti.</p>“İş görüşmelerinde, öğretmen-öğrenci ilişkisinde, terapist-danışan ilişkisinde senkronizasyon çok önemlidir. Karşı tarafla uyumlu beden dili geliştirmek kabul görme ihtimalini artırır.” diyen Prof. Dr. Doğan, terapi süreçlerinde başarının en önemli unsurlarından birinin danışanla kurulan uyum olduğunu söyledi.</p><strong>Öğrenmeyi de güçlendiriyor</strong></p>Öğretmen ve öğrenci arasındaki uyumun öğrenme üzerinde doğrudan etkili olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, sevilen öğretmenlerin derslerinin daha verimli geçmesinin temel nedenlerinden birinin bu olduğunu belirtti.</p>Prof. Dr. Doğan, “Öğretmen ile sınıf arasında ahenk sağlandığında öğrenciler dersi daha iyi kavrıyor. Aslında hepimizin hayatında sevdiği bir öğretmenin dersini daha iyi anladığı dönemler olmuştur. Bunun altında yatan neden senkronizasyondur.” ifadesinde bulundu.</p><strong>Yalnızlık doğamıza uygun değil</strong></p>İnsanın sosyal bir varlık olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Doğan, yalnızlığın biyolojik düzeyde ciddi sonuçlar doğurduğunu belirtti ve “Yalnızlık doğamıza uygun değil. Peki ne yapıyor yalnızlık? Neden bizi strese sokuyor? Bu konuda yapılan araştırmalar var. Cacioppo’nun çalışmasında katılımcılara gün içinde yalnızlık düzeylerini ve fizyolojik tepkilerini ölçmeleri istendi. Sonuçta şunu gördük: Yalnızlık hisseden insanlar, adeta fiziksel bir saldırıya uğramış gibi kortizol salgılıyor.” şeklinde konuştu.</p>Yalnızlığın vücutta “savaş ya da kaç” tepkisini tetiklediğini ifade eden Prof. Dr. Doğan, bunun bağışıklık sistemi ve uyku üzerinde olumsuz etkiler oluşturduğunu söyledi. Prof. Dr. Doğan, “Yalnızlık durumunda vücudumuz alarm moduna geçiyor. Kortizol yükseliyor. Bu da bağışıklık sistemimizi zayıflatıyor, uyku düzenimizi bozuyor. Gece uyanmalarının önemli nedenlerinden biri de yüksek stres hormonudur. Beyin sürekli tehlike varmış gibi çalışır.” dedi.</p><strong>Sosyal bağ kimyasal bir ilaçtır</strong></p>Seminerde hayvan deneylerinden örnekler de paylaşan Prof. Dr. Tayfun Doğan, “Felç edilen fareler üzerinde yapılan deneylerde, sosyal ortamda bulunan farelerin çok daha hızlı iyileştiği görülüyor. İzole edilen farelerde ise iyileşme neredeyse yok. Bunun nedeni oksitosin hormonu. Sosyal bağ aslında kimyasal bir ilaçtır.” diye konuştu.</p>Yapay oksitosin verilmesi durumunda bile iyileşmenin hızlandığını belirten Prof. Dr. Doğan, ancak bunun doğal yollarla sağlanması gerektiğini vurguladı ve “Buradan ‘gidip oksitosin alın’ sonucu çıkarmıyoruz. Oksitosini doğal yollarla artırmalıyız. Sarılmak, birlikte yemek yemek, yürüyüş yapmak, şarkı söylemek… Bunların hepsi oksitosin salgılatır.” ifadesinde bulundu.</p><strong>Bağımlılık, eksik sosyal bağın telafisidir</strong></p>“Bağımlılık sosyal ilişkilerden almamız gereken kimyasalları alamadığımızda bunları yapay yollarla telafi etme çabasıdır.” diyen Prof. Dr. Doğan, bu durumun yalnızca madde bağımlılığıyla sınırlı olmadığını belirterek, şunları söyledi:</p>“Yeterli sosyal bağ kuramayan bireyler bu eksikliği yemekle, internetle, kumarla ya da başka bağımlılıklarla doldurmaya çalışır. Yalnızlık acı vericidir ve bu acıyı azaltmak için insanlar farklı yollar arar.”</p><strong>Yalnızlık bir uyarı sinyali</strong></p>Yalnızlığın evrimsel bir anlamı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Doğan, “Eğer yalnızlık keyifli bir şey olsaydı insan türü yok olurdu. Yalnızlık bize ‘git ve sosyalleş’ mesajı verir. Tıpkı açlık gibi… Açlık nasıl bize ‘yemek bul’ diyorsa, yalnızlık da ‘insan bul’ der.” şeklinde konuştu.</p><strong>Modern şehir yaşamı ‘insanat bahçesi’ne dönüşüyor</strong></p>Modern yaşamın yalnızlığı artırdığına dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, “Apartman yaşamı, yalnız bireyler… Aslında hepimiz izole fareler gibiyiz. Depresyon, bağımlılık, aşırı yeme davranışları bu yüzden artıyor. Desmond Morris modern şehirler için ‘insanat bahçesi’ ifadesini kullanıyor. Hayvanat bahçesi hayvanların doğasına uygun değilse, bu yaşam da insanın doğasına uygun değil.” dedi.</p><strong>Sosyalleşme beyni fiziksel olarak değiştiriyor</strong></p>Sosyal etkileşimin beyin yapısı üzerindeki etkilerine de değinen Prof. Dr. Doğan, bilimsel bulguları şöyle aktardı:</p>“Sosyal ortamda yaşayan bireylerin beyin kabuğu daha kalın oluyor. BDNF dediğimiz, beynin gelişimi için çok önemli olan madde artıyor. Nöronlar arası bağlantılar güçleniyor. Yani sosyalleşmek sadece psikolojik değil, fizyolojik olarak da beyni geliştiriyor.”</p>Prof. Dr. Tayfun Doğan, uzun yıllara yayılan bilimsel araştırmaların insan ilişkilerinin yaşam kalitesi üzerindeki belirleyici rolünü ortaya koyduğunu söyledi.</p><strong>İnsan ilişkilerinin sağlık ve mutluluk üzerindeki etkileri neler?</strong></p>Konuşmasında dünyaca ünlü Harvard çalışmasına dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, insan ilişkilerinin sağlık ve mutluluk üzerindeki etkisini şu sözlerle anlattı:</p>“Meşhur bir araştırma var. Medyada genellikle Harvard mutluluk araştırması diye geçer ama asıl adı Harvard Yetişkin Gelişimi Araştırması. 1938’de başlıyor ve bugün 88 yılı geride bıraktı. Katılımcıların her yıl kan değerlerine bakılıyor, beyin görüntülemeleri yapılıyor, psikolojik testler uygulanıyor, birebir görüşmeler gerçekleştiriliyor. Kariyer, para, statü gibi birçok değişken inceleniyor. Ama sonuç çok net: Mutluluk ve sağlıkta bir numaralı faktör insan ilişkileri.”</p>İyi ilişkilerin yaşam süresi ve hastalıklar üzerindeki etkisine de değinen Prof. Dr. Doğan, “İnsan ilişkileri iyiyse, kişi memnuniyeti yüksekse, yalnızlık azsa; daha az Alzheimer görülüyor, daha sağlıklı ve daha uzun yaşanıyor. Ama yalnızlık varsa erken ölüm, kalp krizi ve demans gibi hastalıklar daha sık görülüyor. O yüzden iyi yaşam, iyi ilişkilerle inşa edilir.” dedi.</p><strong>Yalnızlık erken ölüm riskini artırıyor</strong></p>Yalnızlığın sağlık üzerindeki etkilerine ilişkin geniş çaplı araştırmalara da değinen Prof. Dr. Doğan, “3 milyon kişi üzerinde yapılan meta-analizler, kronik yalnızlığın erken ölüm riskini yüzde 20-30 artırdığını gösteriyor. Ayrıca demans ve kalp hastalıkları riskini de yükseltiyor. Hatta kronik yalnızlık, günde 15 sigara içmek kadar zararlı.” ifadesinde bulundu.</p><strong>Kötü ilişki, yalnızlıktan daha zararlı olabilir</strong></p>Sağlıklı ilişkilerin önemine vurgu yapan Prof. Dr. Doğan, her sosyal bağın olumlu olmadığını belirterek, “Yalnız kalmamak adına her ilişkiye tutunmak doğru değil. Hayatımıza giren insanlara şu soruyu sormalıyız: ‘Bana yalnızlıktan daha mı iyi geleceksin, yoksa yalnızlığın güzelliğini mi hatırlatacaksın?’ Çünkü kötü ilişkiler bazen yalnızlıktan daha fazla zarar verir.” diye konuştu.</p><strong>Ayrılık acısının biyolojik temeli var</strong></p>İnsanların sevdiklerinden ayrıldıklarında yaşadıkları duygusal acının biyolojik bir karşılığı olduğunu belirten Prof. Dr. Doğan, “Sevdiğimiz kişilerle birlikteyken beynimiz belirli kimyasallara alışır. Ayrılık, kayıp ya da uzaklaşma durumunda bu kimyasallar kesilir ve bir tür yoksunluk yaşarız. Bu yüzden acı çekeriz. Zamanla beyin bu durumu kabullenir ve iyileşme başlar.” ifadesinde bulundu.</p><strong>Besleyici ilişki oksitosin üretir, zehirleyici ilişki stres artırır</strong></p>Seminerde “besleyici” ve “zehirleyici” ilişki kavramlarına da değinen Prof. Dr. Doğan, “Doğuştan bir ilişki tarzımız yoktur. Sonradan öğreniriz. Besleyici ilişkiler; saygılı, samimi, destekleyici ve karşı tarafın değerli hissetmesini sağlayan ilişkilerdir. Bu tarz ilişkiler oksitosin üretir. Zehirleyici ilişkiler ise eleştiren, küçümseyen, öfke yüklü ve karşı tarafın özsaygısını zedeleyen ilişkilerdir. Bunlar da kortizol üretir.” dedi.</p><strong>Sosyal destek iyileşmeyi hızlandırıyor</strong></p>Sosyal bağların fiziksel sağlık üzerindeki etkisine de dikkat çeken Prof. Dr. Doğan, “Oksitosin salgılandığında hücresel onarım artar, doğal ağrı kesici etki oluşur. Ameliyat sonrası yanında destek olan kişiler varsa iyileşmenin daha hızlı olması tesadüf değildir. Sosyal destek bir şifadır.” şeklinde konuştu.</p><strong>Günde en az üç kez sarılın</strong></p>Günlük yaşamda uygulanabilecek basit öneriler de paylaşan Prof. Dr. Doğan, özellikle fiziksel temas ve iletişimin önemine dikkat çekti ve “Minimum 20 saniyelik sarılmalar oksitosin salgılar. Günde en az üç kez sarılın. Göz teması kurun, yemek masasında telefonu bırakın, birlikte vakit geçirin. Küçük iyilikler bile büyük etkiler oluşturur. İyilik yapan kişi, iyilik görenden daha mutlu olur. Çünkü en büyük kazancı o elde eder. Küçük bir yardım, kısa bir sohbet bile insanın oksitosin düzeyini artırır.” dedi.</p><strong>Sosyalleşmek yaşlanmayı geciktiriyor</strong></p>Sosyalleşmenin biyolojik etkilerine de değinen Prof. Dr. Doğan, hücre yaşlanmasıyla ilgili önemli bir noktaya dikkat çekti ve “Telomer dediğimiz yapılar hücrelerin yaşlanmasını belirler. Sosyalleşme bu yapıların kısalmasını yavaşlatır. Yani sosyal ilişkiler daha uzun ve sağlıklı yaşam sağlar.” diye konuştu.</p>Konuşmasında katılımcılara çağrıda bulunan Prof. Dr. Doğan, “Kalbinizi ısıtın. Size iyi gelen şeyleri hayatınıza dahil edin. Derin bağlar kurun, iyilik yapın, sevdiklerinizi arayın. Her insan günde en az bir kez ‘iyi ki varsın’ sözünü duymalı. Eğer bunu duymuyorsanız, siz başkalarına söyleyin.” ifadesinde bulundu.</p>Seminerin sonunda katılımcıların sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Doğan, insanın sosyal bir varlık olduğunu hatırlatarak, “Birbirimize ihtiyacımız var. Bu bir lüks değil, temel bir ihtiyaç.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ MS, kadınlarda daha erken yaşta başlıyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor-68676.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor-68676.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor-68676.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 29 May 2026 15:02:43 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ms-kadinlarda-daha-erken-yasta-basliyor-68676.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, 30 Mayıs Dünya MS Günü kapsamında MS hastalığının nedenleri, belirtileri, risk faktörleri, genetik ve çevresel etkileri ile tedavi yaklaşımları hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>MS, bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırmasıyla oluşuyor!</strong></p>Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık ya da bedenimizin savunma sisteminin sinir sistemini (beyin, omurilik) zedelemesi ve onu yabancı kabul ederek saldırması ile ortaya çıkan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Normalde sinir sitemimiz, bağışıklık sisteminden uzakta, adeta saklı bir ortamdadır. Ancak, sebebini tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, baştan ve kontrolden çıkan bağışıklık sistemimiz, kendi sinir sistemine saldırır ve hasarlar oluşturur.” dedi.</p>Hasarların yerleşimine göre şikâyet ve bulguların da değişken olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarlacı, “Hastalığın en sık başlangıç belirtisi duyusal-hisle ilgili şikâyetlerdir. Genellikle, eli ayağı hissetmeme şeklinde değil de uyuşma-karıncalanma-keçelenme tarzında olur. Duyusal belirtiler, anlık izlenen belirtiler olarak hastaların yüzde 50-70’inde ortaya çıkar.” şeklinde konuştu.</p><strong>MS’te görülen en sık belirtiler duyusal şikâyetler, güç kaybı ve görme sorunları</strong><strong>!</strong></p>Duyusal belirtilere açıklık getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi:</p>“Uyuşma, karıncalanma, iğnelenme, his azalması, gerilme, uyuşturulmuşluk hissi, kum üzerinde yürüme hissi, kaşınma, yanma, elektriklenme, yüze ani vuran elektrik çarpması, boyundan sırta ve ayaklara ani elektrik çarpması şeklinde olabilir.</p>Duyusal şikâyetlerin ardından en sık, güç (motor) kayıpları ile kendini gösterir. Kuvvet ya da güç sorunları ile ilgili belirtiler, başlangıçta hastaların yüzde 32-40’ında görülmesine karşın, yıllar içerisinde hastaların yüzde 60 kadarı değişik ağırlıklarda güç kayıplarına maruz kalır. Bu doğrudan bir uzuvda kuvvet kaybı şeklinde olabileceği gibi, ‘ağırlaşma’, ‘sertleşme’, ‘direnç gösterme’ veya ‘ağrı’ şeklinde de olabilir. Bu tür belirtiler sıklıkla bacaklarda başlar.  Üçüncü sırada ise, görme kayıpları ya da bozuklukları gelir. Bu durum, hastaların yüzde 15-20’sinde başlangıç belirtisidir.”</p><strong>MS genellikle 29–32 yaşlarında başlar ve kadınlarda daha sık görülür!</strong></p>Pek çok çalışmada MS’in başlangıç yaşının 29-32 arası olduğunun görüldüğüne işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Kadınlarda, en sık ortaya çıktığı yaş erkeklere göre 5 yıl daha erkendir.” dedi.</p>Birincil ilerleyen tipte ise başlangıç yaşının 35-39 yaş aralığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, “Hastaların yüzde 5’inde ise başlangıç yaşı 8 yaşın altında ve 70 yaş üzerindedir. Genelde, bağışıklık sisteminden kaynaklanan tüm hastalıklar kadınlarda daha sık izlenir. MS’de de aynı durum söz konusudur. Kadın erkek oranı 1.77/1.00 kadardır. Yaklaşık kadınlarda 2 kat daha yüksek izlenir. MS köylü kadın ve erkeklerde daha nadirken, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek kişilerde daha sıklıkla izlenir. Bu hem yerel olarak şehirlerde hem de dünya coğrafyasına bakıldığında aynı şekildedir.” açıklamasını yaptı.</p><strong>MS ile virüsler arasında kesin bir neden-sonuç ilişkisi kanıtlanamadı!</strong></p>Bir çok virüs enfeksiyonunun MS’e neden olduğu öne sürülmesine karşın, doğrudan bir enfeksiyon ardından ortaya çıkacağının kesinliği olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Uzun yıllardır bu tartışma var ve devam da edecek. Enfeksiyon, taramalar, otopsi sonuçları ve diğer araştırmalar birbiri ile çelişkili sonuçlar vermekte. Virüslerin bağışıklık sistemini baştan çıkarıp, yanlış hedefe saldırıya neden oldukları kabul edilir.” dedi.</p>Söz konusu virüslerin neler olabileceğini açıklayan Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti:</p>“Virüsler içerisinde, kuduz, uçuk virüsü olan herpes simpleks,<em> </em>Epstein Barr virüsü sayılabilir. Son zamanlarda, insan herpes virüs-6, Epstein Barr virüsü ve Chlamidya pnömonia MS’e neden olabilecek olası tetikleyiciler olarak ilgi çeker oldu. Ancak, MS ile ilgili mikrop enfeksiyonu etkisi konusunda son söz henüz söylenmedi. Bir araştırma sonucuna göre, 17 yaşından önce sigaraya başlamak MS gelişim riskini arttırıyor.”</p><strong>Tek yumurta ikizlerinde MS’in daha sık görülmesi bir kanıt, ancak MS yalnızca genetik değil!</strong><strong> </strong></p>Tek yumurta ikizlerinde belirgin olarak yüksek oranda MS ortaya çıkmasının genetik etkinin en açık kanıtı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Tek yumurta ikizlerinin 100’ünün 24 eş ikizde MS ortaya çıkarken, farklı yumurtalardan doğan ikizlerin ise yüzde 2,4’ünde MS tespit edilmiştir. Bu şu anlama gelir, tek yumurta ikizlerinde MS, 10 kat daha yüksek sıklıkta ortaya çıkar. Hiçbir yakınması olmayan ikiz kardeşlerde yapılan beyin görüntülemelerinde ya da diğer inceleme yöntemlerinde, MS’de ortaya çıkabilecek bozukluklar tespit edilebilir. Genel olarak bakıldığında, MS hastalarının birinci derece akrabalarının birinde MS tespit edilmesi ya da ortaya çıkma olasılığı yüzde 20’dir. Ancak, MS sadece genetik bir hastalık değildir.” ifadelerini kullandı.</p><strong>MS, genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle merkezi sinir sisteminde bozulmaya yol açıyor!</strong><strong> </strong></p>MS sıklığının Dünya üzerinde, yaşanılan bölgeye göre değişmekle birlikte 100 binde 2 ile 150 kişide ortaya çıktığı bilgisini veren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yüksek sıklıkta ortaya çıktığı bölgeler (100 bin kişide 100’ün üzerinde) Avrupa (Rusya dâhil), güney Kanada, Kuzey Amerika, Yeni Zelanda ve Güney Avustralya’dır. Orta sıklıkta görüldüğü yerler ise Avustralya’nın büyük bölümü, Amerika’nın güneyi, Akdeniz kıyısı (İtalya hariç), Sovyetler Birliğinin Asya kesimi, güney Amerika’nın bazı bölgeleridir. Düşük riskli alanlar Güney Amerika, Meksika, Asya’nın çoğu bölgeleri ve tüm Afrika’dır. Bu tabloya bakıldığında, muhtemel bir enlem ve boylamla hastalık sıklığı ilişkisi dikkat çekici şekilde göze çarpmaktadır. Ancak, bunun bazı istisnaları da vardır. Japonya, hastalığın sık izlendiği Avrupa ile aynı enlemde olmasına rağmen sıklığı azdır.” dedi.</p>MS’de genetik yatkınlığın yanı sıra çevresel faktörlerin de etkisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu hastalıkta merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik etkilenir. Sinir hücrelerinin uzantılarını, adeta bir kablo telinin etrafındaki plastik gibi saran miyelin (yağ kılıfı) yapısında bozulma ve zedelenme oluşur. Bunun ardından da şikâyetler ortaya çıkar.” diye konuştu.</p><strong>Yeni oluşan atakların tek tedavisi kortizon! </strong></p>MS’in tedavi edilebilir olup olmadığına açıklık getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Daha önce de tanımladığı üzere, atak geçirdiği anlaşılan bir hastada uygulanan en etkili tedavi şekli kortizon’dur. Kortizon tedavisi MS ataklarında 1970 yıllarında kullanılmaya başlanmıştır ve atakların kutsal ilacıdır. Atakların bir kısmı kortizona çok iyi yanıt verip, atak öncesi duruma dönmeyi sağlayabilir. Yararlı etkisi ilk bir kaç günde ve haftada ortaya çıkar. </p>Belli tipte MS tanısı almış hastaların, ataklarının sıklığını, şiddetini ya da atak olduğunda bıraktığı hasarları azaltmak için kullanılan tedavilerdir. 1993 yılında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), MS’in seyrini değiştirebilecek ilk ilaç olan interferon beta-1b’ye onay verdi. Bunun ardından ‘koruyucu ilaç’ dönemi başladı. Bu ilaçların özelliği, sadece atak olduğunda değil, atak olsun olmasın sürekli kullanımlarıdır. Bu ilaçların önemli bir kısmı bedendeki savunma/bağışıklık sistemi üzerinden düzenleyici etki ederek hastalığın saldırganlığını ve de atakları engeller. Bahsedilen tedavilere ‘tamamlayıcı tedavi’ denilebilecek bir tedaviyi daha ekleyebiliriz. Bu tedavi diyet, bitkisel tedaviler, günlük yaşam düzeninde değişiklikler, egzersizler (yoga, gevşeme egzersizleri) olarak belirtilebilir.”</p> </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Sağlıklı kent, güçlü sosyal bağlarla mümkün! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikli-kent-guclu-sosyal-baglarla-mumkun-68674.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikli-kent-guclu-sosyal-baglarla-mumkun-68674.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikli-kent-guclu-sosyal-baglarla-mumkun-68674.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 29 May 2026 15:02:40 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/saglikli-kent-guclu-sosyal-baglarla-mumkun.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, toplumsal katkı ve bilim iletişimi misyonu kapsamında düzenlediği Toplum İçin İletişim Eğitim Seminerlerinin konuğu, “Kent Okumaları: Kentsel Mekan ve Mahalle Kültürü” başlığıyla Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve Kültürel Çalışmalar Anabilim Dalı Başkanı Doç.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikli-kent-guclu-sosyal-baglarla-mumkun-68674.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi, toplumsal katkı ve bilim iletişimi misyonu kapsamında düzenlediği Toplum İçin İletişim Eğitim Seminerlerinin konuğu, “Kent Okumaları: Kentsel Mekan ve Mahalle Kültürü”<strong> </strong>başlığıyla Üsküdar Üniversitesi İletişim Fakültesi Medya ve Kültürel Çalışmalar Anabilim Dalı Başkanı Doç. Dr. Cem Tutar oldu.</p>Sunumunda mekân ve yer kavramları arasındaki farklara değinen Doç. Dr. Tutar, mekânın daha çok fiziksel ve matematiksel bir alanı ifade ettiğini, “yer” kavramının ise ancak insan etkileşimi, kültür, bellek ve iletişim süreçleriyle anlam kazandığını vurguladı. Doç. Dr. Tutar, bir mekânın “yer” haline gelmesinde toplumsal ilişkiler, tarihsel hafıza, ekonomik yapı ve politik işlevlerin belirleyici olduğuna dikkat çekti.</p><strong>Şehir ve kent aynı anlama gelmiyor</strong></p>Konuşmasında kent ve şehir kavramları arasındaki farklara dikkat çeken Doç. Dr. Tutar, şehrin tarihsel, kültürel ve geleneksel bir yapıyı temsil ettiğini; kentin ise Endüstri Devrimi sonrası ortaya çıkan, üretim ilişkileriyle şekillenen modern bir mekânsal yapı olduğunu belirtti. Doç. Dr. Tutar, “Kent, sanayileşme, otomasyon ve kitlesel göçle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda şehir ve kent aynı anlama gelmez” dedi.</p>Bugünkü kentlerin henüz “tam anlamıyla oluşmuş” mekânlar olmadığını ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Gerçek kentsel mekân, insanların yönetime katıldığı, söz sahibi olduğu bir yapıda mümkündür. Bugün ise kentler, hâlâ kapitalist sistem tarafından parçalanmış ve kontrol edilen alanlar olarak varlığını sürdürüyor.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Kent hakkı; kenti yönetme ve sahiplenme hakkıdır</strong></p>“Kent hakkı” kavramına da işaret eden Doç. Dr. Tutar, “Bu kavram Henri Lefebvre tarafından geliştirildi. Kent hakkı yalnızca oy kullanmakla sınırlı değildir. Kent hakkı; kenti üretme, dönüştürme, yönetme ve sahiplenme hakkıdır. Birey bu sürece katılmazsa kent, bireyi şekillendirir, yabancılaştırır ve izole eder” dedi.</p>Kentsel alanların sürdürülebilirliği için katılım ve sahiplenmenin zorunlu olduğunu belirten Tutar, sivil toplumun ve yerel katılım mekanizmalarının güçlendirilmesi gerektiğini ifade etti.</p><strong>Kentlileşme yalnızca kentte yaşamakla sınırlı bir olgu değil</strong></p>Doç. Dr. Cem Tutar, kentlileşmenin yalnızca kentte yaşamakla sınırlı bir olgu olmadığını vurgulayarak, “Kentlileşme; modern dünyaya ait yaşam dizgesini, iletişim formlarını ve kültürel kodları benimsemek, özümsemek ve gündelik hayata katabilmek demektir.” dedi.</p>Yirminci yüzyılın başında modern kentlerin bireyler üzerinde güçlü sosyal ve psikolojik etkiler yarattığını belirten Doç. Dr. Tutar, literatürde bu durumu tanımlamak için “metropol tipi kişilik” kavramının kullanıldığını söyledi ve “Metropol tipi kişilik, kent içerisinde diğer insanlardan kendini yalıtan, yabancılaşma duygusu yaşayan bir birey tipini ifade eder. Bu durum, medya endüstrilerinin gelişmesi, iş bölümü, uzmanlaşma ve kentin anonim yapısıyla doğrudan ilişkilidir.” ifadelerini kullandı.</p>Kentin en ayırt edici özelliklerinden birinin anonimlik olduğunu belirten Doç. Dr. Tutar, “Kent, bireye tanınmama ve kaybolma hakkı verir. Bu özellik, modern kent yaşamında bireysel özgürlük kadar izolasyonu da beraberinde getirir. İlişkiler araçsallaşır, bireyler kent içinde birden fazla rol üstlenmek zorunda kalır.” diye konuştu.</p><strong>1970’lerden itibaren kentler yeni birikim alanları haline geldi</strong></p>Neoliberal döneme geçişle birlikte kentlerin yapısında köklü bir dönüşüm yaşandığını ifade eden Doç. Dr. Tutar, 1970’li yıllardan itibaren kentlerin sınıf mücadelesinin ve sermaye birikiminin merkezleri haline geldiğini söyledi. Bu süreci “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kavramıyla açıklayan Doç. Dr. Tutar, kentsel dönüşüm projeleri, özelleştirme, borçlandırma, finansallaşma ve doğanın metalaştırılmasının bu yeni birikim rejiminin parçaları olduğunu vurguladı.</p>“Bugün konut, yalnızca barınma alanı değil; sermayenin el değiştirdiği bir yatırım aracına dönüşmüştür” diyen Doç. Dr. Tutar, Türkiye’de de konutun sermaye aktarımının temel unsurlarından biri haline geldiğini belirtti.</p><strong>Kent, bir tüketim ve gösteri alanına dönüştü</strong></p>1970’lerden sonra kent merkezlerinin işlev değiştirdiğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Kentler artık üretim merkezleri olmaktan çıkıp tüketim ve gösteri alanlarına dönüşmüştür. İş alanları kentin çeperlerine kayarken, kent merkezleri AVM’ler, medya teknolojileri ve ekranlarla çevrili bir ‘gösteri mekânı’ haline gelmiştir” dedi.</p>Bu dönüşümün, modern kentten metropole, metropolden ise post-metropole geçişi beraberinde getirdiğini ifade eden Doç. Dr. Tutar, günümüz kentlerinin artık gelir, sınıf ve kimlik temelli ayrışmaların yoğunlaştığı kentsel kutuplaşma özelliklerini taşıdığını söyledi.</p><strong>“İstanbul, 1980’lerden itibaren küresel sistemle eklemlendi”</strong></p>Konuşmasında İstanbul’un tarihsel dönüşümüne de değinen Doç. Dr. Tutar, kentsel planlamanın Osmanlı’da 19. yüzyılın ikinci yarısında başladığını, Cumhuriyet döneminde ise ulus-devlet inşasının mekânsal stratejilerle sürdürüldüğünü belirtti. İstanbul’un asıl kırılma noktasının ise 1980’lerle birlikte küresel kent olarak kurgulanması olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tutar, Boğaziçi, Beyoğlu ve Haliç bölgelerinin bu süreçte farklı işlevlerle küresel sisteme entegre edildiğini ifade etti.</p><strong>“Mahalle, keyfi sınırlarla kurulamaz”</strong></p>Konuşmasında mahalle kavramını da ele alan Doç. Dr. Cem Tutar, mahallenin Arapça kökenli “mahalla” kelimesinden geldiğini ve konaklama, yerleşme anlamı taşıdığını belirtti. Mahallenin keyfi sınırlarla oluşturulamayacağını vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, ortak yaşam pratikleri, kültür ve gündelik etkileşimler üzerinden oluşur.” dedi.</p>Mahallenin en temel özelliğinin farklılıkları barındırması olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, yabancıyla kurulan ilişki üzerinden var olur. Yabancıyı dışlayan mahalle, zamanla siyasal bir cemaat yapısına dönüşür ve mahalle olma özelliğini yitirir.” diye konuştu.</p>Göç olgusu üzerinden günümüz mahallelerine değinen Doç. Dr. Tutar, “Mahalle; karışma, yan yana gelme ve ortak bir kültür üretme alanıdır. Bu özelliklerini kaybeden mahalle, yalnızca fiziksel bir yerleşim alanına dönüşür.” değerlendirmesinde bulundu.</p><strong>Mahalle yalnızca fiziksel bir yerleşim alanı değil</strong></p>Mahallenin yalnızca fiziksel bir yerleşim alanı olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle, kentin makro yapısı ile bireyin mikro dünyası arasında konumlanan bir ara yüzeydir. Toplumsal ilişkilerin, kimliğin ve gündelik hayatın kurulduğu temel alanlardan biridir.” dedi.</p>Mahallenin cemaat özellikleri taşıdığına dikkat çeken Doç. Dr. Tutar, karşılıklı tanışıklılık, gayri resmi ilişkiler ve gayri resmi sosyal denetim mekanizmalarının mahalle yaşamının temel unsurları olduğunu belirtti.</p>Mahallenin aynı zamanda bir kimlik ve aidiyet üretim alanı olduğunu kaydeden Doç. Dr. Tutar, “‘Hangi mahalledensin?’ sorusu, bireyin sosyal statüsüne ve kimliğine dair güçlü bir göndermedir. Mahalle, mekân üzerinden sınıfsal ve kültürel bir ayrım üretir.” dedi.</p><strong>“Mahalle, eşitsizlik ve ayrışmanın da mekânıdır”</strong></p>Mahallenin neoliberal politikalar altında sınıfsal ayrışmanın görünür hale geldiği bir alan olduğunu belirten Doç. Dr. Tutar, göç, yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizliklerin mahalleler üzerinden mekânsallaştığını ifade etti. Mahallenin aynı zamanda gündelik hayatın sahnesi olduğunu söyleyen Doç. Dr. Tutar, “Sokaklar, parklar, marketler ve sıradan görülen tüm pratikler mahallede kültürel ve iletişimsel bir forma dönüşür.” diye konuştu.</p>Mahallelerin sürekli bir dönüşüm içinde olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Tutar, apartmanlaşma, siteleşme ve kentsel dönüşüm süreçlerinin mahalle dokusunu köklü biçimde değiştirdiğini belirtti.</p><strong>“Osmanlı’da kent, mahallelerin toplamıydı”</strong></p>Osmanlı döneminde mahallenin kentin temel örgütlenme birimi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Osmanlı’da kent, mahallelerin toplamı olarak düşünülürdü. Kentli olmak, bir mahalleye mensup olmakla doğrudan ilişkiliydi.” dedi. Mahallenin dini merkezler etrafında şekillendiğini belirten Doç. Dr. Tutar, yüz yüze ilişkilerin, güçlü komşuluk bağlarının ve cemaat tipi bir yapının Osmanlı mahallesinin temel özellikleri olduğunu söyledi.</p>Mahallenin ahlaki düzeni ve gayri resmi denetimi sağladığını dile getiren Doç. Dr. Tutar, “Bu yapı modernite öncesi kentler için oldukça işlevsel bir kontrol mekanizmasıydı. Aidiyet güçlüydü, bireysel özgürlükler sınırlıydı ancak güvenlik hissi yüksekti.” dedi.</p><strong>“Cumhuriyet’le birlikte mahalle idari bir birime dönüştü”</strong></p>Cumhuriyet’in erken döneminde kentlerin modernleşme ve sekülerleşme iddiasıyla yeniden kurgulandığını belirten Doç. Dr. Tutar, imar planları, bulvarlar ve modern mimarinin ön plana çıktığını söyledi. Bu süreçte mahallenin Osmanlı’daki kültürel anlamını yitirdiğini vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Mahalle artık bir topluluğu temsil eden bir yapı değil, idari ve fiziki bir yerleşim alanı haline gelmiştir.” dedi.</p><strong>“2000 sonrası dönemde mahalle, adından ibaret kaldı”</strong></p>1980 sonrası küreselleşme ve neoliberal politikalarla birlikte kentsel mekânın parçalandığını belirten Doç. Dr. Tutar, 2000’li yıllarla birlikte güvenlikli sitelerin yaygınlaştığını söyledi ve “Bu alanlarda mahalle yalnızca bir isim olarak varlığını sürdürüyor. Organik karşılaşmaların, yabancıyla temasın olmadığı, steril ve yalıtılmış mekânsal deneyimler ortaya çıkıyor.” ifadesinde bulundu.</p>Güvenlikli sitelerde homojen nüfus yapısının, sınırlı ve profesyonel komşuluk ilişkilerinin görüldüğünü belirten Doç. Dr. Tutar, bu yapıların mekânsal ayrışmanın en belirgin örnekleri olduğunu söyledi. Kent merkezlerinden kaçışın, suç korkusu ve sosyoekonomik eşitsizliklerle bağlantılı olduğunu ifade eden Doç. Dr. Tutar, “Ancak kimse ömrünü bir kafesin içinde geçiremez. Bu alanlardan çıkıldığında herkes yine gerçek kentle yüzleşmek zorunda kalır.” değerlendirmesinde bulundu.</p><strong>“Kent sağlığı, bireysel değil toplumsal bir sorumluluktur”</strong></p>Kentlerin yalnızca güvenlikli alanlar üzerinden değil, sosyal ve çevresel bütünlük içinde iyileştirilmesi gerektiğini vurgulayan Doç. Dr. Tutar, “Sağlıklı kentler, suçun minimuma indiği, sosyal bağların güçlü olduğu kentlerdir. Bu yalnızca bireylerin değil, toplumun ortak sorumluluğudur.” dedi.</p>Katılımcı bir kent ortamının mümkün olabileceğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Kent hakkı dediğimiz kavrama sahip çıkmak istiyorsak, kentin yönetimine dâhil olmalı, sokaklara, caddelere, kamusal alanlara sahip çıkmalıyız.” ifadelerini kullandı.</p>Etkinlikte katılımcıların sorularını da yanıtlayan Doç. Dr. Tutar, özellikle güvenlikli siteler ve yeni yerleşim alanları üzerine değerlendirmelerde bulundu. Bu tür mekânlarda yaşamanın aynı zamanda bir statü ve sembolik sermaye anlamına geldiğini belirten Doç. Dr. Tutar, “Orada bulunmak, belirli bir sınıfsal ve kültürel konumlanmayı da beraberinde getirir.” ifadelerini kullandı.</p><strong>“Mimari aynı kalsa da kültür değişebilir”</strong></p>Bir katılımcının “Mimari olarak aynı kalan bir mekân kültürel olarak değişebilir mi?” sorusuna yanıt veren Doç. Dr. Tutar, “Mimari formun korunması, kültürel yapının değişmediği anlamına gelmez” şeklinde sözlerini tamamladı.</p> </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Çocuklar değerleri gözlem ve deneyim yoluyla öğreniyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-68615.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-68615.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-68615.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 28 May 2026 13:22:51 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, bayramlarda çocuklara kültürel değerlerin, sosyal becerilerin ve aidiyet duygusunun nasıl aktarıldığı hakkında açıklamalarda bulundu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/cocuklar-degerleri-gozlem-ve-deneyim-yoluyla-ogreniyor-68615.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, bayramlarda çocuklara kültürel değerlerin, sosyal becerilerin ve aidiyet duygusunun nasıl aktarıldığı hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Bayramlar, değerlerin somutlaştığı sosyal alanlar!</strong></p>Bayramların, bireyleri ortak değerler etrafında bir araya getirerek toplumsal bağları güçlendiren ve kültürel mirasın nesilden nesile aktarılmasına katkı sağlayan özel zamanlar olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Çocuk gelişimi açısından değerlendirildiğinde, çocuklar özellikle erken yaşlarda gözlem ve model alma yoluyla öğrenirler. Bu noktada bayramlar; sevgi, saygı, empati, paylaşma, dayanışma ve yardımlaşma temelli ilişkilerin somut hale geldiği önemli sosyal alanlardır.” dedi.</p>Bayram öncesinde yapılan hazırlıklara değinen Aytop, “Aile bireylerinin bayramlaşması, çocukların büyüklerinin elini öpüp bayram harçlığı alması, ailece yapılan kahvaltılar ve akraba ziyaretleri; çocuğun kendisini ailesine ve kültürüne ait hissetmesini destekleyen önemli sosyal yaşantılar arasında yer alır.” şeklinde konuştu.</p><strong>Gelenekler bireylere kimlik ve aidiyet duygusu kazandırıyor! </strong></p>Geleneklerin çocukluk döneminde öğrenilmesinin önemli olduğunu aktaran Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Gelenek, bir toplumda kuşaktan kuşağa aktarılan değerler, alışkanlıklar ve davranış kalıpları bütünüdür. Gelenekler bireylere kimlik ve aidiyet duygusu kazandırır, toplumsal düzenin sürdürülmesine katkı sağlar.” dedi.</p>Çocukluk döneminin, kimlik gelişiminin ve sosyal öğrenmenin yoğun olduğu dönemlerden biri olduğunu hatırlatan Aytop, “Tekrarlayan aile ritüelleri ve kültürel uygulamalar; çocuğun yaşamı daha düzenli ve öngörülebilir algılamasına katkı sağlar. Bu öngörülebilirlik, çocuğun duygusal güvenlik geliştirmesini destekler. Ayrıca gelenekler; çocukların sevgi, saygı, empati, paylaşma, dayanışma ve iletişim gibi sosyal becerileri gözlem ve deneyim yoluyla içselleştirmesine katkı sağlar. Geleneklerin hiç ya da yetersiz aktarılması durumunda çocukta sosyal kimlik gelişimi ve duygusal güven gibi alanlarda sınırlılıklar görülebileceği dikkate alınmalıdır.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Çocuklar sosyal davranışları gözlem ve ilişkisel etkileşim yoluyla öğreniyor!</strong></p>Büyüklerle geçirilen zamanın, çocukların sosyal becerilerinin gelişiminde önemli bir rol oynadığına işaret eden Aytop, şöyle devam etti:</p>“Çocuklar sosyal davranışları gözlem ve ilişkisel etkileşim yoluyla öğrenirler. Bu süreçte ebeveynler ve aile büyükleri güçlü sosyal modeller olarak işlev görür. Çocuğun gelişim düzeyine uygun şekilde ev içi sorumluluklara katılması da önemlidir. Sofra hazırlığına yardım etme ve günlük rutinleri birlikte yürütme gibi deneyimler; sorumluluk bilincinin gelişmesini destekler. Aynı zamanda iş birliği yapma ve aidiyet geliştirme becerilerine katkı sağlar. Büyüklerle kurulan sağlıklı ilişkiler, iletişim becerilerinin gelişimini destekler. Yüz yüze etkileşimler kelime dağarcığını genişletir, kendini ifade etme becerisini güçlendirir ve sosyal iletişim kurallarının öğrenilmesine katkı sağlar.</p>Kuşaklararası etkileşimler empati ve duygu düzenleme açısından da önem taşır. Farklı yaş gruplarındaki bireylerin yaşam deneyimlerini gözlemlemek, çocuğun bakış açısı geliştirmesine yardımcı olur. Aile büyüklerinden dinlenen yaşam deneyimleri ve gelenekler çocuğun aidiyet duygusunu ve kimlik gelişimini destekler.”</p><strong>Bayramlar, doğrudan insan temasıyla kurulan etkileşimlerin öne çıktığı kıymetli zaman dilimleri!</strong></p>Dijitalleşmenin arttığı günümüzde, çocukların etkileşimlerinin giderek daha fazla ekranlar üzerinden gerçekleştiğini dile getiren Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu durum, yüz yüze etkileşimlerin azalmasına yol açabiliyor.” dedi.</p>Kuşaklararası temasın azalmasının sosyal bağların çeşitliliğini sınırlayabileceği uyarısını yapan Aytop, “Bu noktada bayramlar, doğrudan insan temasıyla kurulan etkileşimlerin öne çıktığı kıymetli zaman dilimlerinden biri olarak değerlendirilebilir. Aile bireyleriyle fiziksel bir araya gelme, ziyaretleşme ve birlikte zaman geçirme; çocukların sosyal etkileşim repertuvarını zenginleştiren özel bir alan sunar. Bu deneyimlerin sınırlı kalması ise aidiyet hissi açısından bazı gelişimsel alanların daha zayıf deneyimlenmesine yol açabilir.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Anlatımlar, çocuğun deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur ancak tek başına yeterli değil!</strong></p>Ebeveynlerin bayram kültürünü çocuklara aktarırken en etkili yaklaşımın, yaşantısal deneyimi merkeze alan bir tutum olduğunu vurgulayan Emine Akın Aytop, “Çocuklar değerleri ve kültürel ritüelleri çoğunlukla gözlem ve tekrar eden deneyimler yoluyla öğrenirler. Bu noktada bayramın; ziyaretleşme, bayramlaşma, paylaşma ve aile büyükleriyle bir araya gelme gibi boyutlarına çocuğun dahil edilmesi önem taşır.” dedi.</p>Anlatımın ise bu yaşantıyı anlamlandıran tamamlayıcı bir unsur olduğu bilgisini veren Aytop, “Ebeveynin bayramın anlamını açıklaması ve geleneklerin neden önemli olduğunu sade bir dille ifade etmesi, çocuğun deneyimi anlamlandırmasına yardımcı olur. Ancak tek başına anlatım genellikle sınırlı kalır. Aile içi bağlar açısından bayram deneyimleri, kaliteli ortak zaman geçirme ve yüz yüze etkileşim yoluyla ilişkisel yakınlığın güçlenmesine katkı sağlar. Birlikte geçirilen bu zamanlar, aile bireyleri arasında aidiyet hissinin pekişmesine olanak tanır.” diye konuştu.</p><strong>Yüz yüze etkileşimin azalması, geleneksel değerlerin deneyim yoluyla öğrenilmesini sınırlandırabilir!</strong></p>Bayramların ‘tatile dönüşmesi’nin kültürel açıdan modern yaşamın getirdiği bir dönüşüm olarak ele alınabileceğini ifade eden Aytop, “Bu süreç, bir yandan bayramların geleneksel ritüellerinden uzaklaşma eğilimini beraberinde getirirken, diğer yandan aileyle bir araya gelme ve dinlenme ihtiyacına da karşılık verebilir.” dedi.</p>Kültürel açıdan en belirgin sınırlılığın, bayramın yalnızca bir tatil zamanına indirgenmesiyle birlikte yüz yüze etkileşim boyutunun zayıflaması olduğunu aktaran Aytop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Özellikle çocuklar açısından bu durum, geleneksel değerlerin deneyim yoluyla öğrenilmesini sınırlandırabilir. Bayram vesilesiyle çocuklara aktarılması gereken en önemli gelenekler, bayramlaşma, akraba ziyaretleri ve paylaşma kültürüdür. Çocuğun büyüklerle yüz yüze iletişim kurması; nezaket, saygı ve sosyal iletişim becerilerinin gelişmesine katkı sağlar. Paylaşma ve ikram kültürü ise çocukta cömertlik, empati ve sosyal karşılıklılık duygusunun gelişmesini destekler. Aile içi birlikte zaman geçirme ve ritüeller de çocuğun aidiyet duygusunu güçlendirir. Bu geleneklerin korunmasının temel nedeni, çocukların bu değerleri çoğunlukla yaşantı içinden öğreniyor olmasıdır. Bayramlar bu açıdan, kültürel değerlerin davranışa dönüştüğü doğal sosyal öğrenme alanlarından biridir.” </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban Bayramı’nda sağlıklı beslenmeye dikkat çekildi; ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenmeye-dikkat-cekildi-68567.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenmeye-dikkat-cekildi-68567.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenmeye-dikkat-cekildi-68567.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 27 May 2026 13:12:35 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-bayraminda-saglikli-beslenmeye-dikkat-cekildi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, sağlıklı yaşam farkındalığını artırmak amacıyla Anne Şehir Merkezleri aracılığıyla vatandaşlara rehberlik etmeye devam ediyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenmeye-dikkat-cekildi-68567.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal">Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, sağlıklı yaşam farkındalığını artırmak amacıyla Anne Şehir Merkezleri aracılığıyla vatandaşlara rehberlik etmeye devam ediyor. Kurban Bayramı öncesinde dengeli beslenme, porsiyon kontrolü ve sağlıklı tüketim alışkanlıklarına yönelik önemli bilgilendirmelerde bulunan Büyükşehir diyetisyeni Buse Haldız,”Yeni kesilen etin hemen tüketilmesi sindirim problemlerine yol açabilir. Bu sebeple etin buzdolabında 12 ila 24 saat arasında dinlendirilmesi gerekiyor” dedi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"><b>BÜYÜKŞEHİR DİYETİSYENİ UYARDI</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal">Kocaeli Büyükşehir Belediyesi bünyesinde hizmet veren Anne Şehir Merkezleri’nde görev yapan diyetisyen Buse Haldız, Kurban Bayramı’nda artan tatlı ve et tüketimi için öğün dengeleme ve tüketim miktarı konularında vatandaşlara önerilerde bulundu. Diyetisyen Haldız, “Yeni kesilen etin hemen tüketilmesi sindirim problemlerine yol açabilir. Kesim sonrası kas yapısının sert olmasından kaynaklı bu durum hazımsızlık, şişkinlik ve mide rahatsızlıklarına neden olabilir. Bunun için en sağlıklı yöntem, etin buzdolabında 12 ila 24 saat dinlendirilmesi. Bu süreçle et daha yumuşak ve sindirilebilir hale gelir” dedi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"><b>KAVURMA TÜKETİMİNE DİKKAT</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal">Bayram sabahlarının vazgeçilmezi olan kavurmanın kontrollü tüketilmesi gerektiğini belirten Haldız, küçük porsiyonların tercih edilmesini önerdi. Kavurmanın yanında domates, salatalık, roka ve maydanoz gibi sebzelerin tüketilmesinin sindirimi desteklediğini ifade eden Haldız, günün diğer öğünlerinde daha hafif beslenmenin önemli olduğunu da kaydetti.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"><b>KRONİK HASTALIĞI OLANLARA ÖZEL UYARI</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal">Diyabet, hipertansiyon ve kalp-damar hastalığı bulunan bireylerin bayram boyunca daha dikkatli beslenmesi gerektiğini vurgulayan Haldız, özellikle aşırı et, tuz ve şerbetli tatlı tüketiminden kaçınılması gerektiğini belirtti. Şeker hastalarının öğün atlamaması gerektiğini ifade eden Haldız, hipertansiyon hastaları için az tuzlu pişirme yöntemlerinin tercih edilmesini önerdi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"><b>ÇOCUKLAR VE YAŞLILAR HASSAS GRUP</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal">Bayram döneminde çocuklar ve yaşlıların beslenme açısından daha hassas olduğunu belirten Haldız, çocuklarda aşırı şeker tüketiminin sınırlandırılması gerektiğini söyledi. Yaşlı bireylerde ise hazımsızlık, tansiyon yükselmesi ve kan şekeri dalgalanmalarının sık görüldüğünü belirten Haldız, ağır ve yağlı yiyeceklerden uzak durulması gerektiğini ifade etti.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"><b>EN SAĞLIKLI PİŞİRME YÖNTEMLERİNİ AÇIKLADI</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal">Et pişirme yöntemleri hakkında da bilgi veren Haldız, “En sağlıklı pişirme yöntemi haşlamadır. Etin kendi suyuyla pişmesi sağlanır. Ekstra yağ gerektirmez, sindirimi kolaydır. Daha sonra fırında pişirme ve ızgara gelir. Kızartma ve aşırı yağda pişirme, yüksek ısıda istemediğimiz pişirme yöntemleridir” diyerek, vatandaşlara daha kolay sindirilebilir önerilerde bulundu.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal"><b>“ET MUTLAKA SEBZE İLE DENGELENMELİ”</b></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span><span style="line-height:normal">Kurban Bayramı’nda kırmızı et tüketiminin arttığını hatırlatan Haldız,“Etin yanında sebze ve lifli gıdaların tüketilmesi hem sindirim sistemi hem de genel sağlık açısından oldukça önemlidir. Özellikle Kurban Bayramı gibi kırmızı et tüketiminin arttığı dönemlerde öğünlerin mutlaka sebzelerle dengelenmesi gerekir. Lifli besinler midenin boşalmasını yavaşlatır, daha uzun süre tokluk yapar, kolesterol dengesine ise katkı sağlar” dedi.</span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:start"><span style="font-size:small"><span style="color:#222222"><span style="font-family:Arial, Helvetica, sans-serif"><span style="font-style:normal"><span><span style="font-weight:400"><span style="white-space:normal"><span style="background-color:#ffffff"><span><span><span> </span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></span></p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban Bayramı’nda et tüketiminde denge şart! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-et-tuketiminde-denge-sart-68519.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-et-tuketiminde-denge-sart-68519.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-et-tuketiminde-denge-sart-68519.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 26 May 2026 13:43:48 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-bayraminda-et-tuketiminde-denge-sart.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, Kurban Bayramı’nda kırmızı et ve sakatat tüketiminde porsiyon kontrolü, doğru pişirme ve sindirim sistemini koruyacak beslenme yöntemleri hakkında önerilerde bulundu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-et-tuketiminde-denge-sart-68519.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, Kurban Bayramı’nda kırmızı et ve sakatat tüketiminde porsiyon kontrolü, doğru pişirme ve sindirim sistemini koruyacak beslenme yöntemleri hakkında önerilerde bulundu.</p><strong>Kırmızı et tüketiminde gün içindeki denge korunmalı!</strong></p>Kurban Bayramı’nın, paylaşmanın ve bir araya gelmenin en kıymetli zamanlarından biri olduğunu hatırlatan Beslenme ve Diyet Uzmanı Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu özel dönemde kırmızı et tüketiminin artması kaçınılmazdır; ancak önemli olan miktardan çok gün içindeki dengeyi koruyabilmektir.” dedi.</p>Gün boyunca sadece et ağırlıklı beslenmenin, kısa sürede sindirim sistemini zorlayabileceğine ve metabolik dengeyi olumsuz etkileyebileceğine değinen İspiroğlu, “Yetişkin bir birey için günlük ortalama 120-150 gram pişmiş kırmızı et tüketimi yeterlidir. Gün içinde birden fazla öğünde et tüketilecekse porsiyonlar küçültülmeli; mutlaka sebze, salata veya yoğurt gibi besinlerle denge sağlanmalıdır. Sadece et ağırlıklı beslenmek lif alımını azaltarak bağırsak hareketlerini yavaşlatırken; aynı zamanda vücudu susuz bırakabilir ve sindirim sistemini zorlayabilir. Aynı gün içinde sık aralıklarla et tüketmek de beklenenden daha fazla sindirim yükü oluşturabilir.” uyarısında bulundu.</p><strong>Dinlendirilmeden tüketilen et sindirimi zorlaştırabilir!</strong></p>Kurban etinin kesim sonrası hemen poşetlenmemesi ve üst üste yığılmaması gerektiğine dikkat çeken Hülya Yiğit İspiroğlu, “Etler öncelikle serin, temiz ve hava alabilen bir ortamda ilk sıcaklığını atacak şekilde bekletilmeli; ardından buzdolabında dinlendirilmelidir. Henüz sıcaklığını kaybetmeden kapalı ortama alınan etlerde terleme ve buna bağlı bakteri üremesi riski artabilir.” dedi.</p>Dinlendirme sürecinin en az 24 saat olması gerektiğine vurgu yapan İspiroğlu, “Bu süreç tamamlanmadan tüketilen et daha sert olur ve sindirimi zorlaşabilir. Dinlendirme sonrası tüketilmeyecek etler, günlük kullanım miktarlarına göre porsiyonlanarak derin dondurucuya alınmalıdır. Donmuş etler oda sıcaklığında değil; buzdolabında çözündürülmeli ve çözüldükten sonra tekrar dondurulmamalıdır.” şeklinde konuştu.</p><strong>Sakatatlar, yüksek kolesterol ve purin içeriğine sahip!</strong></p>Sakatat tüketiminde en sık gözden kaçan riskler hakkında da bilgi veren İspiroğlu, şunları söyledi:</p>“Sakatatlar; özellikle karaciğer ve böbrek gibi organ etleri, yüksek kolesterol ve purin içeriğine sahiptir. Bu nedenle kalp-damar hastalığı, gut ve kolesterol yüksekliği olan bireylerin tüketimi sınırlandırması gerekir. Ayrıca sakatatlar hijyen açısından daha hassas ürünlerdir; güvenilir kaynaklardan temin edilmeli ve yeterli süre, uygun sıcaklıkta pişirilmelidir.”</p><strong>Etin pişirme yöntemi en az miktarı kadar önemli!</strong></p>Etin yıkanmasının çoğu zaman hijyenik bir uygulama olarak düşünülse de doğru olmadığına işaret eden İspiroğlu, “Çiğ et yıkandığında mikroorganizmalar, su sıçramasıyla mutfak yüzeylerine ve diğer besinlere yayılabilir. Bu nedenle et yıkanmamalı; hijyen, doğru pişirme ve mutfak ekipmanlarının temizliği ile sağlanmalıdır. Çiğ etle temas eden yüzeylerin ayrı tutulması ve iyi temizlenmesi büyük önem taşır.” dedi.</p>Etin pişirme yönteminin en az miktarı kadar önemli olduğunu kaydeden İspiroğlu, “Kızartma ve yoğun yağlı kavurmalar yerine ızgara, fırınlama veya haşlama yöntemleri tercih edilmeli. Yüksek ısıda ve doğrudan ateşle temas ederek pişirilen etlerde besin kaybı artabilir ve istenmeyen bileşikler oluşabilir. Etin kendi yağıyla pişirilmesi yeterlidir; ekstra yağ eklenmesi gereksiz kalori alımına yol açar.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Amaç kusursuz beslenmek değil; genel dengeyi sürdürebilmek!</strong></p>Aynı gün içinde hem yağlı et yemeklerinin hem de şerbetli tatlıların yoğun tüketilmesinin, kan şekeri ve sindirim sistemi üzerinde yük oluşturabileceği uyarısını yapan Hülya Yiğit İspiroğlu, “Bu durum özellikle diyabet ve insülin direnci olan bireylerde daha belirgin etkiler yaratabilir. Tatlı tüketilecekse porsiyonlar küçük tutulmalı; mümkünse sütlü veya meyveli alternatifler tercih edilmeli.” dedi.</p>Bu tür bir öğün sonrası dengeyi sağlamak için gün içinde su tüketiminin artırılmasını öneren İspiroğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Yemek sonrasında yapılacak 20-25 dakikalık hafif yürüyüş de sindirimi destekleyebilir. Şişkinlik veya hazımsızlık hissedildiğinde zencefil, rezene veya nane gibi bitki çayları tercih edilerek sindirim sistemi rahatlatılabilir.</p>Bayram süresince birkaç gün yapılan beslenme değişiklikleri tek başına kalıcı kilo artışı oluşturmaz. Ancak gün boyu kontrolsüz tüketim bu süreci hızlandırabilir. Gün içinde en az bir öğünü sebze ağırlıklı planlamak; yeterli su tüketmek ve yemek sonrası kısa yürüyüşler yapmak dengeyi korumaya yardımcı olur. Amaç kusursuz beslenmek değil; genel dengeyi sürdürebilmektir.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Bayramda et tüketimi günlük 150 gramı geçmemeli! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunluk-150-grami-gecmemeli-68517.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunluk-150-grami-gecmemeli-68517.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunluk-150-grami-gecmemeli-68517.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 26 May 2026 13:43:47 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/bayramda-et-tuketimi-gunluk-150-grami-gecmemeli.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, Kurban Bayramı'nda sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda önemli uyarılarda bulundu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunluk-150-grami-gecmemeli-68517.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Görevlisi Kübra Şahin, Kurban Bayramı'nda sağlıklı ve dengeli beslenme konusunda önemli uyarılarda bulundu.</p><strong>Günlük pişmiş et tüketimi 100-150 gram civarında olmalı</strong></p>Kurban Bayramı’nda sağlıklı kalmak ve sindirim sorunları yaşamamak için günlük et tüketim miktarına dikkat etmek gerektiğini ifade eden<strong> </strong>Beslenme Uzm.<strong> </strong>Öğr. Gör. Kübra Şahin, “Yetişkin bir birey için günlük et tüketimi 100-150 gram (pişmiş ağırlık) civarında olmalıdır. Kalp-damar sağlığı ve böbrek fonksiyonları dikkate alındığında et tüketimi daha sınırlı miktarda (örneğin 70-100 gram) olmalıdır.” dedi.</p>Etin pişirme yönteminin sağlık üzerindeki etkilerine de değinen Kübra Şahin, özellikle Kurban Bayramı gibi et tüketiminin yoğun olduğu dönemlerde doğru pişirme yöntemlerinin önem kazandığını ifade etti.</p><strong>Fırında pişirme besin değerini koruyor</strong></p>Haşlama yönteminin düşük kalorili olması ve sindirimi kolaylaştırması dolayısıyla önerildiğini kaydeden Şahin, yağın bir kısmının suya geçmesi sayesinde etin yağ oranının da azaldığını, fırında pişirmenin ise besin değerini büyük ölçüde koruduğunu ve ek doymuş yağ kullanılmadan sağlıklı pişirme imkânı sunduğunu belirtti. Şahin, ancak aşırı yüksek sıcaklıkta pişirmenin besin kaybına ve zararlı bileşiklerin oluşumuna neden olabileceği uyarısında bulundu.</p>Kavurma ve kızartma yöntemlerine karşı da uyarılarda bulunan Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Kavurma sindirimi zorlaştırabilir. Yüksek doymuş yağ ve kolesterol içeriği nedeniyle kalp-damar hastalıkları riskini artırabilir. Kızartmada ise yağ emilimi yüksek olduğu için kalori ve doymuş yağ miktarı artar, sindirim sistemi zorlanabilir.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Yeni kesilmiş etin hemen tüketilmesi sağlık açısından çeşitli riskler taşıyor</strong></p>Şahin, Kurban Bayramı’nda yeni kesilmiş etin hemen tüketilmesinin sağlık açısından çeşitli riskler taşıdığına dikkat çekti. Etin kesim sonrası mutlaka dinlendirilmesi gerektiğini belirten Şahin, erken tüketimin hem sindirim sistemi sorunlarına hem de gıda güvenliği risklerine yol açabileceğini söyledi.</p>Yeni kesilmiş etin hayvan kesildikten sonra kasılıp sertleştiğini ifade eden Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Hemen tüketilen et serttir, çiğnenmesi ve sindirimi zordur. Bu durum şişkinlik, mide ağrısı, hazımsızlık, reflü ve gastrit şikayetlerinin artmasına neden olabilir.” dedi.</p><strong>Et buzdolabında 12-24 saat dinlendirilmeli</strong></p>Etin buzdolabında 12-24 saat dinlendirilmesinin önemine vurgu yapan Şahin, “Dinlendirilen etin kas lifleri gevşer, daha yumuşak ve lezzetli hale gelir. Aynı zamanda sindirimi kolaylaşır. Ayrıca mikrobiyolojik açıdan da daha güvenli olur.” ifadelerini kullandı.</p>Hijyen koşullarına dikkat edilmemesi halinde ciddi sağlık sorunlarının ortaya çıkabileceğini kaydeden Şahin, “Uygun hijyen sağlanmazsa, taze ve ısısı düşmemiş et bakteri üremesi için uygun ortam oluşturabilir. Özellikle saklama koşulları uygun değilse ishal, mide bulantısı gibi gıda zehirlenmeleri görülebilir.” diye konuştu.</p><strong>Sebzeler sindirim sistemi için önemli bir destek sağlıyor</strong></p>Kurban Bayramı’nda yalnızca et tüketimine değil, yanında tercih edilen besinlere de dikkat edilmesi gerektiğini belirten Beslenme Uzm. Şahin, kırmızı etin protein ve yağ açısından zengin olmasına rağmen lif, C vitamini ve karbonhidrat bakımından yetersiz olduğunu söyledi.</p>Sebzelerin sindirim sistemi için önemli bir destek sağladığını ifade eden Şahin, “Sebzeler lif kaynağıdır. Sindirim sistemini destekler, bağırsak hareketlerini düzenler. Aynı zamanda antioksidan, vitamin ve mineral açısından da zengindir.” dedi.</p>Tam tahıllı ürünlerin önemine de değinen Şahin, “Tam buğday ekmeği ve bulgur pilavı gibi tam tahıllar karbonhidrat kaynağıdır. Enerji sağlar, kan şekerini dengede tutar ve lif içerikleri sayesinde etle birlikte daha uzun süre tokluk hissi oluşturur.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Yoğurt, ayran ve kefir sindirim sisteminin daha rahat çalışmasını sağlıyor</strong></p>Fermente süt ürünlerinin de sindirimi desteklediğini kaydeden Beslenme Uzm. Şahin, “Yoğurt, ayran ve kefir gibi probiyotik içeren besinler sindirim sisteminin daha rahat çalışmasına katkı sağlar.” dedi.</p>C vitamini içeren besinlerin etle birlikte tüketilmesinin faydalı olduğunu belirten Şahin, “Limonlu salata, domates, yeşil biber, maydanoz, portakal ve nar gibi C vitamini kaynakları, kırmızı ette bulunan demirin emilimini artırır.” şeklinde konuştu.</p><strong>Çocuklar yaklaşık 50-100 gram arasında et tüketmeli</strong></p>Şahin, Kurban Bayramı’nda özellikle çocuklar ve yaşlıların et tüketiminde daha dikkatli olunması gerektiğini belirterek, porsiyon kontrolü ve doğru pişirme yöntemlerinin önemine dikkat çekti.</p>Çocukların yaşlarına ve gelişim durumlarına göre daha az miktarda et tüketmesi gerektiğini ifade eden Öğr. Gör. Şahin, “Çocuklar yaklaşık 50-100 gram arasında et tüketmelidir. Etin hazırlanışında haşlama, fırında veya buharda pişirme yöntemleri tercih edilmelidir. Kızartmalardan ve çok yağlı kavurmalardan kaçınılmalıdır.” dedi.</p>Çocuklarda bağışıklık sisteminin henüz tam gelişmediğini vurgulayan Şahin, “Bu nedenle etin iyi pişmiş olması çok önemlidir. Et küçük parçalara ayrılarak tüketilmeli, yanında sebze, yoğurt ve tam tahıllı besinlerle dengeli bir öğün oluşturulmalıdır.” diye konuştu. </p><strong>Yaşlılar için et yumuşak ve kolay çiğnenebilir şekilde hazırlanmalı</strong></p>Yaşlı bireylerde ise kalp-damar sağlığı ve böbrek fonksiyonlarının göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Şahin, “Yaşlılar et tüketimini daha sınırlı miktarda, yaklaşık 70-100 gram arasında tutmalıdır. Et yumuşak ve kolay çiğnenebilir şekilde hazırlanmalıdır.” diye konuştu.</p>Kavurma ve kızartma gibi ağır pişirme yöntemlerinden kaçınılması gerektiğini kaydeden Beslenme Uzm.  Şahin, “Tansiyon problemleri nedeniyle aşırı tuz kullanımından uzak durulmalıdır. Yaşlılarda mide asidi azalır. Bu nedenle sert, yağlı ve yoğun baharatlı etler sindirim sorunlarına yol açabilir.” dedi.</p><strong>Kabızlık, hazımsızlık, şişkinlik, mide ağrısı, kramp görülebilir</strong></p>Bayramda aşırı et tüketiminin sindirim sistemi üzerinde çeşitli olumsuz etkiler oluşturabileceğini ifade eden Öğr. Gör. Şahin, “Kabızlık, hazımsızlık, şişkinlik, mide ağrısı, kramp ve bağırsak hareketlerinde yavaşlama gibi sorunlar görülebilir.” uyarısında bulundu.</p>Bu etkileri azaltmak için lifli besinlerin artırılması gerektiğini belirten Şahin, “Yeterli su tüketmek, yağlı ve kızartılmış yiyeceklerden uzak durmak, porsiyon kontrolü yapmak, yemek sonrası hafif yürüyüşler gerçekleştirmek ve probiyotik besinler tüketmek sindirim sistemini rahatlatacaktır.” ifadelerini kullandı.</p>Fiziksel aktivitenin önemine de değinen Şahin, “Hafif yürüyüşler sindirim sistemini hızlandırarak mide ve bağırsakların daha iyi çalışmasını sağlar, kabızlık riskini azaltır. Ayrıca metabolizmayı destekler, kan dolaşımını artırır, krampları ve şişkinliği hafifletir.” dedi.</p>Su tüketiminin de bayram döneminde ihmal edilmemesi gerektiğini vurgulayan Beslenme Uzm. Kübra Şahin, “Su tüketimi mide ve bağırsaklarda besinlerin çözülmesine ve emilmesine yardımcı olur. Lifli besinlerin bağırsakta hareketini kolaylaştırır, kabızlığı önler, vücudu detoksifiye eder ve mideyi rahatlatır.” Şeklinde sözlerini tamamladı. </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kavurma tüketirken dikkat! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kavurma-tuketirken-dikkat-68515.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kavurma-tuketirken-dikkat-68515.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kavurma-tuketirken-dikkat-68515.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 26 May 2026 13:43:46 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kavurma-tuketirken-dikkat.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kurban Bayramı sofralarının baş tacı olan kavurma, doğru miktarda ve uygun yöntemlerle tüketilmediğinde bazı sağlık sorunlarını tetikleyebiliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kavurma-tuketirken-dikkat-68515.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Kurban Bayramı sofralarının baş tacı olan kavurma, doğru miktarda ve uygun yöntemlerle tüketilmediğinde bazı sağlık sorunlarını tetikleyebiliyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Aylin Şaşmaz, </strong>yağlı ve fazla miktarda tüketilen kavurmanın; kalp-damar hastalıklarından tansiyona, mide problemlerinden diyabete kadar birçok hastalık grubunda risk oluşturabildiğini belirtiyor. Bu nedenle özellikle kronik hastalığı olanların, bayram sofralarında porsiyon kontrolüne dikkat etmeleri gerektiğini vurgulayan Şaşmaz “Kavurma tamamen yasak değil ancak kişinin sağlık durumuna göre tüketim miktarı ve pişirme yöntemi büyük önem taşıyor” diyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Aylin Şaşmaz kavurma için riskli hastalık gruplarını ve sağlıklı kavurma tüketmenin 7 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p><strong>Kalp ve damar hastaları</strong></p>Doymuş yağ ve kolesterol açısından zengin olan kavurma, kalp-damar hastalarında risk oluşturabiliyor. Özellikle kuyruk yağı veya ekstra yağ eklenerek hazırlanan kavurmalar, kötü kolesterolü yükselterek damar tıkanıklığı riskini artırabiliyor. Kalp hastalarının mümkün olduğunca yağsız et tercih etmeleri ve porsiyonu küçük tutmaları gerekiyor. </p><strong>Yüksek tansiyon hastaları</strong></p>Kavurmaya pişirme esnasında fazla tuz eklenmesi, hipertansiyon hastaları için önemli bir risk yaratabiliyor. Aşırı tuz tüketimi tansiyonun yükselmesine neden olurken; baş ağrısı, çarpıntı ve halsizlik gibi şikayetleri de artırabiliyor. Bu nedenle tansiyon hastalarının kavurmayı az tuzlu ve kontrollü miktarda tüketmeleri büyük önem taşıyor. </p><strong>Diyabet hastaları</strong></p>Bayram sofralarında kavurmanın yanında tüketilen pilav, ekmek, tatlı ve şekerli içecekler kan şekerinin hızla yükselmesine yol açabiliyor. Ayrıca aşırı yağlı beslenme insülin direncini de olumsuz etkileyebiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Aylin Şaşmaz,  diyabet hastalarının kavurmayı sebze ve salata ile birlikte, dengeli porsiyonlarla tüketmeleri gerektiğine dikkat çekiyor.</p><strong>Mide ve reflü hastaları</strong></p>Yağlı ve ağır pişirilen kavurmalar mideyi zorlayabiliyor. Özellikle reflü, gastrit ve ülser gibi mide rahatsızlığı olan kişilerde yanma, şişkinlik, hazımsızlık ve mide ağrısı görülebiliyor. Kavurmanın yüksek ateşte uzun süre pişirilmesi de sindirimi daha da zorlaştırabiliyor.</p><strong>Karaciğer ve safra kesesi problemi olanlar</strong></p>Aşırı yağlı et tüketimi karaciğer ve safra kesesinin yükünü artırabiliyor. Safra kesesi taşı bulunan kişilerde yağlı kavurma tüketimi ağrı ataklarını tetikleyebilirken, karaciğer yağlanması olan bireylerde de sindirim sorunlarına neden olabiliyor. Bu nedenle daha az yağlı ve küçük porsiyonlu tüketmek gerekiyor. </p><strong>Böbrek hastaları</strong></p>Fazla protein tüketimi böbreklerin çalışma yükünü artırarak zorlayabiliyor. Özellikle kronik böbrek hastalığı bulunan kişilerde kontrolsüz et tüketimi sağlık açısından risk oluşturabiliyor. Tuzlu kavurma tüketimi de vücutta sıvı dengesini bozarak ek sorunlara yol açabiliyor.</p><strong>Gut hastaları</strong></p>Kırmızı etin fazla tüketilmesi kandaki ürik asit seviyesini yükseltebiliyor. Bu durum gut hastalarında eklem ağrısı, şişlik ve ani atak riskini artırabiliyor. Diyetisyen Şaşmaz, gut hastalarının özellikle sakatat ve aşırı et tüketiminden kaçınmaları gerektiğini vurguluyor.</p><strong>Sindirim sistemi hassas olanlar</strong></p>Uzun süre aç kaldıktan sonra fazla miktarda kavurma tüketmek; şişkinlik, hazımsızlık, gaz ve bağırsak problemlerine yol açabiliyor. Özellikle ileri yaş grubundaki bireylerin ve hassas bağırsak yapısına sahip kişilerin daha kontrollü beslenmeleri gerekiyor.</p><strong>xxxxxxxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxxxxxx</strong></p><strong>SAĞLIKLI KAVURMA TÜKETİMİ İÇİN 7 ÖNERİ!</strong></p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Aylin Şaşmaz, sağlıklı kavurma tüketimi için önerilerini şöyle sıralıyor;</p>Eti kendi yağıyla pişirin, ekstra yağ eklemeyin. </p>Kavurmayı kızartmak yerine orta ateşte pişirin.</p>Kesim sonrası ‘rigor mortis’ denilen ölüm sertliğinin geçmesi için, eti uygun koşullarda en az 12-24 saat dinlendirdikten sonra tüketin. </p>Yanında bol salata ve sebze yemeye özen gösterin.</p>Porsiyon kontrolünü ihmal etmeyin. </p>Kavurmanın yanında pilav, ekmek ve tatlıyı aynı öğünde aşırı tüketmeyin. </p>Gün içinde bol su için.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ “Onu Yemeden Doymuyorum” Diyenler! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/onu-yemeden-doymuyorum-diyenler-68507.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/onu-yemeden-doymuyorum-diyenler-68507.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/onu-yemeden-doymuyorum-diyenler-68507.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 26 May 2026 13:22:37 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/onu-yemeden-doymuyorum-diyenler.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kırmızı et pek çok kişi için sofranın ve öğünün vazgeçilmezi arasında yer alıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/onu-yemeden-doymuyorum-diyenler-68507.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Kırmızı et pek çok kişi için sofranın ve öğünün vazgeçilmezi arasında yer alıyor. Yüksek protein, demir ve B12 içeriği nedeniyle kırmızı et şimdiye dek hep sağlıklı beslenmenin bir parçası olarak görüldü. Ancak son yıllarda artan bilimsel çalışmalar kırmızı et ile ilgili ezberleri bozabilir. Kırmızı etin faydasını görmenin de, olası zararlı etkileriyle de karşılaşmanın mümkün olduğunu söyleyen <strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Zehra Elban</strong> “Kırmızı ve özellikle işlenmiş etlerin yüksek tüketimi; kalp hastalıkları, bazı kanser türleri (özellikle kolorektal kanser), diyabet ve erken ölüm riski ile ilişkilendiriliyor” uyarısında bulunuyor. Peki sofranızdaki kırmızı et zararlı mı, değil mi? <strong>Zehra Elban</strong>, bunu öğrenmek için kendinize sormanız gereken 3 önemli soruyu hatırlatıyor. </p><strong>PROTEİNDEN, DEMİRDEN ZENGİN AMA… </strong></p>Kırmızı et denildiğinde ilk akla gelen yüksek protein ve demir içeriğine sahip olduğu. B12 vitamini, çinko, selenyum gibi insan bedeninin sağlıklı işleyişini sürdürebilmesi için zenginlikleri de içeriğinde barındırıyor. Tüm bu özellikleriyle kırmızı et süper gıda gibi görünse de yanlış seçilen kırmızı et zararlı olabilir. </p><strong>HÜCRELERİ BESLEYEN TEK VE BİRİCİK MADDE DEĞİL!</strong></p>Kırmızı etin “besleyicilik” algısının tamamen temelsiz olmadığını ifade eden <strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Zehra Elban</strong>, “Yüksek kaliteli protein içeriği sayesinde kas kütlesinin korunması ve artışı üzerinde güçlü bir etkisi var. Aynı zamanda B12 vitamini açısından zengin olması, hücre yenilenmesi ve özellikle kırmızı kan hücrelerinin üretimi için önemli bir avantaj sağlıyor. Yüksek demir içeriği ise oksijenin dokulara taşınmasında kritik rol oynuyor; bu da enerji düzeyi ve genel metabolik fonksiyonlar açısından doğrudan belirleyici. Nitekim yaklaşık 85 gramlık bir porsiyon kırmızı et, günlük protein ve B12 ihtiyacının yüksek bir kısmını karşılayabiliyor. Bu yönüyle bakıldığında kırmızı etin gerçekten “hücreleri besleyen” bir tarafı olduğu açık” diyor. </p>Bu noktada önemli bir detayı belirten <strong>Elban</strong>, bu besin öğelerinin yalnızca kırmızı ete özgü olmadığını, bazı kümes hayvanları, balık, yumurta, çiğ kuruyemişler ve dengeli bir bitkisel beslenme modeliyle de karşılanabildiğini ifade ediyor. </p><strong>KIRMIZI ETTEKİ O MADDE KORUYUCU DA OLABİLİR, ZARARLI DA!</strong></p>Kırmızı etin içerdiği “hem demir”in bir yandan demir eksikliği anemisine yönelik koruyucu bir besin. Ancak aynı maddenin oksidatif stresi tetikleyebileceği de belirtiliyor. Özellikle işlenmiş etlerin yüksek tüketiminin kalp hastalıkları, bazı kanser türleri (özellikle kolorektal kanser), diyabet ve erken ölüm riski ile ilişkilendirildiğini belirten <strong>Zehra Elban</strong>, “Bu risk, işlenmiş etlerde çok daha belirgin görünüyor. Bunun altında yatan mekanizmalardan biri, kırmızı ette bulunan hem demir maddesinin çok yüksek miktarda tüketilmesi halinde oksidatif stres süreçlerini tetikleyebilmesi. Oksidatif stres ve düşük düzeyli kronik inflamasyon, birçok kronik hastalığın başlangıç basamağı olarak kabul ediliyor. Buna ek olarak bazı et türlerinin yüksek doymuş yağ içeriği, kolesterol seviyelerini yükselterek kardiyovasküler riskleri artırabiliyor” diyor. </p><strong>KIRMIZI ET TÜKETMEDEN ÖNCE MUTLAKA SORUN</strong></p><strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Zehra Elban</strong> kırmızı etin zararlı mı faydalı mı olacağını öğrenmek için sorulması gereken 3 önemli soruyu sıralıyor. </p><ol><li><strong>Kırmızı eti ne kadar tüketiyorsunuz? </strong></li></ol>Kırmızı et tüketiminde miktar, sağlık üzerindeki etkilerin belirlenmesinde en kritik faktörlerden biri. Dünya Sağlık Örgütü ve birçok uluslararası beslenme rehberi, kırmızı et tüketiminin haftalık toplamda 300–500 gramı aşmamasını öneriyor. Bunun üzerindeki tüketim, özellikle işlenmiş etlerle birlikte olduğunda, kalp-damar hastalıkları ve bazı kanser türleriyle ilişkilendiriliyor. <strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Zehra Elban</strong> kırmızı etin yüksek miktarda ve kontrolsüz tüketiminin oluşturduğu riskin altını çiziyor. </p><ol><li><strong>Kırmızı eti hangi sıklıkta tüketiyorsunuz? </strong></li></ol>Tüketim sıklığı da en az miktar kadar belirleyici. Günlük kırmızı et tüketimi yerine haftaya yayılan ve aralıklı tüketim, metabolik yükün dengelenmesine yardımcı oluyor. <strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Zehra Elban</strong> haftada 2–3 porsiyon kırmızı et tüketiminin dengeli bir yaklaşım olduğunu belirtiyor. Daha sık tüketim vücutta doymuş yağ alımını artırarak kolesterol seviyelerini etkileyebilir ve uzun vadede kardiyovasküler riskleri yükseltebilir. Kırmızı eti ana öğün yerine daha çok “tamamlayıcı” bir besin olarak konumlandırmak önemli bir strateji olabilir. </p><ol><li><strong>Tüketeceğiniz kırmızı et işlenmiş mi? </strong></li></ol>Kırmızı etin sağlık üzerindeki etkisini belirleyen en önemli faktörlerden biri de etin işlenmiş olup olmaması diyen <strong>Zehra Elban</strong>, “Salam, sucuk, sosis gibi işlenmiş et ürünleri; koruyucu maddeler, yüksek tuz ve bazı kimyasal bileşenler içerdiği için sağlık açısından daha yüksek risk taşır. Dünya Sağlık Örgütü, işlenmiş etleri “kanserojen” sınıfında değerlendirerek özellikle kolorektal kanser ile ilişkisine dikkat çekmektedir. Buna karşılık taze, işlenmemiş kırmızı etin kontrollü tüketimi çok daha düşük risklidir” ifadelerini kullanıyor. </p>Bu noktada dengenin en önemli belirleyici olduğunun altını çizen <strong>Acıbadem Life Beslenme ve Diyet Uzmanı Zehra Elban</strong>, “Kırmızı et doğru miktar ve doğru beslenme bağlamı içinde yer aldığında fayda sağlayabilir. Aynı zamanda antioksidanlardan zengin sebze ve meyvelerle birlikte tüketmek, “hem demir”in olası oksidatif etkilerini dengelemeye yardımcı olabilir. Bağırsak mikrobiyotasını destekleyen liften zengin bir beslenme modeli de bu denklemin önemli bir parçası” diyor. </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban kesimini mutlaka işi bilen kasaplar yapmalı! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-kesimini-mutlaka-isi-bilen-kasaplar-yapmali-68423.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-kesimini-mutlaka-isi-bilen-kasaplar-yapmali-68423.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-kesimini-mutlaka-isi-bilen-kasaplar-yapmali-68423.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 25 May 2026 17:03:08 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-kesimini-mutlaka-isi-bilen-kasaplar-yapmali.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-kesimini-mutlaka-isi-bilen-kasaplar-yapmali-68423.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan ile Kalite Baş Denetçisi Kimya Y. Müh. Öğr. Gör. Mustafa Cüneyt Gezen, Kurban Bayramı öncesinde özellikle acemi kasapların neden olduğu yaralanmalara ilişkin uyarılarda bulundu hem kesim güvenliği hem de kurban etinin doğru saklanması konusunda hayati öneriler paylaştı.</p><strong>Kesim yerleri önceden belirlenmeli!</strong></p>İSG Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, 2022 yılında İstanbul hariç 5 bin 102 kişinin kurban kesimi sırasında, kesici aletler ya da hayvan darbeleriyle yaralandığını hatırlattı.</p>Kurban kesimi öncesinde mutlaka kesim yerlerinin belirlenmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, "Kesim yapılacak yerler önceden planlanmalı, belirlenmeli, standartları kontrol edilmeli ve yetkilendirilmeli. İl, ilçe ve diğer yerleşim birimlerinde, kesim standartlarına uygun mevcut hayvan kesim yerleri ve kesimhanelerin bayram süresince açık olması ve hizmet vermesi sağlanmalı. Hayvan kesim yerleri ya da kesimhane bulunmayan ilçe veya yerleşim birimlerinde yetkililer standartlara uygun mobil hayvan kesim yerleri ve kesimhaneler oluşturmalı. Kesim yapılan yerlerin ve çevresinin temizliği için önlemler alınmalı." dedi.</p><strong>Kurbanlıklar veteriner kontrolünden geçmiş olmalı!</strong></p>Kurbanlık alırken veteriner kontrolünden geçmiş olmasına dikkat edilmesi gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, "Hayvanlardan direkt insanlara geçen bulaşıcı hastalıklar bulunur. Kontrollü hayvan alarak bunu önlemiş olursunuz. Kulaklarındaki kontrol işaretleri bunu sağlar. Belediyelerce belirlenen alanları kullanın. Belediyeler hijyen kurallarına azami özen gösterir. Gerek kesim sırasında gerekse kesim sonrası hijyen kurallarına uyulmalı." diye konuştu. </p><strong>Kurban derisi nasıl saklanmalı?</strong></p>Kurban derisinin yaralamadan çıkarılmasını ve kaya tuzuyla ovularak saklanması gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, "Ekonomiye katkı sağlamak adına bu işlem önem arz eder. Dolayısı ile hem ekonomik hem de güvenlik nedeniyle bu iş için de uzman kişilerin bulunması faydalı olacaktır" dedi.</p> </p><strong>İşi, işin uzmanı yapmalı!</strong></p>Kurban kesiminin mutlaka uzman kasaplar tarafından yapılmasının önemini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, kesim sırasında yaşanacak olası kazaların önüne geçmek için işin uzmanlarından yardım alınması ve özellikle büyükbaş hayvanların kesiminin kasaplar tarafından yapılması önerisinde bulundu.</p>Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, şu bilgileri verdi:</p>"İş güvenliğinin en önemli unsurlarından biri işi, o işin uzmanı olan kişiye yaptırmaktır. Özellikle büyükbaş hayvan kesimini kasaplara yaptırmak kaza sayısını önemli oranda azaltır. Aletler keskin ve temiz olmalı, kesim sırasında kullanacağınız kesici aletler tam olmalı. Bu aletler her sene bilenmeli. Ayrıca olası el kesilmelerine karşı, çelik örgülü ve bilekten kemerli kasap eldivenlerinin kullanılması gerekir. Bu eldivenin bıçak kullanılan ele değil, diğer ele takılması önemli. Bu şekilde kullanım, bıçak sapmasında eli korur. Kurban kesiminin mutlaka işi bilen kasaplar tarafından yapılmasının, özellikle büyükbaş hayvanların kesiminin kasaplar tarafından yapılması önerisinde bulunuyorum. Kesim mutlaka acemi kasap tarafından yapılacaksa bu sırada yaşanacak olası kazaların önüne geçmek için yakındaki kişilerle arasında en az 1 metre mesafe olması gerekmektedir.”</p><strong>Aletler ne aşırı keskin ne de fazla kör olmalı!</strong></p>Kesim sırasında kullanılan tüm aletlerin hijyen olması gerektiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, "Kesimde kullanılacak bıçakların ve tüm kesici aletlerin antiseptikle yıkanması ve temizlenmesi gerekir. En azından alkol ya da kolonya ile silinmeli. Aletler ne aşırı keskin ne de fazla kör olmalı. Çok keskin olduğunda yaralanmalar daha ağır şekilde sonuçlanabilir. Aletlerin keskin olmaması durumunda ise kurban eziyet çeker." dedi.</p><strong>Uzuv yaralanmalarında kesilen kurbanlardan gelebilecek riskler için hijyen önemli</strong></p>Kesilmeye karşı çelik örgülü eldiven kullanılması gerektiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, kasabın, çelik eldiveni bıçağı tuttuğu elin aksi eline takması gerektiğini de kaydetti.</p>Uzuv yaralanmalarında kesilen kurbanlardan gelebilecek biyolojik risklerin önlenebilmesi için önemli hijyen kurallarına uymak gerektiğini de vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, “Kesim sırasında kurban kanları ve kurbanın bağırsakları güvenli bir şekilde bertaraf edilmeli.” diye bilgi verdi. </p><strong>Kurban eti nasıl saklanmalı? Sıcakken plastik kaplara ve poşetlere konulmamalı!</strong></p>Kimya Yüksek Mühendisi ve Kalite Baş Denetçisi Üsküdar Üniversitesi Öğr. Gör. Mustafa Cüneyt Gezen de kurban etlerinin saklanması konusuna işaret ederek, kurban eti saklanmasında plastik kapların kullanılmaması ve yine kurban etinin sıcakken poşetlere konulmaması gerektiğini de kaydetti.</p>Öğr. Gör. Mustafa Cüneyt Gezen, plastiklerin içinde bulunan kimyasalların, gıda ile temas ettiğinde gıdaya geçtiğini belirterek, kurban etlerinin plastik poşet veya diğer plastik ürünlerle saklanmaması gerektiğinin altını çizdi. Öğr. Gör. Mustafa Cüneyt Gezen, şunları kaydetti:</p>"Sıcaklığın etkisiyle bu kimyasallar gıdaya geçer ve sıcaklık arttıkça zararlı maddelerin yiyeceğe geçişi daha kolay olur. Bu maddeler vücudumuzda östrojen benzeri şekilde metabolize olur ve erkeklerde ve kadınlarda kısırlığa, kadınlarda göğüs kanserine ve nöropsikolojik rahatsızlıklara neden olabilir. Bu nedenle, yağlı ve sıcak gıdaların plastik kaplarda saklanması daha zararlıdır."</p> </p><strong>Et, ancak soğuduktan sonra poşete konmalı! </strong></p>Kurban Bayramı'nda kesilen kurban etlerinin, dışarıda hiç dinlendirilmeden sıcak sıcak plastik poşetlere konularak paylaşılmasının da sakıncalı olduğunu belirten Gezen, şu önerilerde bulundu:</p>"Plastikte bulunan zehirli kimyasallar, sıcağın etkisiyle kurban etine bulaşır, buradan da insanlara geçer. Dolayısıyla kurban etleri en az 2 saat kadar soğumaya bıraktıktan sonra poşetler ile taşınmalı. Sızıntı yapmayacak, kalın poşetler kullanılmalı.  Poşete koymadan tepsiler vasıtası ile taşınması daha da uygun olur. Bu süre zarfında etler soğur ve bakteri üretmesi durumu azalır. Et soğuduktan sonra yağlı kâğıda sarılarak buzdolabına konulmalı. Her bir kurban için kullanmak üzere büyük boy kasapların kullandığı yağlı kağıtlardan bulundurulmalıdır. Et soğuduktan sonra yağlı kâğıda sarılarak buzdolabına konulması sağlanmalıdır.</p>Hayvanın derisi iç-dış ters çevrilerek kalın tuzla önce iyice ovalanır ve daha sonra yine tuzlanır ve istenirse ilgili vakıf kurumlarına bağışlanır. Kurban eti aynı gün yenilecekse kavurma yapılması, şayet daha sonra yenilecekse soğuduktan sonra parçalara ayrılarak derin dondurucuda saklanması tavsiye olunur. Derin dondurucudan çıkarılan et, buzu çözüldükten sonra pişirilerek yenebilir. Pişirilmek istenen etler, porsiyonlar halinde dondurucudan çıkarılmalı, şayet pişirilmeyecekse yeniden dondurucuya bırakılmamalıdır. Bırakıldığı taktirde et üzerinde zararlı bakteriler oluşabilir.” </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban etini dinlendirerek tüketin! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-etini-dinlendirerek-tuketin-68419.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-etini-dinlendirerek-tuketin-68419.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-etini-dinlendirerek-tuketin-68419.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 25 May 2026 16:53:06 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-etini-dinlendirerek-tuketin.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kurban Bayramı sevdiklerimizle bir araya geldiğimiz, aile sofralarının kurulduğu ve tatlıların bol bol tüketildiği dönemlerden biri.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-etini-dinlendirerek-tuketin-68419.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Kurban Bayramı sevdiklerimizle bir araya geldiğimiz, aile sofralarının kurulduğu ve tatlıların bol bol tüketildiği dönemlerden biri. Ancak sadece birkaç güne sıkıştırılan bu beslenme şenliği başta tansiyon, kalp-damar hastalıkları ve diyabet olmak üzere ciddi sağlık problemlerini de beraberinde getirebiliyor. Sağlıklı ve huzurlu bir bayram geçirmenin tabağımızı ne kadar doğru yönettiğimizle doğrudan ilişkili olduğunu belirten <strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik</strong> “Bayram döneminde kırmızı et ve tatlı tüketiminin artması nedeniyle porsiyon kontrolü sağlamak, etin yanında salata ve meyve gibi liften zengin gıdalara yer vermek büyük önem taşıyor. Özellikle kurban etinin kesilir kesilmez tüketilmesi hem pişirme hem de sindirim açısından zorluk yaratır. Bu nedenle etin buzdolabında ortalama 12-24 saat bekletildikten sonra tüketilmesine dikkat edilmelidir” diyor. Kronik rahatsızlığı olanların ve sindirim sistemi hassasiyeti bulunanların bayramda beslenme düzenine çok daha fazla dikkat etmeleri gerektiğini belirten Çelik,<strong> </strong>bu süreçte<strong> </strong>sindirim sorunu yaşamamak için dikkat edilmesi gereken 10 temel kuralı sıraladı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.  </p><strong>Güne dengeli bir kahvaltı ile başlayın</strong></p>Geleneksel alışkanlıklardan biri olan bayram sabahı kavurma tüketmek, güne yüksek yağlı bir öğünle başlamanıza neden olur. Bu durum mide yanması, reflü ve hazımsızlık gibi şikayetlerin artmasının yanı sıra gün içerisinde enerjinin düşmesine yol açabilir. Bunun yerine haşlanmış veya yağsız pişmiş yumurta, peynir, çiğ sebze (domates, salatalık, yeşillik gibi) ve tam tahıllı ekmekten oluşan dengeli bir kahvaltı tercih edilebilir. </p><strong>Eti Dinlendirin</strong></p>Kurban etinin kesilir kesilmez tüketilmesinin hem pişirme hem de sindirim açısından zorluk yarattığına dikkat çeken <strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, </strong>“Yeni kesilen kurban etinde, "rigor mortis" denilen ölüm sertliği olur. Bu süreçte et uzun süre pişirilse bile sert kalır ve sindirimi daha zordur. Etin buzdolabında ortalama 12-24 saat bekletildikten sonra tüketilmesi; gastrit, reflü ve bağırsak problemlerinin yaşanmaması için oldukça önemlidir” uyarısında bulunuyor. </p><strong>Et ile birlikte otu da tüketin</strong></p>Kırmızı etin ağırlıklı tüketildiği öğünlerde bağırsak hareketleri yavaşlayabilir. Bu nedenle öğünlerde etin yanına mutlaka bol yeşillik, çoban salata ya da semizotu salatası ve semizotlu-salatalıklı cacığa yer verilmelidir. Yüksek ısıda pişen ette serbest radikal denilen ve hücrelere zarar veren moleküller oluştuğundan, çiğ sebze ve salatalarla alınan C vitamini, bu oluşumlara karşı damar iç yüzeyinin korunmasına katkı sağlar. Ancak yine de kırmızı et porsiyonlarının kontrollü tüketilmesi gerekir.  </p><strong> Doğru pişirme yöntemlerini seçin</strong></p>Kurban etini pişirirken kızartma veya kavurma yerine haşlama, fırınlama ya da ızgara gibi sağlıklı yöntemlerin tercih edilmesi gerektiğini vurgulayan <strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, </strong>“Et kendi yağıyla pişirilmeli, ekstra tereyağı veya kuyruk yağı gibi doymuş yağlar eklenmemelidir. Eğer mangal yapılacaksa, etin kömürleşmemesine ve ateşten en az 15 cm uzakta pişirilmesine dikkat edilmelidir” diyor. </p><strong> Gün içerisinde su tüketmeyi ihmal etmeyin</strong></p>Bayram süresince artan protein tüketimi, böbreklerin iş yükünü artırıyor. Vücudun atıkları rahatça temizleyebilmesi ve sindirim sisteminin düzenli çalışabilmesi için çay ve kahve tüketiminin ötesinde, günde en az 2-2.5 litre su içmeye özen gösterilmelidir. </p><strong>Sakatat tüketimine dikkat edin</strong></p>Bayramda etin yanı sıra sakatat tüketimi de oldukça yaygın. Ancak sakatatların kolesterol ve doymuş yağ içeriklerinin çok yüksek olduğu unutulmamalıdır. Özellikle koroner arter hastalığı, yüksek kolesterolü ve gut hastalığı olan kişilerin sakatat tüketiminden kaçınması veya porsiyonu oldukça küçük tutması gerekir. </p><strong>Tatlı seçiminde hafif alternatiflere yönelin</strong></p>Kırmızı et ağır bir öğün anlamına gelir. Bu ağır öğünün ardından hamurlu ve şerbetli tatlıların tercih edilmesi kan şekerinde ani dalgalanmalara ve kalp üzerinde ekstra yüke neden olabilir. O nedenle daha hafif olacağı için tercihinizi sütlü tatlılar, dondurma veya meyve bazlı tatlılardan yana yapın. </p><strong>Akşam öğünlerini daha hafif planlayın</strong></p>Eğer gün içinde veya öğle yemeğinde kırmızı et tüketildiyse, vücudu dinlendirmek adına akşam öğününü daha hafif planlayın. Akşam saatlerinde zeytinyağlı sebze yemekleri, çorba veya hafif bir salata tercih etmek, gece boyunca rahat bir uyku uyumanıza ve sindirim sisteminin yorulmamasına yardımcı olur. <strong> </strong></p><strong>Yemekten hemen sonra uyumayın </strong></p>Özellikle akşam yemeklerinden sonra hemen uzanmak veya uyumak, reflü şikayetlerini doğrudan tetikleyebilir. Et gibi sindirimi uzun süren gıdaların tüketilmesinin ardından, mide boşalmasına zaman tanıyarak yemek ile uyku arasında en az 3-4 saatlik bir zaman bırakın. </p><strong> Fiziksel aktiviteyi artırın </strong></p>Bayramda da hareketten vazgeçilmemesi gerektiğini Beslenme ve Diyet Uzmanı Ezgi Hazal Çelik, “Bayram süresince alınan yüksek kalorilerin ve proteinin dengelenmesi, sindirim sisteminin aktif kalması için hareket etmek şarttır. Ağır yemeklerin ardından hemen oturmak yerine, gün içinde yapılacak 30-45 dakikalık hafif tempolu yürüyüşler hem kan şekerini dengeler hem de sindirimi kolaylaştırır” diyor. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Şizofreni kontrol altına alınabilen bir hastalık! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-68287.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-68287.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-68287.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Sat, 23 May 2026 13:42:48 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/sizofreni-kontrol-altina-alinabilen-bir-hastalik-68287.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, 24 Mayıs Dünya Şizofreni Günü kapsamında, şizofreninin belirtileri, nedenleri, tedavi yöntemleri, aile desteği ve toplumsal damgalanma hakkında bilgi verdi.</p><strong>Şizofreni, algı ve davranışları etkileyen bir beyin hastalığı!</strong></p>Şizofreninin, beynin işleyişini etkileyen ciddi bir psikiyatrik hastalık olarak tanımlandığını ifade eden Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Halk arasında çoğu zaman ‘akıl hastalığı’ olarak bilinse de, temel olarak kişinin düşünce, algı ve davranış bütünlüğünü bozan bir beyin hastalığıdır. Hastalık; gerçek dışı inançlar (hezeyanlar), çevresel algıda bozulma ve işlevsellik kaybı ile kendini gösterebilir.” dedi.</p>Şizofreni hastalarında en sık görülen belirtilere değinen Prof. Dr. Erkmen, “Kişinin kendisine zarar verileceğine inanması, takip edildiğini düşünmesi ya da kendisini son derecede önemli bir kişi olarak görmesi belirtiler yer alır. Bu düşünceler zamanla kişinin sosyal yaşamdan uzaklaşmasına, işini, eğitimini bırakmasına ve içe kapanmasına yol açabilir. Bazı vakalarda saldırgan davranışlar görülse de, bu durum hastalığın genel karakteristiği değildir. Aksine araştırmalar, şizofreni hastalarının toplumda sanıldığı kadar yüksek oranda şiddet eğilimi göstermediğini ortaya koyuyor.” şeklinde konuştu.</p><strong>Şizofrenide genetik yatkınlık önemli bir risk faktörü!</strong></p>Şizofreninin erkeklerde kadınlara oranla daha sık görüldüğünü aktaran Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Uzmanlara göre bunun nedenlerinden biri, kadınlarda östrojen hormonunun menopoz dönemine kadar koruyucu bir etki göstermesi. Menopoz sonrası dönemde bu koruyucu etkinin azalmasıyla kadınlarda hastalık riski artabilmekte.” dedi.</p>Şizofreninin kesin nedeninin tam olarak bilinmemekle birlikte, genetik yatkınlığın önemli bir rol oynadığının kabul edildiğini kaydeden Prof. Dr. Erkmen, “Ailede şizofreni öyküsü bulunan bireylerde riskin daha yüksek olduğu gözlemleniyor. Bunun yanında çevresel faktörlerin, özellikle travmatik yaşam olaylarının ve ağır stres durumlarının hastalığın ortaya çıkışını tetikleyebileceği düşünülüyor. Ancak çevresel etkilerin rolü hâlen araştırılıyor.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Tedavinin bırakılması hastalığın tekrarlamasına yol açabilir!</strong></p>Şizofreni tedavisinde temel yaklaşımın ilaç tedavisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, şunları söyledi:</p>“Bu tedavi genellikle uzun süreli devam eder. Hastalığın kontrol altına alınabilmesi için ilaçların düzenli kullanılması büyük önem taşır. Belirtiler düzelse bile tedavinin kendi kendine sonlandırılması, hastalığın tekrarlamasına neden olabilir. İlaç tedavisinin yanı sıra rehabilitasyon çalışmaları da tedavinin önemli bir parçasıdır. Hastaların sosyal hayata kazandırılması, iş becerilerinin geliştirilmesi ve toplum içinde bağımsız yaşayabilmeleri için çeşitli programlar uygulanır. Sanat ve müzik gibi alanların da rehabilitasyon sürecine olumlu katkı sağladığı biliniyor.</p>Günümüzde uzun etkili enjeksiyon tedavileri de kullanılabiliyor. Aylık, üç aylık ve hatta altı aylık iğneler sayesinde ilaç takibi kolaylaşıyor ve tedavi uyumu artıyor. Ancak her hastanın bu tedavilere yanıtı farklı olabileceği için kişiye özel planlama yapılması gerekiyor.”</p><strong>Şizofreni tedavisinde aile desteği en kritik unsurlardan biri!</strong></p>Şizofreni hastalarının toplumdan tamamen izole edilmesi gerekmediğine işaret eden Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Uygun tedavi ve destekle birçok hasta eğitim hayatına devam edebilir ve çalışabilir. Bazı ülkelerde hastalar, daha kısa çalışma saatleri ve destekleyici iş ortamlarıyla üretken yaşamlarını sürdürebiliyor. Türkiye’de de benzer şekilde çalışan şizofreni hastaları bulunuyor.” dedi.</p>Şizofreni gibi kronik hastalıklarda aile desteğinin tedavinin en kritik unsurlarından biri olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Erkmen, “Ailelerin en önemli sorumluluğu, hastanın düzenli olarak doktora gitmesini sağlamak ve ilaç kullanımını takip etmektir. İlaçların aksatılması, hastalığın yeniden alevlenmesine yol açabilir. Ailelerin dikkat etmesi gereken erken belirtiler arasında; kişinin giderek içine kapanması, sosyal uyumunun bozulması, okul veya iş performansında belirgin düşüş, çevresine karşı kuşkucu düşünceler geliştirmesi yer alır. Bu tür belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden uzman desteği alınması önemlidir.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Damgalama, hastaların tedaviye erişimini ve topluma uyumunu zorlaştıran önemli bir sorun!</strong></p>Şizofreni kelimesi toplumda çoğu zaman yanlış ve damgalayıcı bir şekilde kullanıldığına dikkat çeken Prof. Dr. Hüsnü Erkmen, “Bu durum hem hastaları hem de ailelerini olumsuz etkiliyor. Uzmanlara göre psikiyatrik tanıların bir ‘etiket’ olarak kullanılmaması, hastalığın bir sağlık sorunu olduğunun kabul edilmesi gerekir. Damgalama, hastaların tedaviye erişimini ve topluma uyumunu zorlaştıran önemli bir sorun.” dedi.</p>Şizofreninin bazı hastalarda tamamen iyileşmese de, büyük oranda kontrol altına alınabilen bir hastalık olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Erkmen, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Erken tanı ve düzenli tedavi ile birçok hasta sosyal yaşamına dönebilir, iş ve aile hayatını sürdürebilir. Güncel psikiyatri yaklaşımı, hastalığı tamamen ortadan kaldırmaktan ziyade, bireyin yaşam kalitesini artırmaya ve işlevselliğini korumaya odaklanır.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Prof. Dr. Nurhan Ünüsan’dan Kurban Bayramı’nda Sağlıklı Et Tüketiminin Püf Noktaları ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/prof-dr-nurhan-unusandan-kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketiminin-puf-noktalari-68217.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/prof-dr-nurhan-unusandan-kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketiminin-puf-noktalari-68217.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/prof-dr-nurhan-unusandan-kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketiminin-puf-noktalari-68217.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 22 May 2026 19:32:45 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/prof-dr-nurhan-unusandan-kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketiminin-puf-noktalari.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kurban Bayramı’nda en sık yapılan beslenme hatalarından biri, yeni kesilmiş etin hemen tüketilmesidir.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/prof-dr-nurhan-unusandan-kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketiminin-puf-noktalari-68217.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">Kurban Bayramı’nda en sık yapılan beslenme hatalarından biri, yeni kesilmiş etin hemen tüketilmesidir. Bu durum, sindirim sistemi üzerinde olumsuz etkilere yol açabilir. Konya Ticaret Odası (KTO) Karatay Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurhan Ünüsan, kurban etinin doğru koşullarda dinlendirilmesi ve uygun yöntemlerle pişirilmesinin sağlık açısından büyük önem taşıdığını ifade ederek, Kurban Bayramı’nda doğru ve sağlıklı et tüketimine dair değerlendirmelerde bulundu.</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">“Özellikle, Kalp-Damar Hastalığı, Hipertansiyon, Reflü ve Gastriti Olan Bireyler Kurban Etini Hemen Tüketmemeli”</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Yeni kesilmiş etin hemen tüketilmemesinin temel nedeninin, etin kesim sonrası biyokimyasal değişimlerden geçmesi olduğunu belirten KTO Karatay Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Nurhan Ünüsan; “Kesim sonrası ette “rigor mortis” olarak adlandırılan ölüm sertliği süreci başlar. Yeni kesilmiş etin kas lifleri sertleşir ve sindirimi daha zor hale gelir. Özellikle kalp-damar hastalığı, hipertansiyon, reflü, gastrit ve mide hassasiyeti bulunan bireylerin kurban etini hemen tüketmemesi gerekir. Etin kontrollü şekilde dinlendirilmesi hem lezzet hem de sindirim açısından daha sağlıklıdır” dedi.</span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">Kurban Etini Dinlendirme ve Saklamanın Püf Noktaları</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Kurban etinin buzdolabında 12 ila 24 saat dinlendirilmesinin önemine dikkat çeken Ünüsan; “Sert, yağlı ve fazla pişirilmiş et mideyi daha uzun süre meşgul edebilir. Özellikle mide hassasiyeti olan kişilerde şişkinlik, hazımsızlık ve reflü sorunları artabilir. Bu nedenle kurban eti, buzdolabında en az 12 ila 24 saat dinlendirilmelidir. Bu süreçte etin pişirme kalitesi artar ve sindirim yükü azalır. Dinlendirme işleminin oda sıcaklığında değil, uygun soğutma koşullarında yapılması gerekir. Etler büyük parçalar halinde üst üste sıkıştırılmamalı, temiz kaplara ayrıldıktan ve ilk sıcaklığı geçtikten sonra 0–4 derece arasında muhafaza edilmelidir. Uzun süre saklanacak etler ise porsiyonlar halinde dondurulmalıdır” ifadelerine yer verdi.</span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">“Eti Pişirme Yöntemleri de Sağlıklı Beslenme İçin Belirleyicidir”</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Pişirme yöntemlerinin de sağlıklı beslenme için belirleyici olduğuna dikkat çeken Ünüsan; “Özellikle haşlama, sebzeli tencere yemekleri ve doğru uygulanan ızgara yöntemleri daha güvenli seçeneklerdir. Haşlama, özellikle yaşlılar, çocuklar ve mide hassasiyeti bulunan bireyler için uygun bir yöntemdir. Risk gruplarında bulunan kalp-damar ve hipertansiyon hastaları yağlı ve tuzlu et tüketiminden kaçınmalıdır. Et kendi yağıyla ve kısık ateşte pişirilmeli, iç yağı, kuyruk yağı veya fazla tereyağı eklenmemelidir. Izgara yapılırken et doğrudan aleve maruz bırakılmamalı, kömür köz haline geldikten sonra pişirme yapılmalıdır. Etin dışı yanıp içi çiğ kalmamalıdır. Ayrıca, kömürleşmiş ve yanmış kısımlar tüketilmemelidir” şeklinde konuştu.</span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",serif">Prof. Dr. Nurhan Ünüsan’dan Altın Değerinde Tavsiyeler</span></b></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:150%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",serif">Ünüsan, kurban etinin kaliteli protein, demir, çinko ve B vitaminleri açısından önemli bir besin kaynağı olduğunu belirterek şu tavsiyelerde bulundu; “Bayram sofralarında önemli olan eti tamamen kısıtlamak değil, doğru zamanda, doğru yöntemlerle ve ölçülü şekilde tüketmektir. Etin yanında sebze, salata, yoğurt ve tam tahıllı ürünlere yer verilmesi, aşırı tuzlu, yağlı ve ağır öğünlerden kaçınılması gerekir. Sağlıklı bir bayram geçirmek için porsiyon kontrolü ve pişirme yöntemleri büyük önem taşımaktadır.”</span></span></span></span></p><p style="margin-top:8px;margin-bottom:16px;text-align:justify;text-indent:35.4pt"> </p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban Bayramı’nda ağız ve diş sağlığı ihmal edilmemeli ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-agiz-ve-dis-sagligi-ihmal-edilmemeli-68211.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-agiz-ve-dis-sagligi-ihmal-edilmemeli-68211.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-agiz-ve-dis-sagligi-ihmal-edilmemeli-68211.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 22 May 2026 19:22:49 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-bayraminda-agiz-ve-dis-sagligi-ihmal-edilmemeli.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kurban Bayramı’nda lifli et, şeker ve tatlı tüketirken dikkat edilmesi gereken noktalara dikkat çeken İstanbul Atlas Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Ana Bilim Dalı’ndan Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-agiz-ve-dis-sagligi-ihmal-edilmemeli-68211.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Kurban Bayramı’nda lifli et, şeker ve tatlı tüketirken dikkat edilmesi gereken noktalara dikkat çeken İstanbul Atlas Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Ana Bilim Dalı’ndan Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, bayramda ağız ve diş sağlığının ihmal edilmemesi gerektiğini söyledi. </span></span></span></b><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Diş arasında kalan besinlerin uzun süre temizlenmezse bakteri birikimine, kötü ağız kokusuna, diş eti kanamasına ve zamanla çürük oluşumuna neden olabileceğini belirten Gemrekoğlu, “Et tüketiminden sonra diş ipi veya ara yüz fırçası kullanılarak mekanik temizlik yapılması önemlidir” dedi. Kürdan kullanırken yumuşak uçlu ürünlerin tercih edilmesini ve zorlanmaması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, tatlı ve şeker tüketiminin ardından su tüketilmesini ve dişlerin fırçalanmasını önerdi.</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">İstanbul Atlas Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Periodontoloji Ana Bilim Dalı’ndan Dr.Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, Kurban Bayramı’nda ağız ve diş sağlığının korunmasıyla ilgili önerilerde bulundu.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Diş aralarına sıkışan besinler temizlenmeli</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Kurban Bayramı’nda özellikle ağız ve diş sağlığı açısından bazı risk ve tehditlerin ortaya çıkabildiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, “Kurban Bayramı’nda kırmızı et tüketiminin artmasıyla birlikte diş aralarına lifli et parçalarının sıkışması oldukça sık karşılaştığımız bir durumdur. Özellikle mevcut diş eti problemi, çapraşıklık veya eski dolgu-protez varlığında bu durum daha belirgin hale gelir. Diş arasında kalan besinler uzun süre temizlenmezse bakteri birikimine, kötü ağız kokusuna, diş eti kanamasına ve zamanla çürük oluşumuna neden olabilir. Bu nedenle et tüketiminden sonra diş ipi veya ara yüz fırçası kullanılarak mekanik temizlik yapılması önemlidir. Ayrıca yeterli su tüketimi ve ağız hijyeninin aksatılmaması gerekir” diye konuştu.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Bilinçsiz kürdan kullanımı diş eti dokusuna zarar verebilir</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Kürdanın bilinçsiz ve sert şekilde kullanılmasının diş eti dokusuna zarar verebileceğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, “Özellikle sivri uçlu kürdanlar diş eti çekilmesine, diş eti travmasına ve zamanla diş aralarında boşluk oluşmasına neden olabilir. Bu nedenle diş arasında biriken besinleri temizlemek için öncelikli olarak diş ipi veya hekimin önerdiği ara yüz fırçaları tercih edilmelidir. Kürdan kullanılacaksa da çok zorlamadan ve yumuşak uçlu ürünler tercih edilerek dikkatli kullanılmalıdır” dedi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Bayramda ağız bakım rutinleri ihmal edilmemeli</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Bayram döneminde ağız bakım rutinlerinin ihmal edilmemesinin çok önemli olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, tavsiyelerini şöyle sıraladı:</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">“</span></span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Günde en az iki kez florürlü diş macunu ile dişler fırçalanmalı, özellikle gece yatmadan önce diş ipi kullanımı ihmal edilmemelidir. </span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Et tüketimi sonrası ağız çalkalamak, su tüketmek ve şekerli gıdaların ardından dişleri temizlemek ağız ortamındaki asit yükünü azaltır. Ayrıca çok sert kemik parçalarını dişle kırmaya çalışmak diş çatlaklarına veya kırıklarına yol açabileceği için bundan kaçınılmalıdır.”</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Tatlıdan sonra su içilmeli ve dişler fırçalanmalı</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Bayramlarda gelenekselleşen tatlı ve şeker ikramları ile çay ve kahve tüketiminin arttığını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu, “Bayram ziyaretlerinde gün boyu sık aralıklarla tatlı ve şeker tüketimi ağızdaki asidik ortamı artırarak çürük riskini yükseltir. Özellikle şekerli gıdaların tüketim sıklığı, miktarından daha önemlidir. Tatlı tüketimi mümkünse ana öğün sonrasında yapılmalı, ardından su tüketilmeli ve kısa süre sonra dişler fırçalanmalıdır. Çay ve kahve tüketiminin artması ise dişlerde renklenmeye neden olabilir. Bu nedenle su tüketimini artırmak ve düzenli ağız bakımı yapmak önemlidir” dedi.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Düzenli ve doğru ağız hijyeni diş çürüklerini önler</span></span></span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Dr. Öğr. Üyesi Nadin Gemrekoğlu</span></span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">, diş çürüklerinin önlenmesinde alınabilecek tedbirlere değinerek sözlerini şöyle tamamladı:</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">“Diş çürüğünü önlemenin temelinde düzenli ve doğru ağız hijyeni yer alır. Florürlü diş macunu kullanımı, diş ipi alışkanlığı ve düzenli diş hekimi kontrolleri büyük önem taşır.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Şekerli ve yapışkan gıdaların sık tüketiminden kaçınılmalı, özellikle gece tüketim sonrası dişler mutlaka temizlenmelidir. Çocuklarda bayram şekeri tüketimi kontrol altında tutulmalı ve aileler ağız bakım konusunda çocukları teşvik etmelidir.</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:107%"><span style=",sans-serif">Bayram döneminde küçük gibi görünen ağız bakım ihmalleri, sonrasında diş eti problemleri ve çürük artışı olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu nedenle ağız bakım rutinlerinin bayramda da devam ettirilmesi gerekir.”</span></span></span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"> </p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"> </p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Yüksek tansiyonu tetikleyen 14 şaşırtıcı neden ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-68165.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-68165.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-68165.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 22 May 2026 17:52:43 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Modern yaşamın yoğun temposu, stres ve kötü beslenme hipertansiyonu tetikleyen başlıca nedenler arasında yer alıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yuksek-tansiyonu-tetikleyen-14-sasirtici-neden-68165.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Modern yaşamın yoğun temposu, stres ve kötü beslenme hipertansiyonu tetikleyen başlıca nedenler arasında yer alıyor. Ancak bu nedenlerin hiçbiri yoksa ve tansiyon yine de yükseliyorsa altında daha alışılmadık nedenler olabileceğine dikkat çeken Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Yalnızlık, uyku apnesi, susuzluk, ağrı kesici kullanımı, bazı bitkisel takviyeler ve tiroid problemleri gibi günlük yaşamda çoğu zaman önemsenmeyen faktörler de tansiyon değerlerini yükseltebilir. Kontrol altına alınmayan hipertansiyon ise zamanla kalp, damar, böbrek ve beyin sağlığı üzerinde ciddi hasarlara yol açabilir” uyarısında bulundu.</strong></p>Özellikle tansiyon problemi yaşayan kişilere verilen ilk tavsiyelerden birinin tuz tüketimini azaltmak olduğunu paylaşan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Bunun nedeni, fazla tuzun vücutta su tutulmasına yol açarak kalp ve damar sistemi üzerinde ekstra yük oluşturmasıdır. Ancak hipertansiyonu tetikleyen nedenler yalnızca tuzla sınırlı değildir. Stres, kaygı ve öfke gibi duygusal değişimlerin yanı sıra günlük yaşamda fark edilmeyen bazı alışkanlıklar da tansiyon değerlerinde ani yükselmelere neden olabilir. Geçici iniş ve çıkışlar her zaman ciddi bir soruna işaret etmese de uzun süre yüksek seyreden değerlerin mutlaka hekim kontrolünden geçmesi gerekir” dedi.</p>Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan yüksek tansiyon üzerinde etkisi olan beklenmedik 14 faktörü sıraladı:</p><strong>Yalnızlık</strong></p>Yalnızlık hissi, özellikle uzun vadede büyük tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Bu konuda yapılan bir araştırmada, kendisini yalnız hisseden kişilerin büyük tansiyonunda dört yıl içinde 14 puandan fazla artış olduğu ortaya kondu.</p><strong> Beyaz önlük sendromu</strong></p>Doktor kontrolü sırasında ölçülen tansiyon değerleriyle evde ölçülen değerler arasında fark görülebilir. “Beyaz önlük etkisi” olarak adlandırılan bu durum, yalnızca muayene ortamında bulunmaya bağlı olarak büyük tansiyonda 10, küçük tansiyonda ise 5 puana kadar yükselmeye neden olabilir. Bu artışın genellikle stres ve kaygıyla ilişkili olduğu düşünülüyor.</p><strong> Tuvalete gitmeyi geciktirmek</strong></p>Tuvalet ihtiyacını uzun süre ertelemek de tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Yapılan bir araştırmada, en az 3 saat boyunca tuvalete gitmeyen orta yaşlı kadınların büyük tansiyonunda ortalama 4, küçük tansiyonunda ise 3 puan artış görüldü. Benzer etkilerin farklı yaş gruplarındaki kadın ve erkeklerde de ortaya çıkabileceği belirtildi.<strong> </strong></p><strong>Duygusal konuşmalar</strong></p>Dinlenme halindeki kan basıncı, konuşmaya başlanmasıyla birlikte geçici olarak yükselebilir. Bu artışın seviyesi, konuşulan konunun içeriğine ve duygusal yoğunluğuna göre değişebilir. Benzer etki telefon görüşmeleri sırasında da görülebilir.<strong> </strong></p><strong>Susuzluk</strong></p>Vücudun yeterli suya sahip olmaması, kan damarlarının daralmasına neden olarak tansiyonu yükseltebilir. Susuz kalan vücut sıvıyı korumaya çalışırken damarlar daha fazla sıkışabilir ve böbrekler daha az idrar üretmeye başlayabilir. Bu durum da kalp ve beyindeki küçük damarlar üzerinde ekstra baskı oluşturabilir.</p><strong> Şeker</strong></p>Özellikle yüksek fruktozlu mısır şurubu içeren işlenmiş şekerler, kan basıncının yükselmesinde tuz kadar hatta bazı durumlarda daha fazla etkili olabilir.<strong> </strong></p><strong>Bitkisel takviyeler</strong></p>Ginkgo, ginseng, guarana, efedra, acı portakal ve sarı kantaron gibi bazı bitkisel takviyeler kan basıncını yükseltebilir. Ayrıca bu ürünler, yüksek tansiyon ilaçları da dahil olmak üzere bazı ilaçların etkisini değiştirebilir.<strong> </strong></p><strong>Uyku apnesi</strong></p>Uyku apnesi, yüksek tansiyon ve diğer kalp hastalıkları riskini artırabilir. Uyku sırasında solunumun sık sık durup yeniden başlaması, sinir sisteminin kan basıncını yükselten kimyasallar salgılamasına neden olabilir. Ayrıca bu durumun yol açtığı oksijen eksikliği damar duvarlarına zarar vererek vücudun tansiyonu düzenlemesini zorlaştırabilir.</p><strong> Tiroid problemleri</strong></p>Vücudun yeterince tiroid hormonu üretmemesi, kalp atış hızının yavaşlamasına ve damarların esnekliğini kaybetmesine neden olabilir. Ayrıca kötü kolesterol olarak bilinen LDL kolesterolü de yükseltebilir ve bu da damar sertliğine yol açarak tansiyonu artırabilir. Nadiren de olsa tiroid hormonunun fazla salgılanması, kalbin daha hızlı ve güçlü çalışmasına neden olarak kan basıncını yükseltebilir.</p><strong> Doğum kontrol ilaçları</strong></p>Doğum kontrol hapları, iğneleri ve bazı diğer yöntemler, kan damarlarını etkileyen hormonlar içerdiği için tansiyonun yükselmesine neden olabilir. Bu riskin özellikle 35 yaş üstü, fazla kilolu veya sigara kullanan kadınlarda daha yüksek olduğu düşünülüyor.</p><strong>Antidepresanlar</strong></p>Dopamin, norepinefrin ve serotonin gibi beyin kimyasallarını etkileyen antidepresan ilaçlar, kan basıncında değişikliklere yol açabilir. Özellikle serotonin üzerinde etkili ilaçların birlikte kullanılması durumunda tansiyon değerleri yükselebilir.</p><strong>Ağrı kesici kullanımı</strong></p>Aspirin ve ibuprofen gibi steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar hem sağlıklı kişilerde hem de hipertansiyon hastalarında tansiyon değerlerinin yükselmesine neden olabilir. Artış genellikle birkaç puanla sınırlı kalsa da bazı kişiler bu ilaçlardan çok daha fazla etkilenebilir.</p><strong> Potasyum eksikliği</strong></p>Böbreklerin kandaki sıvı dengesini koruyabilmesi için sodyum ve potasyumun dengeli olması gerekir. Bu nedenle düşük tuzlu besleniliyor olsa bile yeterince meyve, sebze, fasulye, az yağlı süt ürünleri ya da balık tüketilmemesi tansiyonun yükselmesine neden olabilir.<strong> </strong></p><strong>Ağrı</strong></p>Tansiyonu yükselten alışılmadık nedenlerden biri de ağrı olabilir. Ani ya da şiddetli ağrılar, sinir sistemini hızlandırarak kan basıncının yükselmesine yol açabilir.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Öksürürken, gülerken veya hapşırırken… ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/oksururken-gulerken-veya-hapsirirken-68147.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/oksururken-gulerken-veya-hapsirirken-68147.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/oksururken-gulerken-veya-hapsirirken-68147.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 22 May 2026 17:22:39 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/oksururken-gulerken-veya-hapsirirken.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Dünya genelinde milyonlarca kadının ortak kabusu idrar kaçırma… Ancak utanıldığı ya da yaşlılık belirtisi olarak görüldüğü için pek çok kadın bu soruna “dur” diyemiyor, saklamayı tercih ediyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/oksururken-gulerken-veya-hapsirirken-68147.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Dünya genelinde milyonlarca kadının ortak kabusu idrar kaçırma… Ancak utanıldığı ya da yaşlılık belirtisi olarak görüldüğü için pek çok kadın bu soruna “dur” diyemiyor, saklamayı tercih ediyor. Kadınların yarısını sosyal hayattan kopararak eve hapseden idrar kaçırma sorunu anksiyete ve depresyonu da beraberinde getiren ciddi bir psikolojik yıkıma dönüşebiliyor. Konunun toplumda bir tabu olarak görülmesinin tedavi sürecini geciktirdiğini belirten <strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Baki Erdem</strong>, “İdrar kaçırma kesinlikle katlanılması gereken bir kader ya da yaşlanmanın doğal bir sonucu değildir; evden çıkarken ped bağımlısı olmak istemiyorsanız, ilk belirtide uygulayabileceğiniz ve hayatınızı geri kazanmanızı sağlayacak çok basit ve etkili çözüm yolları var” diyor.<em> </em></p><strong>Yaşlılık hastalığı olarak görüyor, hekime başvurmuyorlar!</strong></p>Tıbbi adıyla "üriner inkontinans" olarak bilinen kadınlarda idrar kaçırma, dünya genelinde milyonlarca kadının hayatını kabusa çeviriyor. İstem dışı bir sağlık sorunu olan idrar kaçırma Uluslararası Kontinans Topluluğu (ICS) tarafından "sosyal ve hijyenik problem oluşturan durum" olarak tanımlanıyor. </p>İdrar kaçırma sorununun sanıldığı gibi sadece ileri yaş grubunu etkilemediğini, her yaş grubu kadının kapısını çalabildiğini belirten <strong>Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Baki Erdem, </strong>“Her 3 kadından 1’i hayatlarının bir döneminde bu problemle mutlaka yüzleşiyor.<strong> </strong>Özellikle hamilelik ve doğum süreçlerini atlatmış, menopoz dönemine adım atmış, fazla kilo kontrolünde zorlanan ya da pelvik taban desteği zayıflamış kadınlarda risk çok daha belirgin şekilde artıyor. Ancak buna rağmen kadınların büyük bir çoğunluğu utandığı, çekindiği ya da idrar kaçırmayı yaşlanmanın doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak gördüğü için hekime başvurmaktan kaçınıyor” ifadelerini kullanıyor. </p><strong>"Sadece fiziksel değil, psikolojik bir deprem yaratıyor"</strong></p>İdrar kaçırmanın gizli bir sosyal izolasyon sürecini tetiklediğini belirten Prof. Dr. Baki Erdem, "Hastalar zaman içerisinde hayatlarını idrar kaçırma riskine göre planlamaya başlıyor. Sosyal ortamlardan, arkadaş toplantılarından hızla uzaklaşıyorlar. Spor ve egzersiz yapmaktan, hatta dışarıda uzun yürüyüşlere çıkmaktan bile kaçınır hale geliyorlar. Günlük yaşam aktivitelerinin bu şekilde kısıtlanması, uzun vadede ciddi bir özgüven kaybını, anksiyeteyi ve depresyonu beraberinde getiriyor" diyor. </p><strong>Öksürürken bile tetiklenebiliyor!</strong></p>İdrar kaçırmanın farklı alt türleri olduğunu ve tedavinin de bu alt tiplere göre belirlendiğini ifade eden <strong>Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Baki Erdem, </strong>“Kadınlarda en sık görülen stres tipi idrar kaçırmadır. Ancak bu sanılanın aksine psikolojik stresle değil, fiziksel basınçla ilgilidir.<strong> </strong>Öksürme, hapşırma, gülme, merdiven çıkma veya egzersiz yapma gibi anlarda karın içi basıncın artmasıyla istem dışı gerçekleşir. Stres tipi dışında sıkışma tipi ve karışık tip idrar kaçırma tipleri ise aniden gelen ve durdurulamaz bir tuvalet hissiyle kendini gösterir.<em> </em>Kadınlar bu nedenle sürekli günlük ped kullanma ihtiyacı hisseder. Sürekli ped kullanmak zorunda kalmak bile tek başına bir kadının sosyal özgürlüğünü elinden alan ciddi bir yüktür” diye konuşuyor. </p><strong>Doğru teşhis için detaylı inceleme şart</strong></p>Tedavinin başarısının, idrar kaçırmanın türünü doğru belirlemekten geçtiğini ifade eden <strong>Acıbadem Bakırköy Hastanesi Jinekolojik Onkoloji Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Baki Erdem</strong>, <em>“</em>Başarılı bir tedavi için ilk adım, hastanın ayrıntılı öyküsünü dinlemek ve fiziki muayenesini yapmaktır. Gerekli görülen durumlarda durumlarda idrar tahlili, ultrasonografi, hastanın kendi tuvalet alışkanlıklarını kaydettiği idrar günlüğü, ped testi ve ürodinamik incelemeler gibi ileri yöntemlere başvuruyoruz. Özellikle karmaşık ve dirençli vakalarda mesane fonksiyonlarının ayrıntılı değerlendirilmesi bize en doğru tedavi haritasını veriyor" ifadelerini kullanıyor.</p><strong>Evde Uygulanabilecek 4 Hayati Adım</strong></p>İdrar kaçırma tedavisinde ilk basamakta cerrahi müdahaleye gerek kalmadan yaşam tarzı değişiklikleri ile ilerleme sağlanabildiğini belirten <strong>Prof. Dr. Baki Erdem</strong> evde uygulanabilecek 4 önemli yöntemi sıralıyor. </p><strong>1. Kilo Kontrolü:</strong> Fazla kilo, mesane ve pelvik taban kasları üzerine sürekli bir baskı uygular. Kilo kontrolü sağlamak, karın içi basıncı azaltarak idrar kaçırma şikayetlerini ciddi oranda hafifletiyor. </p><strong>2. Pelvik Taban ve Kegel Egzersizleri:</strong> Özellikle hafif ve orta dereceli vakalarda, leğen kemiği tabanındaki kasları güçlendiren Kegel egzersizleri düzenli yapıldığında yüz güldürücü ve son derece etkili sonuçlar veriyor. </p><strong>3. Kabızlığın Önlenmesi:</strong> Kronik kabızlık ve tuvalette sürekli ıkınmak, pelvik kaslarını zamanla yıpratır ve zayıflatır. Lifli beslenme ve doğru tuvalet alışkanlıkları bu süreci durdurmada kritik rol oynuyor. </p><strong>4. Zararlı Alışkanlıklardan Uzaklaşmak:</strong> Sigara kullanımı kronik öksürüğe yol açarak mesane üzerindeki baskıyı (stres tipini) doğrudan tetikler. Sigaranın bırakılması tedaviyi doğrudan olumlu etkiliyor. </p><strong>Cerrahi tedavi gerekebilir</strong></p>Egzersiz ve yaşam tarzı değişikliklerinin yetersiz kaldığı durumlarda cerrahi seçeneklerin mümkün olduğunu ifade eden <strong>Prof. Dr. Baki Erdem</strong>, “Özellikle 'sıkışma tipi' idrar kaçırma problemlerinde etkili ilaç tedavilerinden çok büyük oranda faydalanıyoruz. İleri derece 'stres tipi' vakalarda ise cerrahi tedaviyi gündeme alıyoruz. Günümüzde uyguladığımız ve uluslararası kılavuzlarda da 'altın standart' kabul edilen midüretral sling (askı) operasyonları, minimal invaziv özellikleri ve yüksek başarı oranları sayesinde hastalarımızı aynı gün ayağa kaldırabiliyor” diyor.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Yeme bozukluğu gelişiminde ebeveyn etkisi büyük! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yeme-bozuklugu-gelisiminde-ebeveyn-etkisi-buyuk-68139.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yeme-bozuklugu-gelisiminde-ebeveyn-etkisi-buyuk-68139.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yeme-bozuklugu-gelisiminde-ebeveyn-etkisi-buyuk-68139.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 22 May 2026 17:12:44 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/yeme-bozuklugu-gelisiminde-ebeveyn-etkisi-buyuk.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, yeme bozukluklarının aile tutumlarıyla ilişkisi ve hastalara yaklaşımın önemi hakkında açıklamalarda bulundu.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yeme-bozuklugu-gelisiminde-ebeveyn-etkisi-buyuk-68139.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, yeme bozukluklarının aile tutumlarıyla ilişkisi ve hastalara yaklaşımın önemi hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Eleştirel ve mükemmeliyetçi ebeveyn tutumları yeme bozukluklarını tetikleyebiliyor!</strong></p>Yeme bozukluklarının gelişiminde aile tutumlarının önemli bir rol oynayabileceğini dile getiren Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, “Özellikle başarı odaklı, mükemmeliyetçi ve eleştirel ebeveyn yaklaşımları hem yeme bozukluklarını tetikleyebiliyor hem de mevcut sürecin seyrini olumsuz etkileyebiliyor.” dedi.</p>Aile içinde beden, kilo ve beslenme üzerine sık ve eleştirel yorumlar yapılabildiğini aktaran Elbaşoğlu, “Diyet, kilo verme ve yeme davranışlarının sürekli gündem olması çocuk ve ergenlerde yeme bozukluklarına zemin hazırlayabiliyor. Aynı şekilde çocuğun bedenine yönelik olumsuz değerlendirmeler, beğenmeme ya da eleştirme gibi tutumlar da risk faktörü olarak öne çıkıyor.” şeklinde konuştu.</p><strong>Anoreksiya kısıtlama ve kontrol, bulimia ise tıkınırcasına yeme ve telafi davranışlarıyla karakterize! </strong></p>Söz konusu yeme bozuklukları arasında Anoreksiya Nervoza ve Bulimia Nervoza’nın öne çıktığını kaydeden Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, “Anoreksiya Nervoza temel olarak yeme kısıtlaması ve aşırı kontrol davranışları ile karakterizedir. Bulimia Nervoza ise tıkınırcasına yeme ataklarının ardından kusma ya da telafi edici davranışlarla seyreder.” dedi.</p>Bazı vakalarda bu iki tablonun birlikte görülebildiğini ya da zaman içinde birinin diğerine dönüşebildiğini ifade eden Elbaşoğlu, şunları söyledi:</p>“Psikolojik açıdan anoreksiya nervozada kontrolcülük, mükemmeliyetçilik, inkar ve kusursuz olma isteği ön plandadır. Kişi kendi bedenini ve yeme davranışını sıkı bir şekilde kontrol etme eğilimindedir. Bulimia nervozada ise dürtüsellik, duygu düzenleme güçlüğü, kontrol kaybı ve yoğun utanç duygusu daha belirgindir. Yeme ataklarını genellikle pişmanlık ve suçluluk takip eder.”</p><strong>Yeme davranışı ve beden kontrolü kişinin kimliğiyle bütünleşebilir!</strong></p>Özellikle anoreksiya nervoza vakalarında hastalığın kabul edilmemesinin sık görülen bir durum olduğuna işaret eden Klinik Psikolog Sera Elbaşoğlu, “Bu kişilerde güçlü bir inkar mekanizması ve ego-sintonik bir yapı söz konusudur; yani yeme davranışı ve beden kontrolü kişinin kimliğiyle bütünleşmiştir. Kişi, ‘bedenimi kontrol edebildiğim sürece değerliyim’ gibi bir inanç geliştirebilir. Bu nedenle hastalık algısı zayıf olur ve tedavi süreci daha dirençli ilerleyebilir.” dedi.</p>Yeme bozukluğu yaşayan bireylere yaklaşımda eleştirel ve yargılayıcı dilden kaçınılmasının büyük önem taşıdığını vurgulayan Elbaşoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Bu kişilere yöneltilen ‘çok zayıfsın’, ‘çok kilo aldın’ gibi beden odaklı yorumlar ya da yemek yemeye yönelik baskı içeren ifadeler süreci olumsuz etkileyebilir. Bunun yerine daha destekleyici, anlayışlı ve yargılamayan bir iletişim tarzı benimsenmelidir. Aile içi iletişim sorunları da yeme bozukluklarının önemli bir bileşeni olabileceğinden, tedavi sürecinde bu alanın da ele alınması gerekir.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban Bayramı’nda Sağlıklı Et Tüketimi için 5 Öneri! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketimi-icin-5-oneri-68115.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketimi-icin-5-oneri-68115.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketimi-icin-5-oneri-68115.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 22 May 2026 16:32:37 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketimi-icin-5-oneri.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kırmızı et kuşkusuz kaliteli bir protein kaynağı ve demir, çinko, B12 vitamini açısından da değerli bir besin.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-et-tuketimi-icin-5-oneri-68115.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Kırmızı et kuşkusuz kaliteli bir protein kaynağı ve demir, çinko, B12 vitamini açısından da değerli bir besin. Ancak kontrolüne dikkat edilmeden tüketildiğinde kronik hastalık riskini de artırabiliyor. Bu nedenle bayram sürecinde doğru saklama, pişirme ve dengeli tüketim alışkanlıkları bir kat daha fazla önem taşıyor. Özellikle kalp ve damar hastaları, hipertansiyonu olanlar, diyabet hastaları, kolesterol sorunu yaşayanlar, böbrek hastaları, gut hastaları ve sindirim sistemi hassasiyeti olanlar, et tüketimi açısından en riskli hasta grupları. Sağlıklı beslenme alışkanlıklarının bayram süresince de sürdürülmesinin, sindirim sistemi sağlığını desteklediğini ve genel yaşam kalitesinin korunmasına katkı sağladığını belirten <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı İrem Aksoy</strong>, sağlıklı bir bayram için 5 öneri paylaştı. </p><strong>1- Acele Etmeyin!</strong></p>Kesim sonrası kurban etini hemen tüketmeyin. Kesimden sonra etin 12-24 saat aralığında buzdolabında dinlendirilmesi gerekiyor. Dinlendirildikten sonra tüketilen etler sindirimi daha olumlu etkiler. </p><strong>2- Doğru Saklayın, Güvenle Tüketin </strong></p>Etleri büyük parçalar halinde değil, tek kullanımlık porsiyonlar şeklinde saklayın. Çözünen eti tekrar dondurmayın. Buzdolabında kısa süreli saklanacak etler 0–4°C arasında muhafaza edilmeli, daha uzun süre için derin dondurucu tercih edilmelidir. Çiğ etin; sebze, meyve ve diğer hazır gıdalarla temas etmesinden kaçının.</p><strong>3- Sağlığınız Lezzetten Daha Önemli </strong></p>Et tüketiminde en sık yapılan hatalardan biri de etlerin fazla yağ içinde yüksek ateşte pişirilmesidir. Oysa et pişirme şekli sadece lezzet değil, sağlık açısından da önemli bir husus. Kızartma ve yağda kavurma yerine ızgara, haşlama ve fırınlama gibi sağlıklı yöntemleri tercih edin. Kuyruk yağı, iç yağ gibi ekstra yağ eklemeyin. </p><strong>4- Tadında Bırakın, Güzel Pişsin Yeter </strong></p>Eti ızgarada veya mangalda pişiriyorsanız, et ile ateş arasında en az en az 15-20 cm’lik bir mesafeyi gözetin. Sık sık çevirerek kömürleşme olmadan pişirip tüketin. </p><strong>5- Sağlıklı Alışkanlıklarınızı Koruyun </strong></p>Bayram boyunca sağlıklı ve dengeli beslenmeyi koruyabilmek için öğün atlamayın, günlük su tüketiminizi artırın, sebze ve lif tüketimine dikkat edin. Tatlı tüketiminde porsiyon kontrolünüze özen gösterin. Mümkünse şerbetli tatlılar yerine sütlü ve meyveli gibi hafif tatlılar tercih edin. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban Bayramı’nda sağlık sorunları yaşamamak için bu tavsiyelere dikkat ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglik-sorunlari-yasamamak-icin-bu-tavsiyelere-dikkat-68069.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglik-sorunlari-yasamamak-icin-bu-tavsiyelere-dikkat-68069.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglik-sorunlari-yasamamak-icin-bu-tavsiyelere-dikkat-68069.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 21 May 2026 21:52:42 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-bayraminda-saglik-sorunlari-yasamamak-icin-bu-tavsiyelere-dikkat.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kurban Bayramı’na sayılı günler kalırken İstanbul Atlas Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglik-sorunlari-yasamamak-icin-bu-tavsiyelere-dikkat-68069.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Kurban Bayramı’na sayılı günler kalırken İstanbul Atlas Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, bayramda dikkat edilmesi gerekenlere ilişkin tavsiyelerde bulundu. Taze et tüketiminin hazımsızlık ve şişkinlik, kabızlık, gut atakları gibi sağlık sorunlarına yol açabileceği uyarısında bulunan Kalkan, kalp, hipertansiyon ve diyabet hastalarının porsiyon miktarına dikkat etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bayramda hafif tatlıların tercih edilmesini öneren Kalkan, ana öğünle tatlı tüketilen öğün arasında 2 saat olmasını tavsiye etti. </span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">İstanbul Atlas Üniversitesi, Beslenme ve Diyetetik Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, yaklaşan Kurban Bayramı dolayısıyla doğru ve dengeli beslenme, et tüketiminde dikkat edilmesi gerekenlerle ilgili değerlendirmede bulundu.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Kurban eti buzdolabında en az 12-24 saat dinlendirilmeli</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Kurban Bayramı'nda taze et tüketimi konusunda dikkat edilmesi gereken noktalara değinen Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, “Kurban Bayramı'nda dikkat edilmesi gereken ilk ve en temel konu, etin doğru şekilde dinlendirilmesidir. Hayvan kesildikten sonra kas dokusunun bir dinlenme sürecine ihtiyacı vardır. Buna rigor mortis sonrası gevşeme diyoruz ve yaklaşık 24 saat sürüyor. Bu süre tamamlanmadan pişirilen et hem çok sert olmakta hem de sindirilmesi güçleşmektedir. Bu nedenle ideali, eti buzdolabında en az 12–24 saat dinlendirdikten sonra pişirmektir. Pişirme sırasında da etin iç sıcaklığının en az 70°C'ye ulaşması gerekmektedir” uyarısında bulundu. </span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Önemli sindirim sorunları ortaya çıkabilir</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Taze etin sindirilmesi ile ilgili ortaya çıkabilecek sağlık sorunlarına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, “Kırmızı etin sindirimi, beyaz ete kıyasla daha uzun sürer çünkü bağ doku içeriği (kollajen) ve kas lifi yoğunluğu daha fazladır” diyerek sık karşılaşılan sorunları şu şekilde sıraladı:</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Hazımsızlık ve şişkinlik</span></b><span style=",sans-serif">: Özellikle fazla miktarda ve dinlendirilmemiş et tüketildiğinde mide boşalması gecikir.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Kabızlık:</span></b><span style=",sans-serif"> Et lif içermez; eğer diyet lif açısından yetersizse bağırsak hareketi yavaşlar.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Gut atakları:</span></b><span style=",sans-serif"> Kırmızı et purin açısından zengindir; ürik asit yüksekliği olan bireylerde gut ataklarını tetikleyebilir.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Böbrek yükü:</span></b><span style=",sans-serif"> Yüksek protein alımı, böbrek yetmezliği riski taşıyan bireylerde azot yükünü artırır.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">İshal</span></b><span style=",sans-serif">: Yetersiz pişirilmiş et veya hijyen hatası durumunda Salmonella, E. coli gibi patojenler ciddi gastroenterite yol açabilir.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Çiğ etle temas eden eller ve malzemeler iyi yıkanmalı</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Çiğ etle temas eden bıçak, tezgâh ve ellerin mutlaka iyi yıkanması gerektiğini söyleyen Kalkan, “Çiğ ette bulunabilecek Salmonella, E. coli gibi bakterilerin pişmiş besinlere taşınmasını önlemek açısından kritik önem taşımaktadır. Karaciğer, böbrek ve işkembe gibi sakatatların çok daha hızlı bozulduğu göz önünde bulundurularak aynı gün tüketilmesi ya da pişirilmesi gerekmektedir” dedi.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Her öğünde kırmızı et tüketimi riskli</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Kurban Bayramı'nda beslenme açısından yapılan hataların büyük çoğunluğunun aslında birbirine bağlı bir zincir oluşturduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, önerilerini şöyle sıraladı: </span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">“Bayram boyunca her öğünde kırmızı et tüketme alışkanlığı son derece yaygındır; oysa bu durum böbreklere, kalp-damar sistemine ve sindirim sistemine ciddi bir yük bindirmektedir. Et seçiminde de kuyruk yağı ve iç yağ gibi doymuş yağdan zengin kısımların fazla tüketimi LDL kolesterol düzeyini yükseltmekte, özellikle kalp-damar hastalığı riski taşıyan bireyler için olumsuz sonuçlar doğurabilmektedir.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Sofranın genel dengesine bakıldığında ise sebze, salata ve kurubaklagilin büyük ölçüde arka plana çekildiği görülmektedir. Lif alımının azalması, sindirim sorunlarını doğrudan tetiklemektedir. </span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Mangalda etin kömürleşmemesine dikkat edilmeli</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Son olarak mangal ve açık ateşte yapılan aşırı kızartmadan da söz etmek gerekir. Yüksek ısıda ve alevle temas eden etlerde heterosiklik aminler ve polisiklik aromatik hidrokarbonlar gibi kanserojen bileşikler oluşabilmektedir. Mangal tamamen dışlanması gereken bir pişirme yöntemi değildir ancak alevin ete doğrudan temas etmemesine ve etin kömürleşmemesine dikkat edilmesi gerekmektedir.”</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Kalp hastaları için günlük tüketim 90-120 gram civarında tutulmalı</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Özellikle kalp, tansiyon ve diyabet gibi kronik hastalığı olan bireyler için Kurban Bayramı döneminin biraz daha dikkatli bir planlama gerektirdiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, “Kalp hastaları açısından en önemli konu, doymuş yağ içeriği yüksek kısımlardan uzak durmaktır. Kuyruk, kaburga ve iç yağ bu dönemde mümkün olduğunca sınırlandırılmalı; bunların yerine but ve tranç gibi yağsız kısımlar tercih edilmelidir. Günlük et tüketiminin 90–120 gram civarında tutulması ve yağda kızartma yerine haşlama ya da fırında pişirme yöntemlerinin tercih edilmesi önerilmektedir” dedi. </span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Tansiyon hastaları ilave tuz yerine baharat kullanabilir</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Tansiyon hastalarının en çok işlenmiş gıda tüketimine dikkat etmesi gerektiğini söyleyen Kalkan, şu önerilerde bulundu: </span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">“Tansiyon hastaları için ise asıl tehlike, taze etten çok sucuk, salam ve pastırma gibi işlenmiş ürünlerde gizlidir. Bu ürünler yüksek miktarda sodyum içerdiğinden sofrada sıkça yer bulmamalıdır. Ete ayrıca tuz eklemek yerine baharatlarla lezzet katmak hem daha sağlıklı hem de oldukça lezzetli bir alternatif sunmaktadır. Potasyumdan zengin sebze ve meyvelerin öğünlere eklenmesi de tansiyonun dengelenmesine katkı sağlamaktadır.”</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Diyabetliler porsiyon kontrolüne dikkat edilmeli </span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, diyabet hastaları ile ilgili en sık sorulan sorunun “Et tüketimi kan şekerini yükseltir mi?” sorusu olduğunu belirterek “Protein alımı tek başına kan şekerini doğrudan etkilemez ancak yağlı etlerle birlikte gelen yüksek enerji yükü, insülin direncini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu nedenle porsiyon kontrolü şarttır. Yanına bol yeşillik ve lif kaynağı eklenmesi glisemik yanıtı olumlu yönde düzenlemektedir. Bunların ötesinde, bayram sebebiyle sosyalleşmenin artması öğün atlamalarına ya da ilaç ve insülin zamanlamasının aksatmasına sebep olabilmektedir. Bu nedenle diyabet hastalarının bu konuda titiz davranması büyük önem taşımaktadır” uyarısında bulundu.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Dengeli tüketim önemli</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, “Kurban Bayramı'nda beslenme açısından temel ilke aslında oldukça basittir: Denge. Et tüketimini kısıtlamak değil, doğru pişirme yöntemleriyle, uygun porsiyonlarla ve yanına eklenecek sebze, yoğurt, salata gibi besinlerle dengelemek yeterlidir” dedi.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Ana öğün ile tatlı tüketilen öğün arasında en az 2 saat olmalı</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Bayramda şeker ve tatlı tüketimine de dikkat edilmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, “Bayramda tatlıdan tamamen uzak durmak ne gerekli ne de gerçekçidir; önemli olan zamanlamaya ve porsiyona dikkat etmektir. Ana öğünle tatlı tüketilen öğün arasına en az 1,5–2 saat koymak, daha hafif alternatifler tercih etmek ve her ziyarette tatlı yeme alışkanlığını sorgulamak bu dönemde beslenme dengesini korumanın en pratik yollarından biridir” diye konuştu.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Kurban etinin doğru saklanması önemli</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Kurban etinin doğru saklanmasının, tüm bu dikkat ve emeğin boşa gitmemesi açısından en az pişirme kadar önemli olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, “Buzdolabında saklama söz konusu olduğunda, dinlendirilmiş etin +4°C veya altında 2–3 gün tazeliğini koruduğu bilinmektedir. Karaciğer ve böbrek gibi sakatatlar ise çok daha çabuk bozulduğundan en geç 1 gün içinde tüketilmeli ya da pişirilmelidir. Etin açıkta bırakılmayıp hava almayan kaplarda veya streç filme sarılarak saklanması da bu süreçte büyük fark yaratmaktadır” dedi.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><b><span style=",sans-serif">Et porsiyonlara bölünerek saklanmalı</span></b></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:107%"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style=",sans-serif">Uzun süreli saklama için derin dondurucu tercih edildiğinde ise −18°C ve altında saklanan kırmızı etin teknik olarak 6–12 ay bozulmadan kalabildiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Gülen Ecem Kalkan, “Ancak besin kalitesi açısından 4–6 ay içinde tüketilmesi çok daha isabetli olacaktır. Eti büyük bloklar halinde dondurmak yerine porsiyonlara bölerek saklamak hem çözündürmeyi kolaylaştırmakta hem de ihtiyaç fazlasını tekrar dondurma riskini ortadan kaldırmaktadır. Zira çözülmüş etin tekrar dondurulmaması son derece önemlidir; çözülen et aynı gün pişirilmeli ya da buzdolabında en fazla 1–2 gün bekletilerek tüketilmelidir. Çözündürme işleminin de tezgâhta değil, buzdolabında yapılması besin güvenliği açısından en doğru yöntemdir” tavsiyesinde bulundu.</span></span></span></span></p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"> </p><p style="text-align:justify;margin-bottom:11px"> </p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Cildiniz kışın çok yıprandı diye üzülmeyin! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/cildiniz-kisin-cok-yiprandi-diye-uzulmeyin-67981.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/cildiniz-kisin-cok-yiprandi-diye-uzulmeyin-67981.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/cildiniz-kisin-cok-yiprandi-diye-uzulmeyin-67981.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 21 May 2026 14:52:56 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/cildiniz-kisin-cok-yiprandi-diye-uzulmeyin.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Soğuk hava ve düşük nem oranı, cildimizin doğal bariyerini zayıflatarak gerginlik, kuruluk ve pullanma gibi sorunlara yol açarken, kapalı alanlardaki ısıtıcılar da cildin nem deposunu adeta kurutarak mat bir görünüme neden oluyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/cildiniz-kisin-cok-yiprandi-diye-uzulmeyin-67981.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Soğuk hava ve düşük nem oranı, cildimizin doğal bariyerini zayıflatarak gerginlik, kuruluk ve pullanma gibi sorunlara yol açarken, kapalı alanlardaki ısıtıcılar da cildin nem deposunu adeta kurutarak mat bir görünüme neden oluyor. Peki yaz öncesi yeniden ışıltılı bir cilde kavuşmak nasıl mümkün olabilir? <strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Bahar Sevimli Dikicier</strong>, “Yaz ayları yaklaşırken cildimiz için bakım ve yenilenmenin önem kazandığı bir döneme giriyoruz. Doğru bakım adımlarıyla cildi canlandırmak, daha sağlıklı, canlı ve ışıltılı bir görünüme kavuşturmak mümkündür” diyor. Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Dikicier, canlılığını kaybeden cildi canlandıracak, ışıltısını geri kazandıracak 6 püf noktasını anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. </p>·      <strong>Nazikçe peeling yapın</strong></p>Kış boyunca cilt yüzeyinde biriken ölü hücre tabakası, cildin nefes almasını engelleyerek bakım ürünlerinin emilimini zorlaştırır. Bu nedenle bahar temizliğine cildinizi bu donuk tabakadan arındırarak başlamalısınız. Ancak burada önemli bir nokta var: Hassaslaşmış cildi tahriş etmemek için sert granüllü ürünler yerine, cildi ovalamadan, özel içeriklerle ölü deriyi nazikçe çözen enzimatik peelingleri tercih etmelisiniz. Bu işlem cildinizin daha canlı ve aydınlık görünmesini sağlayacaktır.</p>·       <strong>Mutlaka nemlendirici kullanın</strong></p>Soğuk havalarda kullandığımız yoğun kıvamlı ve yağ bazlı kremler, ısınan havayla birlikte gözeneklerin tıkanmasına yol açabilir. Bu nednele daha hafif ve cildi yormayan ürünlere geçilmelidir. Özellikle cildin içine su çekip nemi tutan içeriklere sahip serumlar (örneğin; hyaluronik asit içeren serumlar) ağırlık yapmadan nem sağlar. Bu sayede hem cildinizin nem dengesi korunur hem de yağlanma ve parlama gibi sorunlar önlenebilir.  </p>·       <strong>Güneş koruyucuyu ihmal etmeyin</strong></p>Doç. Dr. Dikicier “Bahar aylarında güneş ışınlarının etkisi hızla artar. Bu nedenle sadece plajda değil, günlük yürüyüşlerinizde de en az 30 faktörlü bir koruyucu kullanmak, leke oluşumunu ve erken yaşlanmayı önlemek için kritiktir. Kışın ihmal edilen bu adım, baharın tazeleyici etkisini kalıcı kılmak adına en önemli kalkanınızdır. Bulutlu havalarda bile UV ışınlarının cildinize ulaştığını unutmadan, koruyucunuzu her sabah tazelemeyi alışkanlık edinin” diyor. </p>·     <strong>Cildi koruyan vitamin destekleri kullanın</strong></p>Mevsim geçişleri, çevresel stres faktörlerinin ve serbest radikallerin cilt üzerindeki etkisini artırabilir. C vitamini başta olmak üzere antioksidan içerikli serumlar, cildinizi dış etkenlere karşı bir zırh gibi korur. Aynı zamanda kolajen üretimini destekleyerek kışın neden olduğu donukluğu giderir ve cilt tonunu eşitler. Sabahları temiz cilde uygulayacağınız bir antioksidan serum, gün boyu daha enerjik ve ışıltılı bir görünüm sağlar. </p>·       <strong>Sağlıklı beslenip yeterli su tüketmeyi ihmal etmeyin</strong></p>Cilt yenilenmesi sadece dışarıdan sürülen kremlerle değil, içeriden destekle tamamlanır. Baharın taze sebze ve meyveleri, cildinizin ihtiyacı olan vitamin ve mineralleri doğal yollardan sağlar. Özellikle su içeriği yüksek gıdalar tüketmek ve günlük su miktarını artırmak, cildinizin elastikiyetini geri kazanmasına yardımcı olur. Hücrelerin yenilenme hızı, yeterli su tüketmekle bağlantılıdır; bu nedenle su içmeyi bir görev değil, sağlık ve güzellik ritüeli olarak görün.</p>·       <strong>Gece bakımını atlamayın</strong></p>Uyku sırasında cildimiz kendini yeniler. Bu nedenle bahar aylarında gece rutinleri her zamankinden daha değerlidir. Uyku sırasında cildin kendini yenileme mekanizmasını desteklemek için besleyici gece maskeleri veya onarıcı gece kremleri kullanabilirsiniz. Özellikle retinol, alfa veya beta hidroksi asit ya da peptit içeren ürünler, kışın neden olduğu ince çizgileri ve yorgunluk belirtilerini onarmada etkilidir. Sabah uyandığınızda daha dinlenmiş ve sıkı bir ciltle karşılaşmak için gece bakımını asla atlamayın.</p><strong>xxxxxxxx Kutu Bilgisi xxxxxxxxxx</strong></p><strong>Cildi yenileyen yeni nesil tedaviler </strong></p><strong>Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Bahar Sevimli Dikicier</strong>, artan polenler ve güneş ışınlarının, hassas ciltlerde kızarıklıkla alerjik reaksiyonları tetikleyebildiğini belirterek öncelikle mutlaka Alerji uzmanının önereceği tedaviye özen gösterilmesi gerektiğini vurguluyor. Doç. Dr. Dikicier, yaz öncesi dönemde cildi yenileyen yeni nesil yöntemleri ise şöyle sıralıyor; </p>·       Ekzozom terapisi: Hücreler arası iletişimi sağlayan akıllı kesecikler olan ekzozomlar, cilde enjekte edildiğinde hasarlı dokuyu hızla onarır ve kolajen üretimini desteklemeye yardımcı olur.</p>·       Mezoterapi (Bahar kokteylleri): Vitamin, mineral ve hyaluronik asit karışımlarının cildin alt katmanına iletildiği bu yöntem, mevsim geçişlerinde yaşanan nemsizlik ve matlık sorununu çözer. Cildi kısa sürede daha parlak ve nemli hale getirir. </p>·       Altın iğne (Radyofrekans): Cilt yüzeyine zarar vermeden alt katmanlara enerji gönderen bu işlem, gözenekleri sıkılaştırırken kışın oluşan ince kırışıklıkları ütüler ve cilde pürüzsüz bir doku kazandırır.</p>·       Somon DNA uygulaması: Çevresel faktörlerle yıpranmış cildi yapılandırmak için kullanılan bu yöntem, içeriğindeki polinükleotitler sayesinde cildin su tutma kapasitesini artırarak "cam cilt" etkisi yaratır.</p>·       Biyostimülatörler: Cildin kendi doğal kolajenini üretmesini tetikleyen yeni nesil dolgular, bahar aylarında yüz hatlarını toparlar ve cilde doğal bir dolgunluk kazandırır. </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Bayram Sofralarında Kalbinizi Koruyan Bu Önerilere Kulak Verin ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayram-sofralarinda-kalbinizi-koruyan-bu-onerilere-kulak-verin-67973.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayram-sofralarinda-kalbinizi-koruyan-bu-onerilere-kulak-verin-67973.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayram-sofralarinda-kalbinizi-koruyan-bu-onerilere-kulak-verin-67973.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 21 May 2026 14:42:47 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/bayram-sofralarinda-kalbinizi-koruyan-bu-onerilere-kulak-verin.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kurban Bayramı; aile sofralarının kurulduğu, et tüketiminin belirgin şekilde arttığı özel dönemlerden biridir.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayram-sofralarinda-kalbinizi-koruyan-bu-onerilere-kulak-verin-67973.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Kurban Bayramı; aile sofralarının kurulduğu, et tüketiminin belirgin şekilde arttığı özel dönemlerden biridir. Ancak bu dönemde kontrolsüz kırmızı et tüketimi, fazla tuz, ağır yemekler ve hareketsizlik özellikle kalp-damar hastalığı olan kişiler için ciddi risk oluşturabiliyor. Hipertansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, stent öyküsü, ritim bozukluğu veya kalp yetersizliği bulunan bireylerin bayram boyunca beslenmelerine ekstra dikkat etmesi büyük önem taşıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kardiyoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Özge Özden Kayhan, Kurban Bayramı’nda kalp sağlığını korumak için önemli önerilerde bulundu. </p><strong>Yeni kesilen et tüketimi çarpıntı ve yüksek tansiyona neden olabilir </strong></p>Toplumda sık söylenen “eti dinlendirmek gerekir” ifadesinin bilimsel bir karşılığı bulunmaktadır. Kesim sonrası ette “rigor mortis” yani ölüm sertliği adı verilen doğal bir biyolojik süreç gelişmektedir. Bu süreçte kas hücrelerinde enerji kaynağı olan ATP azalmakta ve kas lifleri geçici olarak sertleşmektedir. Bu nedenle yeni kesilmiş et hem daha sert olmakta hem de sindirimi zorlaşmaktadır. Özellikle mide hassasiyeti, reflü veya kalp hastalığı olan kişilerde ağır sindirim yükü; çarpıntı, tansiyon yükselmesi ve nefes darlığı gibi yakınmaları artırabilmektedir. Etin ideal olarak 12-24 saat dinlendirilmesi önerilmektedir.</p><strong>Fazla tüketilen kırmızı et damar fonksiyon bozukluğuna neden olabilir</strong></p>Kırmızı et kaliteli bir protein kaynağıdır ancak fazla miktarda tüketildiğinde yüksek doymuş yağ ve kolesterol içeriği nedeniyle damar sağlığı üzerinde olumsuz etki yaratabilmektedir. Özellikle yağlı etlerin yoğun tüketimi sonrası kandaki trigliserid seviyeleri hızla yükselebilmektedir. Bilimsel çalışmalar; ağır yağlı öğünlerin damar iç yüzeyinde geçici fonksiyon bozukluğu oluşturabildiğini göstermektedir. Bu durum damarların gevşeme kapasitesini azaltabilmekte ve özellikle kalp hastalarında risk oluşturabilmektedir. Bu nedenle et tüketiminde porsiyon kontrolünün sağlanması önem taşımaktadır.</p><strong>Bayram sofralarındaki fazla tuz tüketimi nefes darlığına neden olabilir</strong></p>Bayram sofralarında kavurma, sucuk, işlenmiş etler ve fazla tuzlu gıdalar sık tüketilmektedir. Fazla tuz alımı vücutta sıvı tutulmasına neden olurken tansiyonun yükselmesine yol açabilmektedir. Özellikle kalp yetersizliği hastalarında nefes darlığı, bacaklarda şişlik ve tansiyon yükselmesi görülebilmektedir. İleri yaş hastalarda ani tansiyon yükselmeleri inme riskini de artırabilmektedir. Bu nedenle yemeklere ilave tuz eklenmemesi ve işlenmiş et tüketiminin sınırlandırılması önerilmektedir.</p><strong>Kontrolsüz ateşte pişirilen et, damar sağlığınızı olumsuz etkileyebilir</strong></p>Etin yüksek ateşte yakılarak pişirilmesi sırasında damar sağlığı açısından zararlı bazı kimyasallar ortaya çıkabilmektedir. Özellikle kömürleşmiş et tüketiminin uzun vadede hem damar sağlığı hem de genel sağlık üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. Etin kontrollü ateşte, yakmadan ve aşırı yağ kullanımından kaçınılarak pişirilmesi daha sağlıklı bir tercih oluşturmaktadır.</p><strong>Bilinçsiz şeker ve tatlı tüketimi kalp hastalığı riskini artırabilir</strong></p>Bayram döneminde sadece et değil, şerbetli tatlı ve şeker tüketimi de ciddi şekilde artmaktadır. Ani şeker yükselmeleri özellikle diyabet hastalarında damar yapısını olumsuz etkileyebilmektedir. Aynı zamanda yüksek şeker tüketimi trigliserid seviyelerini artırarak kalp-damar hastalığı riskine katkıda bulunabilmektedir. Tatlı tüketiminde porsiyon kontrolünün sağlanması ve mümkün olduğunca hafif alternatiflerin tercih edilmesi önerilmektedir.</p><strong>Hareketsiz bayram günleri de kalp sağlığını olumsuz etkileyebilir</strong></p>Bayram döneminde uzun süre oturmak, ağır yemekler tüketmek ve günlük hareketin azalması kalp sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Bu nedenle gün içinde yeterli su tüketilmesi, hafif yürüyüşlerin ihmal edilmemesi ve düzenli ilaç kullanımının aksatılmaması önem taşımaktadır. Göğüs ağrısı, nefes darlığı veya çarpıntı gibi belirtiler ortaya çıktığında ise vakit kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulması gerekmektedir.</p><strong>Bayram sofraları keyif versin, sağlığı zorlamasın</strong></p>Bayramlar; aile ile vakit geçirilen, sosyal bağların güçlendiği özel dönemlerdir. Kontrollü beslenme, yeterli hareket ve dengeli tüketim ile hem bayramın keyfini çıkarmak hem de kalp sağlığını korumak mümkündür.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Biyoçeşitlilik kaybı sadece doğayı değil, sağlığımızı ve ekonomiyi tehdit ediyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/biyocesitlilik-kaybi-sadece-dogayi-degil-sagligimizi-ve-ekonomiyi-tehdit-ediyor-67967.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/biyocesitlilik-kaybi-sadece-dogayi-degil-sagligimizi-ve-ekonomiyi-tehdit-ediyor-67967.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/biyocesitlilik-kaybi-sadece-dogayi-degil-sagligimizi-ve-ekonomiyi-tehdit-ediyor-67967.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 21 May 2026 14:33:03 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/biyocesitlilik-kaybi-sadece-dogayi-degil-sagligimizi-ve-ekonomiyi-tehdit-ediyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Biyoçeşitlilik kaybının sadece doğayı değil, doğrudan sağlığımızı ve ekonomimizi tehdit ettiğini belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/biyocesitlilik-kaybi-sadece-dogayi-degil-sagligimizi-ve-ekonomiyi-tehdit-ediyor-67967.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Biyoçeşitlilik kaybının sadece doğayı değil, doğrudan sağlığımızı ve ekonomimizi tehdit ettiğini belirten İstanbul Atlas Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Turan, “Doğanın yaşam sigortası biyoçeşitlilik alarm veriyor: Denizlerdeki istilacı türlerden soframıza kadar uzanan mikroplastik tehdidine karşı, yerelde atılacak küçük adımlarla küresel bir koruma kalkanı oluşturmak bizim elimizde” diye konuştu.<br />İstanbul Atlas Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cemal Turan, bu yıl “Küresel etki için yerel hareket” temasıyla kutlanan 22 Mayıs Uluslararası Biyoçeşitlilik Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada biyoçeşitliliğin önemi hakkında değerlendirmede bulundu.<br />Türkiye’de 10 binden fazla bitki türünün üçte biri endemik <br />Biyoçeşitliliğin doğanın yaşam sigortası olduğunu kaydeden Prof. Dr. Cemal Turan, “Biyoçeşitlilik dünyamızdaki genlerin, türlerin, ekosistemlerin ve ekolojik süreçlerin oluşturduğu o muazzam ve kusursuz yaşam ağının kendisidir. Kısacası, doğanın yaşam sigortasıdır. Soluduğumuz oksijenden içtiğimiz temiz suya, yediğimiz yiyeceklerden ilaçlarımızın ham maddesine kadar her şeyi bu çeşitliliğe borçluyuz. Türkiye bu açıdan tam bir cennet. Tüm Avrupa kıtasında yaklaşık 12 bin bitki türü varken, sadece bizim ülkemizde 10 binden fazla bitki türü var ve bunların üçte biri endemik yani dünyada sadece bu topraklarda yaşıyor. Biyoçeşitlilik bir lüks değil; insanlığın bu gezegende hayatta kalabilmesinin temel şartıdır. Zincirin tek bir halkasını kopardığımızda, tüm sistemin çökme riskiyle karşı karşıya kalırız” diye konuştu.<br />Denizlerdeki görünmez tehdit, soframızı ve sağlığımızı etkiliyor <br />Ülkemizin bu büyük zenginliğin yanında maalesef ciddi tehditlerle de karşı karşıya olduğunu ifade eden Prof. Dr. Cemal Turan, şunları söyledi:<br /> “En kritik tehditlerin başında yaşam alanı kaybı ve parçalanması geliyor. Kontrolsüz kentleşme, sanayileşme ve tarım alanlarının genişlemesi canlıların yuvalarını yok ediyor. Ancak karada yaşadığımız bu tehditlerin bir benzeri, belki de daha görünmezi denizlerimizde yaşanıyor: İklim değişikliğiyle birleşen istilacı yabancı türler. Süveyş Kanalı’nın açılması ve Akdeniz’in giderek ısınmasıyla birlikte, Hint Okyanusu ve Kızıldeniz kökenli birçok istilacı tür denizlerimize akın etti. Bugün Akdeniz ve Ege'de hızla yayılan balon balıkları, aslan balıkları ve zehirli denizanaları gibi türler, yerli ve endemik deniz canlılarımızın yaşam alanlarını ve besin kaynaklarını gasp ediyor. Bu durum sadece deniz ekosistemini çökertmekle kalmıyor; balıkçılık ekonomimize darbe vuruyor, turizmi baltalıyor ve hatta içerdiği güçlü zehirler nedeniyle halk sağlığını tehdit edip ölümcül vakalara yol açabiliyor. Yani biyoçeşitlilik kaybı, doğrudan soframızı ve sağlığımızı etkiliyor.”<br />Aşağıdan yukarıya bir koruma dalgası başlatılmalı<br />Biyoçeşitliliğin korunması için yerel yönetimler, topluluklar ve bireysel olarak yapılabileceklere işaret eden Prof. Dr. Cemal Turan, “Bu yılki tema aslında bize çok net bir mesaj veriyor: 'Yukarıdan aşağıya' kararlar beklemek yerine, 'aşağıdan yukarıya' bir koruma dalgası başlatmalıyız” diyerek yapılması gerekenleri şöyle sıraladı:<br />Yerel Yönetimler (Belediyeler): Şehir planlaması yaparken beton odaklı değil, doğa tabanlı çözümler üretmeli. İstilacı yabancı bitkiler yerine, o yörenin yerel ve az su isteyen bitkileriyle parkları donatmalı. Yerel tohum merkezleri kurmalı ve korunan alanlar ilan etmeli.<br />Topluluklar ve STK'lar: Kendi bölgelerindeki akarsuları, ormanları ve biyoçeşitlilik noktalarını izlemeli, 'vatandaş bilimi' projeleriyle veri toplamalı ve yerel yönetimler üzerinde yapıcı bir baskı unsuru oluşturmalı.<br />Bireyler: En güçlü halka biziz. Evimizde, bahçemizde ya da balkonumuzda doğaya yer açarak, tüketim tercihlerimizi değiştirerek bu hareketin bir parçası olabiliriz.<br />Yerelde atılan küçük adımlar kelebek etkisi yaratabilir<br />Yerelde atılan küçük adımların küresel ölçekte bir kelebek etkisi yaratabileceğini ifade eden Prof. Dr. Cemal Turan, “Doğada hiçbir şey birbirinden bağımsız değildir; kelebek etkisi burası için de geçerlidir. Karadaki ekosistemler gibi denizlerimizde de durum aynı. Örneğin yerel ölçekte istilacı türlerle mücadele etmek küresel bir başarı getirir. Bugün Akdeniz’i istila eden aslan balığı veya balon balığına karşı yerel balıkçılık kooperatiflerinin desteklenmesi, bu türlerin avcılığının teşvik edilmesi ya da kıyı topluluklarının bilinçlendirilmesi yerel birer adımdır. Ancak bu yerel mücadele sayesinde, Akdeniz’in yerli türlerini korumuş ve tüm dünya için hayati olan Akdeniz ekosisteminin küresel ölçekte çökmesini engellemiş olursunuz. Aynı şekilde, bir çiftçinin damla sulamaya geçerek su kaynaklarını koruması, o suyla beslenen sulak alanların kurumasını önler ve Afrika-Avrupa hattında göç eden milyonlarca kuşun küresel göç rotasını kurtarır. Milyonlarca insanın yerelde attığı o küçük adımlar birleştiğinde, küresel biyolojik çöküşü durdurabilecek devasa bir kalkana dönüşür” diye konuştu.<br />Günlük yaşamdaki alışkanlıklar biyolojik çeşitliliği korumada etkili olabilir<br />Bireylerin günlük yaşamlarında biyolojik çeşitliliği korumak için yapabileceklerine de değinen Prof. Dr. Cemal Turan, bireysel olarak yapılabileceklerin sanılandan çok daha fazla ve oldukça basit olduğunu söyledi. Prof. Dr. Cemal Turan, bu davranışları şöyle açıkladı:<br />Su tüketimini azaltmak: Çünkü evimizde boşa akıttığımız her damla su, sulak alanlarımızdan, yani kuşların ve balıkların yuvasından çalınıyor.<br />Kimyasallardan kaçınmak: Ev temizliğinde veya kişisel bakımda çevre dostu, biyo-bozunur ürünler seçmek. Lavaboya dökülen zararlı kimyasallar en nihayetinde denizlerimize ulaşıp oradaki ekosistemi zehirliyor.<br />Balkon ve bahçeleri doğaya açmak: Balkonumuza ekeceğimiz yerli arıcı bitkileri (lavanta, kekik vb.) şehir içindeki arılara ve polenleyicilere bir vahalar zinciri sunar.<br />Evcil hayvan ve akvaryum canlılarını doğaya bırakmamak: Bu çok önemli bir konu. Akvaryumda beslediğimiz başka ülkelerden gelen egzotik balıkları, bitkileri veya kırmızı yanaklı su kaplumbağası gibi canlıları, bakamadığımız zaman iyilik olsun diye göllere, nehirlere ya da denizlere asla bırakmamalıyız. İyi niyetle yapılan bu hareket, o yabancı türlerin sularımızda istilacı hale gelmesine, yerli türlerimizi yiyerek veya onlara hastalık bulaştırarak biyoçeşitliliğimizin tamamen yok olmasına neden oluyor. Bir canlıyı özgür bırakmak isterken koca bir ekosistemi esir edebiliyoruz ve ayrıca bu doğaya bırakılan istilacı ile mücadele etmek için milyon dolarlar harcanabiliyor. <br />Plastik tüketimini radikal bir şekilde azaltmak: Plastik kirliliği artık sadece çevresel bir kirlilik değil, doğrudan bir besin zinciri krizidir. Doğaya bıraktığımız plastikler (poşetler, pet şişeler, ambalajlar) güneş ışığı, dalgalar ve rüzgârın etkisiyle asla yok olmuyor; sadece ufalanarak mikroplastik dediğimiz gözle görülmeyen küçük parçacıklara ayrışıyor. Su kaynaklarımıza ve denizlerimize karışan bu mikroplastikleri balıklar, midyeler ve diğer deniz canlıları besin zannederek yutuyor. Bu plastikler canlıların dokularına, kaslarına işliyor. En nihayetinde ne oluyor biliyor musunuz? O balıkları avlayıp akşam soframıza koyduğumuzda, kendi ellerimizle doğaya fırlattığımız plastikleri bu kez kendi sağlığımızı tehdit edecek şekilde yiyoruz. Yapılan araştırmalar, insanların artık her hafta bir kredi kartı ağırlığında plastik yuttuğunu gösteriyor. Yani tek kullanımlık plastikleri hayatımızdan çıkarmak, sadece deniz kaplumbağalarını veya balıkları korumak değil, kendi sağlığımızı ve geleceğimizi de korumaktır.<br />Yerel üretim desteklenmeli ve mevsiminde beslenilmeli<br />Biyoçeşitliliğin yerel üretim ve sürdürülebilir tüketim alışkanlıklarından da etkilendiğini kaydeden Prof. Dr. Cemal Turan, sözlerini şöyle tamamladı: <br />“Tüketim alışkanlıklarımız, biyoçeşitliliğin ya katili ya da kurtarıcısıdır. Küresel ve endüstriyel gıda sistemi, dünyayı giderek tek tipleştiriyor. Bugün süpermarketlerde hep aynı tip domatesi, aynı tip elmayı görüyoruz. Bu durum, binlerce yıllık yerel ve atalık tohumlarımızın, yani tarımsal biyoçeşitliliğimizin yok olmasına neden oluyor. Yerel üretimi desteklediğimizde ve mevsiminde beslendiğimizde, hem karbon ayak izimizi (nakliye süreçlerini azaltarak) düşürüyoruz hem de Anadolu’nun genetik mirası olan o yerel tohumların toprakla buluşmaya devam etmesini sağlıyoruz. Sürdürülebilir tüketim, doğaya 'senin üretebileceğinden daha fazlasını tüketmeyeceğim' deme nezaketidir. Biz yerel üreticiyi ve sürdürülebilir ürünleri seçtikçe, piyasa da doğayı talan etmekten vazgeçmek zorunda kalacaktır.”</p> </p><br />Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ İmplant tedavisinde üst yaş sınırı yok! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/implant-tedavisinde-ust-yas-siniri-yok-67951.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/implant-tedavisinde-ust-yas-siniri-yok-67951.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/implant-tedavisinde-ust-yas-siniri-yok-67951.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 21 May 2026 14:12:41 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/implant-tedavisinde-ust-yas-siniri-yok.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/implant-tedavisinde-ust-yas-siniri-yok-67951.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ağız, Diş ve Çene Cerrahisi Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, dental implant tedavisinin kimlere uygulanabileceği, avantajları ve başarı oranı hakkında bilgi verdi.</p><strong>İmplantlar komşu dişlere zarar vermeden eksik dişi tamamlar!</strong></p>Dental implantın, eksik dişlerin yerine çoğunlukla titanyumdan üretilen ve çene kemiğine yerleştirilen vidalar olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Bu vidaların üzerine yapılan protetik rehabilitasyonla birlikte hastaların eksik dişleri tamamlanabiliyor.” dedi.</p>Diş eksikliği tedavilerinde implant uygulandığında, köprü tedavilerinde olduğu gibi yandaki dişlerin küçültülmek durumunda kalınmadığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Altop, “Komşu dişler korunmuş oluyor. Bunun dışında, diş eksikliği sebebiyle hareketli (takma) protez kullanan hastalar implant tedavisi ile birlikte sabit protez kullanabiliyor. Ya da hareketli protez kullanan ama protezleri ağzında çok fazla oynayan hastalarda implant desteği ile birlikte protezlerin tutuculuğu artıyor. Aynı zamanda dental implantlar, normal dişlerde olduğu gibi çene kemiğine kuvvet iletebildikleri için kemik erimesini de durdurabiliyor.” şeklinde konuştu.</p><strong>İmplant tedavisi için üst yaş sınırı yok!</strong></p>Genel sağlık durumu elverişli olan ve büyüme gelişimini tamamlamış tüm bireylere implant tedavisi uygulanabildiğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Çene gelişimimiz genel olarak 17-18 yaşlarında tamamlanır. İmplant tedavisi için herhangi bir üst yaş limiti yoktur; sadece hastaların sistemik durumunun buna uygun olması gerekir.” dedi.</p>Dental implantların ömrünün tıpkı doğal dişlerimiz gibi olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Altop, “Düzenli hekim kontrolü ve iyi bir ağız hijyeni ile birlikte son derece uzun yıllar hastalara hizmet edebilir. Sağ kalım ömrü ortalama olarak 15-20 yıl diyebiliriz. Yapılan cerrahinin başarı oranı da yüzde 98'dir.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Kontrol altında olması şartıyla diyabet ve tansiyon hastalarında implant yapılabilir!</strong> </p>Çok yoğun sigara kullanımı ve kötü ağız hijyeninin, implantın başarı oranını ciddi anlamda düşürebildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Seda Altop, “Böyle durumlarda hastaların sigarayı bırakması, en azından azaltması beklenir. Ancak sigara kullanımı, tek başına implant yapılması için bir engel teşkil etmez.” dedi.</p>Şeker ve tansiyon gibi rahatsızlıkları bulunanların da implant yaptırabileceğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Altop, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Kontrol altında olduğu sürece hem diyabet (şeker) hastalarında hem de tansiyon hastalarında implant tedavileri yapılabilir. Bu tarz durumlarda hastaların kendi doktorlarından konsültasyon istenerek tedavi güvenle sürdürülür. </p>Dişlerin çekiminden hemen sonra implant yapılmasına karar verirken; mevcut dişlerin durumu, kemiğin hacmi, hastanın beklentisi ve hekimin görüşü önemlidir. Uygun olan bazı vakalarda, aynı seansta hem çekim hem de implant bir arada yapılabilir.” </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Manevi pratikler zihni şimdiye sabitliyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/manevi-pratikler-zihni-simdiye-sabitliyor-67843.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/manevi-pratikler-zihni-simdiye-sabitliyor-67843.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/manevi-pratikler-zihni-simdiye-sabitliyor-67843.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 20 May 2026 18:52:49 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/manevi-pratikler-zihni-simdiye-sabitliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, 21 Mayıs Dünya Meditasyon Günü kapsamında, meditasyon, dua ve zikir gibi manevi pratiklerin zihinsel sağlık üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/manevi-pratikler-zihni-simdiye-sabitliyor-67843.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, 21 Mayıs Dünya Meditasyon Günü kapsamında, meditasyon, dua ve zikir gibi manevi pratiklerin zihinsel sağlık üzerindeki etkileri hakkında bilgi verdi.</p><strong>Meditasyon, dua ve zikir zihni şimdiye sabitliyor!</strong> </p>Meditasyon, dua ve zikir kavramlarına dışarıdan bakıldığında bambaşka kültürel ritüeller gibi göründüğünü ifade eden Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Oysa psikolojik zeminde hepsi zihni o yorucu geçmiş veya gelecek sarmalından çekip çıkaran, şimdiye sabitleyen müthiş birer farkındalık pratiğidir.” dedi.</p>Sürekli konuşan o eleştirel iç sesimize, otomatik düşüncelerimize atıfta bulunan Beyaz, “İşte dua veya zikir, o sesten çıkıp yükü daha büyük bir güce devretmemizi sağlıyor. Çoğu zaman o derin yalnızlık hissini de bu vesileyle kırabilmek mümkün olabiliyor. Ruh sağlığı açısından bu pratikleri ortak bir çerçevede değerlendirmek mümkün. İster inanç temelli olsun ister kültürel, bunları genellikle tevekkül şemsiyesi altında toplayabiliriz. Çünkü beynin neresine dokunduklarına baktığımızda, kökenleri ne olursa olsun sinir sistemimizde yarattıkları o regüle edici, yatıştırıcı etki neredeyse aynı.” şeklinde konuştu.</p><strong>Bu yöntemler stresle tepki arasına farkındalık koyuyor! </strong></p>Bu uygulamaların zihinsel rahatlama ve duygusal dengeyi nasıl sağladığına değinen Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, şunları söyledi:</p>“Mesele tamamen otonom sinir sistemindeki o fren mekanizmasıyla, yani vagus siniriyle ilgili. Bu pratikleri zihninize attığınız bir çıpa gibi düşünebiliriz. Nefesimize veya tekrar ettiğiniz kelimeye odaklandıkça kalp atışlarınız yavaşlar, stres hormonları dibe iner. Beynimizin sürekli tehlike çanları çalan bölgesi amigdala sakinlerken; mantıklı karar alan, duyguları yöneten prefrontal korteks direksiyona geçer. Beyin esner ve ardından nefes alır. Nöroplastisite dediğimiz şey tam da burada devreye giriyor.</p>Stres altındayken zihnimiz durmadan felaket senaryoları yazar. Her şey kontrolden çıkacakmış gibi gelir. İşte bu yöntemler, olay ile sizin vereceğiniz tepki arasına farkındalık boşluğu koyar. Yani otomatik bir tepki vermek yerine, bir an durup ‘şu an ne oluyor’ diyebilme gücü kazanırız. Hayatın getirdiği o belirsizliğe karşı tahammül artar, her şeyi kontrol etme isteğinden yavaş yavaş vazgeçilebilir.”</p><strong>Manevi pratikler, tedavi yerine değil; iyileşme sürecine destek için kullanılmalı!</strong></p>Günlük hayatta uygulanabilecek basit pratikler olduğunu aktaran Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “İlla dağ başına gidip saatlerce inzivaya çekilmek gerekmiyor. Gündelik hayattan örneklere de yönelebiliriz, trafikte sıkıştığınızda içinizden ritmik bir şekilde dua okumak veya sizi yatıştıran bir kelimeyi tekrarlamak bile işe yarayabilir. Gece yatarken bedendeki kasılmaları fark edip oraya doğru derin bir nefes göndermek, ya da yürürken sadece adımlarınıza ve ayak tabanlarınıza odaklanmak. Bunlar gün içine serpiştirebileceğiniz, bir, iki dakikalık ama etkisi olabilecek molalardır.” dedi.</p>Ancak bu pratiklerin tek başına bir tedavi yöntemi olarak yeterli olmadığını vurgulayan Beyaz, “Tedavi ve takip sürecinde durum o kadar basit değil. Gündelik streslerde, hafif kaygılarda iş görebilir, evet. Ancak yoğun psikolojik sorunlar söz konusuysa, beynin biyokimyası çoktan sarsılmıştır. O noktada asıl işi psikoterapi ve medikal tedavi yapar. Manevi pratikler ise bu iyileşme yolculuğunda sizi destekleyen, sürece omuz veren çok güçlü birer yol arkadaşı olabilir.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Herkes meditasyon pratiklerinden aynı şekilde fayda görmeyebilir! </strong></p>Her bireyin bu yöntemlerden aynı şekilde fayda görüp göremeyeceğini değerlendiren Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Herkesin parmak izi nasıl farklıysa, bu yöntemlere verdiği tepki de öyle eşsiz olabilmekte. İki insan düşünün; biri inançla çok güvenli bir bağ kurmuş, dua ettikçe güçleniyor, direnci artıyor. Diğerinin ise çocukluk travmaları ağır, zihnindeki Yaratıcı figürü çok daha ‘cezalandırıcı’. İşte o kişi gözlerini kapatıp içine döndüğünde huzur bulmak yerine korkunç tetiklenmeler yaşayabiliyor, ağır bir suçlulukla baş başa kalabiliyor. Dolayısıyla tek bir şablonu herkese uydurmak pek de mümkün değil.” dedi.</p><strong>Manevi pratikler, hayattan kaçış aracı değil; güvenli bir yüzleşme alanı olmalı! </strong></p>Meditasyon, dua veya zikirle ruhsal rahatlama arayan bireylere önerilerde bulunan Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“En önemlisi: Bu pratikler kişinin kendi içindeki karanlıktan, ilişkilerden veya hayatın acılarından kaçmak için geçici bir uyuşturucu gibi kullanılmamalı. Tam tersine, öfkeyle, korkularla yargılamadan yüzleşilebilecek güvenli birer liman olarak görülmeli. Eğer yapılan pratikler kişiyi başka insanlardan koparıyor, işlevselliğini bozuyor veya içinde sürekli bir korku döngüsü yaratıyorsa, bir uzmandan destek almakta fayda var. İlaçlar veya psikoterapi maneviyatın asla rakibi değildir. Aslında tam tersi bedenin biyolojik zeminini toparlayarak duadan, zikirden alınacak verimi kat kat artıran etkenlerdir.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Risk varsa tarama yaşı erkene çekiliyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/risk-varsa-tarama-yasi-erkene-cekiliyor-67817.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/risk-varsa-tarama-yasi-erkene-cekiliyor-67817.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/risk-varsa-tarama-yasi-erkene-cekiliyor-67817.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 20 May 2026 18:12:38 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/risk-varsa-tarama-yasi-erkene-cekiliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kanser, dünya genelinde ve Türkiye’de giderek büyüyen önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/risk-varsa-tarama-yasi-erkene-cekiliyor-67817.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Kanser, dünya genelinde ve Türkiye’de giderek büyüyen önemli bir halk sağlığı sorunu olmaya devam ediyor. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) verilerine göre, dünyada her yıl yaklaşık 20 milyon kişiye kanser tanısı konulurken, yaklaşık 10 milyon kişi bu hastalık nedeniyle yaşamını yitiriyor. Türkiye’de de Sağlık Bakanlığı verileri, her yıl yaklaşık 220 binden fazla kişiye yeni kanser tanısı konulduğunu gösteriyor. Uzmanlar, yaşam süresinin uzaması, çevresel faktörler, sağlıksız beslenme alışkanlıkları ve genetik yatkınlık nedeniyle önümüzdeki yıllarda kanser vakalarının daha da artacağına dikkat çekiyor. <strong>Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Kuzhan,</strong> kanserlerin önemli bir bölümü çevresel ve yaşam tarzı faktörleriyle ilişkili olsa da yaklaşık her 10 kanserden 1’inin kalıtsal, bir başka deyişle “ailesel” olduğuna dikkat çekerek,  “Dolayısıyla ailesinde kanser öyküsü bulunan kişilerin hekimle görüşerek kişisel   risk değerlendirmesi yaptırmaları ve buna uygun bir tarama planı oluşturulması yaşamsal önem taşımaktadır” diyor. </p><strong>Ailesel kanserlerde erken tarama hayat kurtarıyor </strong></p>Kalıtsal kanser riski taşıyan kişilerde hekimin önerdiği yaş ve sıklıkta yapılan taramalar, kanserle mücadelede en güçlü yöntemlerden biri olarak kabul ediliyor.  Erken tanı sayesinde birçok kanser türünde tam iyileşme sağlanabiliyor, hatta bazı türleri önlenebiliyor. Kalıtsal kanser riski olan aile bireylerinde taramanın hangi yaştan itibaren hangi sıklıkta yapılacağının birçok etmene bağlı olarak planlandığını anlatan Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Kuzhan, “Kalıtsal kanserlerde<strong> </strong>en doğru  yaklaşım, ailede kanser öyküsü saptandığında hekime başvurularak kişisel bireysel risk değerlendirmesinin yaptırılmasıdır. Hekim tarafından bu değerlendirmeye uygun hazırlanan tarama programı son derece önemlidir” diyor. Prof. Dr. Okan Kuzhan, risk grubundaki kişilerde taramaların genellikle daha erken yaşta başlatıldığını ve daha sık aralıklarla yapıldığını söyleyerek, <strong> </strong>“Taramaların ailede kanser öyküsü olan hastanın yaşından 5-10 yıl önce başlatılması ve sıklığın kişisel risk durumuna göre şekillendirilmesi en temel yaklaşımı oluşturmaktadır” bilgisini veriyor. <strong> </strong></p><strong>Kanserde ailesel riskin 5 önemli işareti! </strong></p>Tüm kanserler yaşam boyunca hücrelerde biriken genetik mutasyonlar sonucu gelişiyor. Bu mutasyonların vücut hücrelerinde değil de eşey hücrelerinde, bir başka deyişle yalnızca üremeyi sağlayan sperm ve yumurta hücrelerinde oluşması durumunda kalıtsal (ailesel) riskten söz ediliyor.  Meme, yumurtalık, kolon, prostat, mide ve tiroit kanserleri kalıtsal geçişin en sık görüldüğü kanser türleri arasında yer alıyor. Ancak ailesinde kanser öyküsü bulunan her birey kalıtsal kanser açısından risk grubunda olmuyor. Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Kuzhan, kalıtsal kanser riskine işaret eden durumları şöyle özetliyor: </p><ul type="disc"><li>Aynı ailede birden fazla kişide kanser görülmesi </li><li>Ailede 35 yaşından önce ortaya çıkan kanser vakaları </li><li>Ailede iki taraflı kanser gelişimi (her iki memede, her iki böbrekte veya her iki yumurtalıkta kanser gelişmesi )</li><li>Aynı kişide birden fazla farklı kanser türünün bulunması </li><li>Adrenal korteks kanseri gibi nadir görülen tümörlerin saptanması </li></ul>Bu bulguların varlığında genetik değerlendirme, gerekirse ileri tarama testleri ve tarama programlarının erkene çekilmesi öneriliyor. </p><strong>Her aile öyküsü gerçek bir kalıtsal sendromun belirtisi olmayabilir</strong></p>Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Okan Kuzhan, bazen aile öyküsünün yanıltıcı olabileceğine, başka bir deyişle sık kanser görülen bazı ailelerde kanser nedeninin ailedeki genetik yatkınlık değil, rastlantısal mutasyonlar veya çevresel nedenler olabileceğine dikkat çekiyor. Örneğin, asbest maruziyeti sonucu oluşan akciğer zarı kanseri (mezotelyoma) bir ailedeki, bir köydeki insanların çoğunda ortaya çıkabiliyor. Asbeste maruz kalan bireylere de mezotelyoma yönünden tarama öneriliyor.  Dolayısıyla aile bireylerinin kalıtsal yatkınlığı kadar birlikte yaşadıkları çevrede karşı karşıya kaldıkları kanserojenler de ortak bir risk faktörü olabiliyor. </p><strong>Genetik danışmanlık çok önemli, ancak…</strong></p>Kalıtsal kanser sendromu tanısı koymak için ayrıntılı aile öyküsüyle birlikte genetik danışmanlık ve gerekli genetik testlerin yapılması gerekiyor. Kan, tükürük veya doku örneklerinde DNA analizi yapılarak BRCA1, BRCA2, MLH1, APC gibi kanserle ilişkili genlerde mutasyon taramasına başvuruluyor. “Ancak kalıtsal kanser sendromuna neden olan mutasyonların saptanması her zaman bu kişilerde kanser görüleceği anlamına gelmiyor” diye konuşan Prof. Dr. Okan Kuzhan,<strong> </strong>sözlerine şöyle devam ediyor:   “Ayrıca, aile öyküsünde sık kanser görülmeyen bir kişinin merakını gidermek için bu testleri yaptırması önerilmemektedir. Çünkü her mutasyon mutlaka kanser oluşacağı anlamına değil, kanser görülme riskinin arttığı anlamına gelmektedir. Genetik testler gereksiz yere yapıldığında kişinin kanser korkusu ortadan kalkmaz, pekiştirilmiş olur.” </p><strong>Hangi yaşta hangi tarama yapılmalı? </strong></p>Ailesel kanser riski taşıyan kişilerde tarama yaşı ve sıklığı kişiye özel olarak planlanıyor. Prof. Dr. Okan Kuzhan risk grubunda olan kişilerde en temel tarama yaklaşımını şöyle anlatıyor: </p><strong>Meme kanseri:</strong> Birinci derece akrabasında (anne, kız kardeş) hastalık öyküsü bulunan kadınlarda tarama genellikle 30–35 yaş aralığında başlıyor. Yıllık mamografi temel yöntemi oluştururken, bazı durumlarda meme manyetik rezonans (MR) da eklenebiliyor. Riskin yüksek olduğu kadınlarda klinik muayeneler daha sık aralıklarla planlanabiliyor. </p><strong>Kolon kanseri</strong>: Tarama genellikle en erken vaka yaşından 10 yıl önce veya en geç 40–45 yaş civarında başlatılıyor. Temel tarama yöntemi olan kolonoskopi risk durumuna göre 5 yılda bir tekrarlanıyor. Ailede 50 yaşın altında kolon kanseri tanısı varsa tarama daha erken yaşlara çekilebiliyor. </p><strong>Prostat kanseri:</strong> Babasında veya erkek kardeşinde prostat öyküsü olan erkeklerde tarama genellikle 40–45 yaşlarında başlıyor. Prostat spesifik antijen (PSA) testi ve rektal muayene ile yapılan kontroller çoğunlukla yılda bir kez tekrarlanıyor. </p><strong>Akciğer kanseri:</strong> Ailesinde akciğer kanseri bulunan ve risk faktörlerine sahip kişilerde tarama genellikle 50–55 yaş civarında düşük doz bilgisayarlı tomografiyle yapılıyor ve çoğunlukla yılda bir kez tekrarlanıyor.</p><strong>Mide kanseri:</strong> Aile öyküsü ve Helicobacter Pylori enfeksiyonu birlikte risk oluşturabiliyor. Bu durumda endoskopik tarama genellikle 40 yaş civarında veya ailedeki en erken tanıdan 10 yıl önce başlatılıyor ve risk düzeyine göre 2 ila 5 yılda bir tekrarlanabiliyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban Etini Sağlıklı Pişirmenin 6 Önemli Kuralı ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-etini-saglikli-pisirmenin-6-onemli-kurali-67789.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-etini-saglikli-pisirmenin-6-onemli-kurali-67789.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-etini-saglikli-pisirmenin-6-onemli-kurali-67789.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 20 May 2026 17:33:02 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-etini-saglikli-pisirmenin-6-onemli-kurali.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Bayramlar; sevdiklerimizle aynı sofrada buluştuğumuz, birlik ve beraberliğin güçlendiği, paylaşmanın en güzel duygularla yaşandığı özel günler olarak hayatımıza anlam katıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-etini-saglikli-pisirmenin-6-onemli-kurali-67789.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Bayramlar; sevdiklerimizle aynı sofrada buluştuğumuz, birlik ve beraberliğin güçlendiği, paylaşmanın en güzel duygularla yaşandığı özel günler olarak hayatımıza anlam katıyor. Özellikle Kurban Bayramı; özenle hazırlanan sofraları, et yemekleri, tatlıları ve geleneksel ikramlarıyla kültürümüzün en önemli parçalarından biri olarak öne çıkıyor. Bu nedenle bayramı hem keyifli hem de sağlıklı geçirmek için kurban etini pişirme yöntemleri ve beslenme düzenimize özen göstermemiz büyük önem taşıyor. Çünkü bayramın gerçek güzelliği, sevdiklerimizle birlikte sağlıklı, huzurlu ve mutlu anılar paylaşınca daha da anlam kazanıyor. Memorial Şişli Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Uz. Dr. N. Sinem Türkmen, Kurban Bayramı’nda sağlıklı beslenme konuları hakkında bilgi verdi.</p><strong>Güne hafif ama doyurucu bir kahvaltıyla başlayın</strong></p>Bayram sabahlarının vazgeçilmezi olan kahvaltı, gün içerisindeki beslenme düzenini belirleyen en önemli öğündür. Aç karnına yoğun et tüketmek sindirim sistemini zorlayabilir ve gün boyu kontrolsüz yeme isteğine neden olabilir. Bu nedenle güne; yumurta, zeytin, avokado, çiğ ceviz, kuru kayısı, bol yeşillik ve tam tahıllı ekmek içeren dengeli bir kahvaltıyla başlamak hem tokluk süresini uzatır hem de sonraki öğünlerde porsiyon kontrolünü kolaylaştırır.</p><strong>Porsiyon kontrolünü ihmal etmeyin</strong></p>Bayram sofralarında et yemeklerinin yanında tatlılar ve hamur işleri de sıkça tüketiliyor. Elbette hazırlanan lezzetlerin tadını çıkarmak bayramın en güzel yanlarından biri. Ancak burada belirleyici olan miktardır. Özellikle kalp-damar hastalığı, yüksek kolesterol, diyabet, karaciğer yağlanması veya mide-bağırsak rahatsızlığı bulunan kişilerin kırmızı et tüketiminde aşırıya kaçmaması gerekir. Küçük porsiyonlarla, yavaş yiyerek ve öğün saatlerini dengeli planlayarak bayramı daha sağlıklı geçirmek mümkündür.</p><strong>Ziyaretlerde ikramlara ölçülü yaklaşın</strong></p>Bayramın en güzel geleneklerinden biri de akraba ve dost ziyaretleridir. Ancak gün içerisinde yapılan çok sayıda ziyarette ikram edilen tatlılar, börekler, et yemekleri ve içecekler farkında olmadan aşırı kalori tüketimine yol açabilir. Her ikramı tam porsiyon tüketmek yerine küçük tadımları tercih etmek daha doğru olacaktır. Aynı gün içinde tüketilen tatlı, çay ve kahve miktarına dikkat edilmeli; özellikle kafein tüketimi arttığında su tüketimi de artırılmalıdır. Günlük 2 fincan sade kahve ve 2 fincan sade çay yeterlidir.</p><strong>Bayramda hareket etmeyi unutmayın</strong></p>Bayram boyunca artan kalori alımını dengelemenin en etkili yollarından biri fiziksel aktivitedir. Kısa mesafelerde araç yerine yürümeyi tercih etmek, asansör yerine merdiven kullanmak ve düzenli egzersiz alışkanlığını sürdürmek hem sindirimi destekler hem de alınan enerjinin dengelenmesine yardımcı olur.</p><strong>Etin yanında yoğurt yerine salata tercih edin</strong></p>Kırmızı et tüketiminin arttığı bayram döneminde sofralarda mutlaka bol yeşillikli salatalara yer verilmelidir. Limonlu salatalar hem sindirimi destekler hem de kırmızı ette bulunan demirin emilimini artırır. Ayrıca yeşil yapraklı sebzeler, fazla et tüketiminin oluşturduğu asit yükünün azaltılmasına katkı sağlar. Et yemekleriyle birlikte yoğurt, süt ve peynir gibi yüksek kalsiyum içeren besinlerin tüketilmesi ise demir emilimini azaltabileceği için dikkatli olunmalıdır.</p><strong>Kurban etini hemen tüketmeyin</strong></p>Yeni kesilen etlerde “ölüm katılığı” olarak bilinen ve kasların sertleşmesine neden olan doğal bir süreç yaşanır. Bu nedenle kurban etinin hemen tüketilmesi hazımsızlık ve mide-bağırsak sorunlarına yol açabilir. Etin daha yumuşak, lezzetli ve sindirimi kolay hale gelmesi için en az 12-24 saat dinlendirilmesi önerilir.</p><strong>Sağlıklı pişirme yöntemlerini tercih edin</strong></p>Et yemeklerinde pişirme yöntemi sağlık açısından büyük önem taşır. Etlerin çok yüksek sıcaklıkta ve uzun süre pişirilmesi zararlı bileşiklerin oluşmasına neden olabilir. Bu nedenle tavada, fırında, buharda veya kontrollü ızgara yöntemi tercih edilmelidir. Etlerin zerdeçal, zencefil, biberiye, karabiber gibi antioksidan içeriği yüksek baharatlarla; limon suyu veya sirke gibi asidik sıvılarla marine edilmesi daha sağlıklı bir tüketim sağlar. Yanmış kısımlar mutlaka tüketilmeden önce ayıklanmalıdır. Etlerin saklama koşullarına da dikkat edilmelidir. Uygun ambalajla buzdolabında birkaç gün, derin dondurucuda ise birkaç ay güvenle muhafaza edilebilir. Sağlıklı seçimlerle geçirilen bir bayram, hem sofraların keyfini artırır hem de bayram sonrası oluşabilecek sağlık sorunlarının önüne geçer.</p><strong>Kurban etini buharda pişirin</strong></p>Kurban Bayramı’nda et tüketimi ile ilgili dikkat etmeniz gerekenler şöyle sıralanmaktadır :</p><ol><li>Tavada, ızgarada veya buharda pişirme tercih edilmelidir. </li><li>Kanserojen maddelerin oluşumunu azaltmak için etler çok yüksek sıcaklıkta ve uzun süre pişirilmemelidir. </li><li>Mangalda pişirme yapılacak ise; önce mikrodalgada ön pişirme uygulanmalı ve et suyu uzaklaştırıldıktan sonra ızgara işlemine geçilmelidir. </li><li>Etlerin, antioksidan kapasitesi yüksek baharatlar; (zerdeçal, zencefil, biberiye, karabiber vb.) ve sirke, limon suyu gibi C vitamininden zengin asidik sıvılar ile marinasyonu yapılarak ısıyla teması kesilmelidir. Marinasyona şeker içeriği yüksek maddeler ve yağ eklenmemelidir. </li><li>Etin fazla pişmekten yanmış yerleri varsa, tüketilmeden önce mutlaka yanık kısımlar kesilip atılmalıdır. </li><li>Etler buzdolabında +4 / +7derecede buzdolabında uygun ambalaj veya yağlı kâğıda sararak 2-3 gün, derin dondurucuda ise (-180C) en fazla 3-4 ay saklanmalıdır. </li></ol> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Bayramda et tüketimi günde 150-200 gramı aşmamalı ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunde-150-200-grami-asmamali-67783.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunde-150-200-grami-asmamali-67783.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunde-150-200-grami-asmamali-67783.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 20 May 2026 17:23:02 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/bayramda-et-tuketimi-gunde-150-200-grami-asmamali.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kurban Bayramı, kırmızı et ve tatlı tüketiminin arttığı, beslenme alışkanlıklarının kısa süreli değiştiği dönemlerden biri.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-et-tuketimi-gunde-150-200-grami-asmamali-67783.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Kurban Bayramı, kırmızı et ve tatlı tüketiminin arttığı, beslenme alışkanlıklarının kısa süreli değiştiği dönemlerden biri. Bu süreçte ölçülü beslenmenin önemine dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek, “Artan et tüketimi sindirim sistemini zorlayabilir. Bu nedenle porsiyonları sınırlamak ve öğünleri kontrollü planlamak gerekiyor” dedi.</strong></p>Kırmızı et; protein, demir, çinko, selenyum ile B1, B6, B12 ve D vitamini açısından zengin, vücut için değerli bir besin kaynağı. Ancak tüm bu faydalarına rağmen tüketimde ölçünün önemli olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek, “Kolesterol ve doymuş yağ içeriği göz önünde bulundurulduğunda, herhangi bir sağlık problemi olmayan bireylerin günlük kırmızı et tüketimi 150-200 gramı geçmemeli” dedi. </p>Bu noktada etin hazırlanma ve tüketim biçiminin de en az miktarı kadar belirleyici olduğuna dikkat çeken Örnek, “Yeni kesilen etlerin dinlendirilmeden tüketilmesi, özellikle kahvaltıda tüketilmesi sindirim açısından uygun değil. Ayrıca etin sebzelerle birlikte tüketilmesi demir, çinko ve magnezyum emilimini destekler. Dengeli bir öğün için tabağın yarısı sebze veya salata, diğer yarısı et ve tahıl grubundan oluşturulabilir” ifadelerini kullandı.</p><strong>Dinlendirilmeyen et hazımsızlığa sebep olabilir</strong></p>Etin, kesimin hemen ardından pişirilip tüketilmesinin sindirim sistemi üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini vurgulayan Örnek, “Bu şekilde tüketilen et; hazımsızlık, şişkinlik, ishal ya da kabızlık gibi sorunlara yol açabilir. Etin daha yumuşak, lezzetli ve sindirimi kolay hale gelmesi için güneş ışığı almayan serin bir ortamda (7-15°C) 3-4 saat dinlendirilmesi gerekir. Ardından 4°C’de buzdolabında yaklaşık 24 saat muhafaza edilerek ideal kıvama ulaşması sağlanır. Ek olarak pişirme aşamasında kuyruk yağı gibi ilave yağlar kullanmaktan kaçınılmalı” uyarısında bulundu.</p>Beslenme ve Diyet Uzmanı Tuba Örnek, Kurban Bayramı için sağlıklı iki tarif paylaştı:</p><strong>Kavurma tarifi:</strong></p>Kuşbaşı doğradığınız etleri tencereye aldığınızda başlangıçta tuz ve baharat eklememenizi öneririm. Önce ilave yağ eklemeden, kendi yağında birkaç dakika kavurup ardından kısık ateşte kendi suyuyla yavaş yavaş pişmeye bırakın. Pişmeye yakın az miktarda tuz ekleyip servis öncesinde kekik ilave edebilirsiniz.</p><strong>Tatlı tarifi:</strong></p>Sağlıklı bir tatlı alternatifi olarak, önceden dilimleyip dondurduğunuz olgun muzları rondodan geçirebilirsiniz. Kremsi bir kıvam aldığında doğal bir dondurma elde etmiş olursunuz. Dilerseniz kakao veya fıstık ezmesi ekleyerek lezzetini artırabilirsiniz. Servis ederken üzerine meyve ve ceviz parçaları ilave edebilirsiniz.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Gençlerin En Büyük Hatası: “40’tan Sonra Bakarım” Demek ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/genclerin-en-buyuk-hatasi-40tan-sonra-bakarim-demek-67719.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/genclerin-en-buyuk-hatasi-40tan-sonra-bakarim-demek-67719.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/genclerin-en-buyuk-hatasi-40tan-sonra-bakarim-demek-67719.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 20 May 2026 15:43:29 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/genclerin-en-buyuk-hatasi-40tan-sonra-bakarim-demek.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Gençlik denildiğinde aklımıza bitmeyen enerji ve hareketlilik geliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/genclerin-en-buyuk-hatasi-40tan-sonra-bakarim-demek-67719.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Gençlik denildiğinde aklımıza bitmeyen enerji ve hareketlilik geliyor. Peki gençlikteki enerji hiç azalmıyor mu? Bugün birçok genç “Nasıl olsa ileride toparlarım” düşüncesiyle uyku düzenini, beslenmesini, fiziksel aktivitesini ve stres yönetimini ihmal ediyor. Oysa modern longevity yaklaşımı, yani sağlıklı yaşam süresini uzatmayı hedefleyen bilimsel yaklaşım, biyolojik yaşlanmanın temellerinin çok daha erken yıllarda atıldığını gösteriyor. <strong>Acıbadem Life Danışmanı, İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk</strong>, “Longevity yalnızca ileri yaş konusu değil. İnsan bedeni genç yaşta aldığı kararların sonuçlarını yıllar boyunca taşıyor” diyor.</p><strong>GENÇKEN YAPILAN HATALAR SESSİZCE BİRİKİYOR</strong></p>Gençlik dönemi çoğu insan için bedenin en güçlü, en dayanıklı ve en hızlı toparlanan dönemi olarak görülüyor. Geç yatılan geceler, düzensiz beslenme, uzun süre hareketsiz kalmak ya da yoğun stres çoğu zaman “nasıl olsa genciz” düşüncesiyle önemsenmiyor. Çünkü genç yaşlarda bedenin verdiği uyarılar genellikle geç ortaya çıkıyor ve sağlık sorunları uzun süre görünmez kalabiliyor. <strong>Acıbadem Life Danışmanı Dr. Halil Ertürk </strong>tam da bu nedenle gençlik döneminin gelecekteki sağlık durumunun şekillendiği en kritik süreçlerden biri olduğunu ifade ediyor.</p>Genç yaşlarda sağlık sorunlarının görünür olmamasının yanıltıcı olabileceğini belirten <strong>Dr. Ertürk,</strong> biyolojik yaşlanmanın çoğu zaman sessiz ilerlediğini söyleyerek “Bugün kendini tamamen sağlıklı hisseden bir gençte dahi düzensiz uyku, hareketsizlik, kötü beslenme ve kronik stres; metabolik bozulmaları ve biyolojik yaşlanmayı fark ettirmeden başlatabiliyor. İnsan vücudu yapılan her tercihin kaydını tutuyor” diyor.</p><strong>GELECEĞİNİZE YATIRIMI KAS KÜTLENİZLE YAPIN. </strong></p>Kas sağlığının yalnızca sporcular için değil, uzun ve sağlıklı yaşam açısından her birey için kritik olduğunu vurgulayan <strong>Dr. Ertürk</strong>, özellikle genç yaşta oluşturulan kas rezervinin ilerleyen yaşlarda büyük önem taşıdığını belirtiyor ve “İnsan vücudu yaklaşık 30’lu yaşlardan itibaren kas kaybetmeye başlayabiliyor. Bu nedenle gençlik döneminde oluşturulan güçlü kas yapısı; metabolik sağlığı, dengeyi, hareket kabiliyetini ve yaşam kalitesini doğrudan etkiliyor. Bugün yapılan direnç egzersizleri, aslında gelecekteki hareket özgürlüğüne yapılan yatırım anlamına geliyor” ifadelerini kullanıyor.</p><strong>GENÇLİKTEKİ ALIŞKANLIKLAR BİYOLOJİK YAŞI BELİRLİYOR</strong></p>Gençliğin yalnızca takvim yaşından ibaret olmadığını, günlük yaşam alışkanlıklarının hücresel yaşlanma hızını doğrudan etkilediğini belirten <strong>Dr. Halil Ertürk</strong>, sağlıklı yaşamın temel taşlarını şöyle sıralıyor:</p><ul><li><strong>Düzenli fiziksel aktivite</strong></li></ul>Düzenli hareket etmek, kalp-damar sağlığını desteklerken metabolizmanın daha verimli çalışmasına yardımcı oluyor. Aynı zamanda biyolojik yaşlanma hızını yavaşlatan önemli yaşam alışkanlıklarından biri olarak görülüyor.</p><ul><li><strong>Aerobik ve direnç egzersizleri</strong></li></ul>Aerobik egzersizler dayanıklılığı artırırken, direnç egzersizleri kas kütlesini koruyarak ilerleyen yaşlarda hareket kabiliyeti ve metabolik sağlığın sürdürülmesine katkı sağlıyor.</p><ul><li><strong>Kaliteli uyku</strong></li></ul>Yeterli ve kaliteli uyku, bedenin kendini onarmasını destekliyor; bağışıklık sistemi, hormon dengesi ve beyin sağlığı üzerinde doğrudan etkili oluyor.</p><ul><li><strong>Gerçek gıdaya dayalı dengeli beslenme</strong></li></ul>Sebze, meyve, kaliteli protein ve sağlıklı yağlardan oluşan dengeli beslenme modeli; inflamasyonu azaltarak metabolik sağlığın korunmasına yardımcı oluyor.</p><ul><li><strong>Stres yönetimi</strong></li></ul>Kronik stresin kontrol altına alınması, stres hormonlarının vücut üzerindeki yıpratıcı etkilerini azaltarak hem zihinsel hem fiziksel sağlığı destekliyor.</p><ul><li><strong>Tütün ürünleri, alkol ve toksik maruziyetlerden uzak durmak</strong></li></ul>Sigara, yoğun alkol tüketimi ve çevresel toksinlerden uzak durmak; hücre hasarını ve oksidatif stresi azaltarak sağlıklı yaş alma sürecine katkı sağlıyor.</p><strong>KRONİK STRES BEYİN YAŞLANMASINI DA HIZLANDIRIYOR</strong></p>Genç yaşlarda stres çoğu zaman “geçici” ya da “önemsiz” bir durum gibi görülse de, uzmanlara göre beden ve beyin bu yükü sessizce kaydediyor. Özellikle akademik baskı, gelecek kaygısı, sosyal medya kaynaklı karşılaştırma hissi, düzensiz yaşam temposu ve sürekli tetikte olma hali gençlerde kronik stresin en yaygın nedenleri arasında yer alıyor.</p>Odaklanma kapasitesi, bilişsel performans, öğrenme becerisi ve duygusal dayanıklılığın da genç yaşta şekillendiğini belirten <strong>Acıbadem Life Danışmanı Dr. Halil Ertürk,</strong> “Gençlik döneminde yaşanan stres çoğu zaman hafife alınabiliyor. Oysa beden her stres yüküne biyolojik bir yanıt veriyor. Sürekli yüksek seyreden stres hormonları; uyku düzenini, dikkat kapasitesini, hafızayı ve metabolik dengeyi olumsuz etkileyebiliyor. Fiziksel aktivitenin beyin sağlığını desteklediği, kaliteli uykunun hafızayı güçlendirdiği artık çok iyi biliniyor. Buna karşılık uzun süreli stres, hem zihinsel performansı hem de biyolojik yaşlanmayı hızlandırabiliyor. Bu nedenle genç yaşta stres yönetimini öğrenmek, gelecekteki zihinsel ve fiziksel sağlık açısından önemli bir yatırım anlamına geliyor” diyor.</p><strong>BİYOLOJİK SERVETİNİZE SAHİP ÇIKIN</strong></p>Sağlıklı yaş almanın ileri yaşlarda alınan geç kararlarla değil; genç yaşta atılan doğru adımlarla mümkün olduğuna dikkat çeken <strong>Acıbadem Life Danışmanı İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk;</strong> “Çünkü gençlik yalnızca takvimdeki bir dönem değil, doğru yönetildiğinde geleceğe taşınabilecek biyolojik bir servettir. Modern longevity yaklaşımı yalnızca yaşam süresini uzatmayı hedeflemez. Asıl amaç sağlıklı geçirilen yılları artırmaktır. Hedef yalnızca uzun yaşamak değil; o yılları enerjik, üretken, bağımsız ve zihinsel olarak güçlü geçirebilmek. Hastalık ortaya çıktıktan sonra tedavi etmek yerine, riskleri erken fark edip yaşlanmayı hızlandıran süreçleri yönetmek gerekiyor” ifadelerini kullanıyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Neden kilo veremiyorum? diye düşünüyorsanız… ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/neden-kilo-veremiyorum-diye-dusunuyorsaniz-67530.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/neden-kilo-veremiyorum-diye-dusunuyorsaniz-67530.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/neden-kilo-veremiyorum-diye-dusunuyorsaniz-67530.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 19 May 2026 13:42:44 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/neden-kilo-veremiyorum-diye-dusunuyorsaniz.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Yaz geliyor, kilo vermeliyim telaşına kapıldıysanız, diyete başlamadan önce bilmeniz gereken konulardan biri de, insülin direncinizin olup olmadığı… Zira hem fazla yemenizden hem de geç kilo vermenizden sorumlu olan insülin direnci aynı zamanda çeşitli hastalıklara yol açacak kadar önemli bir durum.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/neden-kilo-veremiyorum-diye-dusunuyorsaniz-67530.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Yaz geliyor, kilo vermeliyim telaşına kapıldıysanız, diyete başlamadan önce bilmeniz gereken konulardan biri de, insülin direncinizin olup olmadığı… Zira hem fazla yemenizden hem de geç kilo vermenizden sorumlu olan insülin direnci aynı zamanda çeşitli hastalıklara yol açacak kadar önemli bir durum. Türkiye’de diyabet ve insülin direnci giderek büyüyen bir halk sağlığı sorunu haline geliyor. Uluslararası Diyabet Federasyonu’nun (IDF) verilerine göre, Türkiye’de yaklaşık 9,6 milyon diyabet hastası bulunuyor ve yetişkin nüfusta diyabet görülme sıklığı yüzde 16,5 seviyelerine ulaşmış durumda. Ayrıca milyonlarca kişinin prediyabet, yani gizli şeker ve insülin direnciyle yaşadığı tahmin ediliyor.  Uzmanlara göre yanlış beslenme alışkanlıkları, hareketsiz yaşam ve obezite, insülin direncinin en önemli nedenleri arasında yer alıyor. <strong>Acıbadem International Hastanesi Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar,</strong> erken dönemde alınacak önlemlerle insülin direncinin kontrol altına alınabileceğini belirterek, “Doğru beslenme alışkanlıkları ve yaşam tarzı değişiklikleri sayesinde insülin direncini azaltmak mümkündür. Tedavi sürecinde en önemli basamaklardan biri ise dengeli beslenmedir” diyor. </p><strong>Tatlı krizinizin nedeni insülin direnci olabilir</strong></p>İnsülin, pankreastan salgılanan ve kandaki şekerin hücrelere taşınmasını sağlayan bir hormon. Ancak insülin direnci geliştiğinde, pankreas insülin üretse bile, hücreler bunu görmüyor ve kullanamıyor. Bu durumda pankreas daha fazla insülin üretmek zorunda kalıyor ve zamanla kan şekeri dengesi bozulabiliyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar,  “İnsülin direnci uzun vadede tip 2 diyabetin gelişme riskini artırabilen önemli bir metabolik bozukluktur. Kilo artışı, özellikle bel çevresinde yağlanma, yemek sonrası uyku hali, sık acıkma ve tatlı isteğinde artış gibi belirtilerle de kendini gösterebilir. Kontrol altına alınmayan insülin direnci yalnızca kan şekeri sorunlarına yol açmaz. Aynı zamanda yüksek tansiyon, kolesterol yüksekliği, karaciğer yağlanması ve kalp hastalıklarına da zemin hazırlayabilir. Kadınlarda ise insülin direnci; eski adıyla Polikistik Over Sendromu (PCOS), yeni adıyla Poliendokrin Metabolik Over Sendromu (PMOS) ile yakından ilişkilidir ve mevcut PMOS bulgularını ağırlaştırabilir“ diye konuşuyor. “Sürekli yüksek seyreden insülin düzeyi vücutta yağ depolanmasını artırır ve kilo vermeyi zorlaştırır. Bu nedenle erken dönemde yaşam tarzı değişiklikleri büyük önem taşır” diyen <strong>Beslenme ve Diyet Uzmanı Zeynep Acar</strong>, insülin direncini düşürecek 10 beslenme önerisi paylaştı:</p><strong>Beyaz ekmek yerine tam tahılları tercih edin</strong></p>Beyaz ekmek, pirinç ve hamur işleri kan şekerini hızlı yükseltebiliyor. Tam tahıllı ürünler ise daha yavaş sindirilerek kan şekeri dalgalanmalarını azaltabiliyor. Zeynep Acar, “Lif oranı yüksek besinler tokluk süresini uzatır ve insülin yanıtını olumlu etkileyebilir” diyor. </p><strong>Öğün atlamayın</strong></p>Uzun süre kontrolsüz aç kalmak kan şekeri dengesini bozabiliyor ve sonraki öğünde aşırı yemeye neden olabiliyor. Düzenli ve dengeli planlanan öğünler ise kan şekerinin daha stabil seyretmesine yardımcı oluyor. Aralıklı oruç gibi daha uzun açlık süreleri ise, bazı bireylerde doğru planlandığında metabolik dengeyi ve insülin duyarlılığını destekleyebiliyor.</p><strong>Şekerli içeceklerden uzak durun</strong></p>Hazır meyve suları, gazlı içecekler ve şekerli kahveler kan şekerini hızla yükselterek insülin direncini artırabiliyor. Zeynep Acar, “Şekerli içecekler yerine su, ayran veya şekersiz bitki çayları tercih edilmelidir” diyor. </p><strong>Her öğünde protein tüketin</strong></p>Yumurta, yoğurt, peynir, balık, tavuk ve kurubaklagiller gibi protein kaynakları daha uzun süre tok kalmayı sağlayabiliyor. Protein ağırlıklı öğünler ani açlık krizlerini önlemeye yardımcı olabiliyor. </p><strong>Lif tüketimini artırın</strong></p>Sebzeler, meyveler, kurubaklagiller ve yulaf gibi lif açısından zengin besinler sindirimi yavaşlatarak kan şekeri kontrolünü destekliyor.</p><strong>Gece geç saatte yemek yemeyin</strong></p>Gece geç saatlerde tüketilen ağır öğünler kan şekeri dengesini olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle yatmadan hemen önce yenilen yüksek kalorili besinler kilo artışını kolaylaştırabiliyor.</p><strong>Sofranızda sağlıklı yağlara yer verin</strong></p>Zeytinyağı, avokado, ceviz, badem ve fındık gibi sağlıklı yağ kaynakları daha dengeli bir beslenme düzenine katkı sağlayabiliyor. Zeynep Acar, “Doğru yağ seçimi hem kalp sağlığını hem de metabolik dengeyi destekler” diye konuşuyor. </p><strong>Porsiyon kontrolüne dikkat edin</strong></p>Sağlıklı besinler tüketiliyor olsa bile aşırı porsiyonlar kilo kontrolünü zorlaştırabiliyor. Daha küçük tabak kullanımı ve yavaş yemek yeme alışkanlığı porsiyon kontrolünü kolaylaştırabiliyor.</p><strong>Tatlı krizlerine karşı meyve ve tarçından yararlanın</strong></p>Tatlı isteğini bastırmak için şerbetli tatlılar yerine meyve tüketmek daha doğru bir tercih olabiliyor. Tarçın da kan şekeri dalgalanmalarını azaltmaya yardımcı olabiliyor.</p><strong>Düzenli hareket edin</strong></p>Beslenme kadar fiziksel aktivite de insülin direnciyle mücadelede önemli rol oynuyor. Günlük yürüyüşler bile hücrelerin insüline duyarlılığını artırabiliyor. Zeynep Acar, “Haftada en az 150 dakika orta tempolu egzersiz yapmak insülin direncinin kontrol altına alınmasına katkı sağlayabilir” bilgisini veriyor. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Hipnoz, sanıldığı gibi kontrol kaybı değil! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil-67524.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil-67524.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil-67524.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 19 May 2026 13:32:56 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İhsan Öztekin, hipnoz hakkında merak edilen konulara açıklık getirdi.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/hipnoz-sanildigi-gibi-kontrol-kaybi-degil-67524.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog İhsan Öztekin, hipnoz hakkında merak edilen konulara açıklık getirdi.</p><strong>Hipnoz uyku hali değil, trans hali!</strong></p>Hipnozun uyku hali olarak tanımlanamayacağını aktaran Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnoterapide kişinin dikkati en üst seviyede yoğunlaştığında trans hali oluşur. Telkinlere açık hale gelir.” dedi.</p>Her insanın hipnozdan etkilenişinin farklılık gösterebileceğini ifade eden Öztekin, “Bazı insanlar çok kolay hipnotik etki altına girerken bazılarında bu süre biraz daha uzayabilir. Uygulanan yöntemlere göre de   değişebilir. Hipnotik halin en hafif noktasında kişide gevşeme meydana gelir. Kendisine söylenenleri hatırlar ancak hipnotik etkinin derin olduğu durumlarda trans hali oluşur. Bilinçaltı pasif durumdan aktif hale geçer. Kişi seansta trans halindeyken konuşmaları bilinçli olarak duymaz ve telkinleri seans sonrası hatırlayamaz. İster hafif ister ağır hipnotik durum olsun her iki halde de hipnoterapistin söylediği sözler ve telkinler etkili olur.” şeklinde konuştu.</p><strong>Hipnoz altında bilinç dışı zihin telkinlere daha açık hale geliyor!</strong></p>Kişinin hipnozdan çıkamaması veya uyanamaması gibi bir durumun söz konusu olmadığını kaydeden Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Hipnoterapist seansı sonlandırmadan ayrılsa bile kişi bir süre sonra seansı kendi sonlandırıp kalkar ve günlük yaşantısına devam eder.” dedi.</p>Hipnoz halindeyken beynin nasıl etkilendiğine değinen Öztekin, şunları söyledi:</p>“Bilinçli bir beyin daha eleştireldir, problem çözerken daha çok analiz yapmaya eğilimlidir. Direnç gösterebilir. Savunma mekanizmaları aktiftir. Bu durum kararsızlığa ve harekete geçmekte zorluğa sebep olabilir. Hipnoz altındayken ise bilincin bu analiz yeteneğinden ve direncinden kurtulan bilinç dışı zihin, beyin dalgası olarak alfa (hafif hipnoz) ve teta (derin hipnoz) durumlarında telkin ve talimatları   almaya daha hazır hale gelir ve terapi gerçekleşir. Hipnoterapi tedavisi gören kişi bu süreçte hipnoterapistin destek ve rehberliğini hisseder. Onun talebi doğrultusundaki telkinleri kabullenir. Bu şekilde hipnoterapist bir çok şeyi yaptırabilir.”</p><strong>Hipnotik etki altında olan bir kişi yapmak istemediği bir davranışta bulunmaz! </strong></p>‘Hipnoz sırasında kontrolümü kaybedip yapmak istemediğim şeyleri yapar mıyım, istemeden sırlarımı verir miyim?’ endişesi yaşayanlara konu hakkında bilgi veren Klinik Psikolog İhsan Öztekin, “Burada bilinmesi gereken nokta hipnoterapistin gücünün sınırsız olmadığıdır. Hipnotik etki altında olan bir kişi yapmak istemediği bir davranışta bulunmaz, istemediği hiçbir şeyi söylemez. Kişinin inançlarına, ahlaki değerlerine, değer yargılarına ters düşecek bir telkin, en derin hipnozda bile reddedilir. Medyada hipnoz adı altında rastladığınız, kişilerin kontrolsüz tuhaf davranışlar sergilediği tabloların, tıbbi hipnoterapi ile hiçbir ilişkisi yoktur. Bunlar psikolojik alt yapısı, eğitimi olmayan kişiler tarafından, ilgi çekme amacı ile sergilenen sahne gösterileridir.” açıklamasını yaptı.</p>Hipnozun tehlikesi ve zararı olup olmadığına da değinen Öztekin, “Seans sırasında da, seans sonrasında da hiçbir tehlike söz konusu değildir. Seansta ve sonrasında kişinin kan basıncı, kan şekeri, dolaşım, solunum gibi hayati fonksiyonları biyolojik olarak olumsuz etkilenmez. Aksine hipnoterapi sonrasında değerlerin daha stabil hale geldiği gözlenmiştir. Hipnoterapi tedavide çok güvenli ve tehlikesiz bir psikoterapi yöntemidir.” diyerek sözlerini tamamladı.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Gençlik yaşta değil, ruhta! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/genclik-yasta-degil-ruhta-67429.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/genclik-yasta-degil-ruhta-67429.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/genclik-yasta-degil-ruhta-67429.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 19 May 2026 00:03:10 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/genclik-yasta-degil-ruhta-1.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/genclik-yasta-degil-ruhta-67429.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Günay Hajiyeva, ruhsal yaş ile kronolojik yaşın farkı; sosyal ilişkiler, yeni deneyimler ve yaşamla kurulan bağın gençlik hissi üzerindeki etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>İnsan ruhu, hissettiği yaştadır!</strong></p>Günümüzde yaş almanın çoğu zaman yalnızca takvim yaşı üzerinden değerlendirildiğini aktaran Dr. Günay Hajiyeva, “Oysa bazı insanlar 30 yaşında hayattan kopmuş gibi görünürken, bazıları 70 yaşında bile yaşam enerjisiyle çevresine ilham verebiliyor. Bunun nedeni yalnızca biyolojik faktörler değil; kişinin ruhsal yaşı, yaşamla kurduğu bağ ve zihinsel esnekliğidir. Çünkü insan ruhu, hissettiği yaştadır.” dedi.</p>Psikolojide yaş kavramının yalnızca kronolojik yaştan ibaret olmadığına dikkat çeken Dr. Hajiyeva, “Kronolojik yaş, takvim üzerindeki yaşımızı ifade ederken; biyolojik yaş bedenimizin fiziksel durumunu gösterir. Bir de ruhsal yaş vardır. Ruhsal yaş, kişinin kendisini duygusal ve zihinsel olarak nasıl hissettiğiyle ilgilidir. İnsan zihni, kendisine sürekli anlatılan hikâyelere inanma eğilimindedir. ‘Artık çok yaşlandım’, ‘benden geçti’, ‘geç kaldım’ gibi düşünceler zihni geri çekerken; ‘hâlâ öğrenebilirim’, ‘hayatımda yeni başlangıçlar olabilir’, ‘önümde güzel yıllar var’ düşünceleri zihinsel canlılığı destekler.” şeklinde konuştu.</p><strong>Zihin yaş aldığı için değil; durağanlaştığı için yaşlanır! </strong></p>Zihnin yaş aldığı için değil; durağanlaştığı için yaşlandığını dile getiren Dr. Günay Hajiyeva, “Öğrenme isteğinin kaybolması, merak duygusunun azalması, heyecan hissinin yok olması zihinsel yaşlanmayı hızlandıran önemli etkenlerdir.” dedi.</p>Tekdüze yaşam biçiminin de bu süreci desteklediğini ifade eden Dr. Hajiyeva, şöyle devam etti:</p>“Her günün bir öncekinin tekrarı hâline gelmesi, zihni ‘otomatik pilot’ sistemine geçirir. Otomatik pilot kısa vadede güven hissi verse de uzun vadede yaşam sevincini azaltabilir. Çünkü zihin yenilik ister; yeni deneyimler karşısında uyarılır, öğrenir ve canlı kalır.</p>Birçok insanın ‘yılların nasıl geçtiğini anlamadım’ demesinin nedeni de budur. Beyin, yeni olmayan bilgileri kaydetme ihtiyacı duymaz. Günler birbirinin aynı hâline geldiğinde zaman algısı silikleşir. Bu durum zamanla kronik stres, tükenmişlik ve duygusal donukluk hissine yol açabilir.”</p><strong>İnsanın her yaşta yeni başlangıçlar yapabilmesi mümkün! </strong></p>Toplumda yaşla ilgili kalıplaşmış birçok mesajın da ruhsal yaşlanmayı hızlandırabildiğine işaret eden Dr. Günay Hajiyeva, “‘Artık bu yaştan sonra olmaz’, ‘senin yaşın geçti’ gibi söylemler insanların yaşamla bağını zayıflatabiliyor.” dedi.</p>Oysa insanın her yaşta yeni başlangıçlar yapabileceğini kaydeden Dr. Hajiyeva, “40 yaşında yeni bir meslek öğrenmek, 50 yaşında yeniden âşık olmak, 60 yaşında üniversite okumak ya da 70 yaşında yeni bir projeye başlamak mümkündür. Ruhsal yaşımızı takvim yaşımızdan biraz daha genç tutabilmek, yaşam enerjimizi korumamıza yardımcı olur.” açıklamasını yaptı.</p><strong>Hangi yaşta olursak olalım, merak ettiğimiz şeyleri denemekten vazgeçmemek gerekir!</strong></p>Ruhsal olarak genç kalmanın en önemli yollarından birinin yeni deneyimlere açık olmak olduğunu vurgulayan Dr. Günay Hajiyeva, “Bu deneyimlerin büyük ve hayat değiştirici olması gerekmez. Daha önce gidilmemiş bir yerde kahvaltı yapmak, farklı bir yoldan yürümek, yeni insanlarla tanışmak ya da yeni bir hobi edinmek bile zihni canlandırır. Çünkü beyin her yeni deneyimde dopamin salgılar. Dopamin yalnızca mutlulukla ilişkili değildir; aynı zamanda yaşam enerjisini ve motivasyonu destekleyen önemli bir nörotransmitterdir.” dedi.</p>İlk kez yaşanan duyguların da insanı canlı tuttuğu bilgisini veren Dr. Hajiyeva, şunları söyledi:</p>“Gençlik dönemindeki heyecanların unutulmamasının nedeni de budur. İlk kez yapılan şeyler zihinde daha güçlü iz bırakır. Bu nedenle hangi yaşta olursak olalım, merak ettiğimiz şeyleri denemekten vazgeçmemek gerekir.</p>İç konuşmalarımız da ruhsal yaşımız üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Zihin en çok kendi iç sesimizi dinler. Sürekli yorgunluk, tükenmişlik ve umutsuzluk mesajları veren bir iç ses zamanla zihni buna inandırır. Buna karşılık ‘henüz bitmedi’, ‘hâlâ öğrenebilirim’, ‘yeni bir dönem başlayabilir’ gibi düşünceler zihinsel dayanıklılığı artırır. Yapılan bazı araştırmalar da kendisini kronolojik yaşından daha genç hisseden kişilerin uzun vadede hastalıklara yakalanma riskinin daha düşük olabileceğini gösteriyor.”</p><strong>İnsanları hayatımızdan çıkarmak yerine ilişkileri korumaya çalışmak daha sağlıklı olabilir! </strong></p>İnsan zihninin yalnız yaşamak için tasarlanmadığını hatırlatan Dr. Günay Hajiyeva, “Sosyal ilişkiler, aidiyet hissini güçlendirir ve kişinin yaşamla bağını canlı tutar. Günümüzde bireyselleşme ve yalnızlaşma giderek artıyor olsa da kaliteli ilişkiler ruh sağlığı açısından büyük önem taşır. Bir kahkaha, bir sohbet, bir anı paylaşımı ya da bir göz teması bile kişinin kendisini canlı hissetmesine katkı sağlar. Bu nedenle insanları hayatımızdan hızlıca çıkarmak yerine ilişkileri onarmaya ve bağları korumaya çalışmak daha sağlıklı olabilir.” dedi.</p>Fiziksel hareketin ruhsal gençliğin önemli bir parçası olduğuna değinen Dr. Hajiyeva, “Spor yapmak, dans etmek, yürümek ya da bedeni hareket ettiren herhangi bir aktivite hem zihinsel hem duygusal sağlığı destekler. Hareket sayesinde kaygı düzeyi azalır, depresif belirtiler hafifler ve zihinsel esneklik artar. İnsan hareket ettikçe yaşadığını daha güçlü hisseder.” ifadelerini kullandı.</p><strong>İnsanın gerçek yaşı, ruhunun hissettiği yaştır!</strong></p>Bir diğer önemli noktanın ise gelecekle bağ kurabilmek olduğuna vurgu yapan Dr. Günay Hajiyeva, “İnsan, geleceğe dair planları olduğu sürece yaşam enerjisini korur. Bu planların büyük olması gerekmez. Bir arkadaş buluşması, torunla yapılacak bir gezi, başlanacak bir kurs ya da izlenecek bir film bile zihni canlı tutabilir. Gelecek duygusunu kaybetmemek, ruhsal olarak genç kalmanın temel unsurlarından biridir.” dedi.</p>Genç hissetmenin, yaşın gerçekliğini inkâr etmek anlamına gelmediğinin altını çizen Dr. Hajiyeva, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Elbette herkesin bir biyolojik ve kronolojik yaşı vardır. Yaş almak aynı zamanda deneyim, olgunluk ve tecrübe kazandırır. Ancak ruhsal yaşlanma farklı bir kavramdır. Ruhsal yaşlanma; hayata karşı merakın, heyecanın ve umudun kaybolmasıdır.</p>Beden zamanla yaş alır; bunu durdurmak mümkün değildir. Ancak ruh, merak ettiği, öğrendiği, heyecan duyduğu ve insanlarla bağ kurmaya devam ettiği sürece genç kalabilir. Bu nedenle ruhsal yaşımızı genç tutmak için yaşamın içinde kalmaya, yeni deneyimlere açık olmaya, sosyal bağlarımızı güçlendirmeye ve zihnimize umut veren mesajlar göndermeye devam etmeliyiz. Çünkü insanın gerçek yaşı, ruhunun hissettiği yaştır.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Göz Sağlığında Türkiye’nin Gücünü Şekillendiren Buluşma ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/goz-sagliginda-turkiyenin-gucunu-sekillendiren-bulusma-67324.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/goz-sagliginda-turkiyenin-gucunu-sekillendiren-bulusma-67324.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/goz-sagliginda-turkiyenin-gucunu-sekillendiren-bulusma-67324.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 18 May 2026 15:23:13 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/goz-sagliginda-turkiyenin-gucunu-sekillendiren-bulusma.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Türkiye’nin öncü branş hastanesi olan Dünyagöz Hastaneler Grubu, 30.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/goz-sagliginda-turkiyenin-gucunu-sekillendiren-bulusma-67324.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Türkiye’nin öncü branş hastanesi olan Dünyagöz Hastaneler Grubu, 30. Yılını özel bir etkinlik ile kutladı. İstanbul’da gerçekleşen “Dünyagöz Buluşmaları 2026” göz sağlığının önde gelen yerli ve yabancı uzmanlarını bir araya getirdi. </p>Dünyagöz’ün 30 yıllık uzmanlık yolculuğunun yalnızca bir başarı hikâyesi değil; geleceğe uzanan güçlü bir vizyon olarak ele alındığı etkinlikte, yapay zekâ destekli cerrahilerden yeni nesil lens teknolojilerine, sağlık turizminden hasta deneyimine kadar birçok başlık masaya yatırıldı. Türkiye’nin sağlık alanındaki küresel konumuna dikkat çekilen organizasyonda, özellikle göz sağlığında Türkiye’nin artık dünyanın referans merkezlerinden biri haline geldiği vurgulandı.</p><strong>Dünyagöz Hastaneler Grubu Medikal Direktörü</strong> <strong>Prof. Dr. Bozkurt Şener</strong>, Türkiye’nin göz sağlığında ulaştığı noktaya dikkat çekerek, <em>“Bugün Türkiye, göz sağlığında yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte takip edilen güçlü bir oyuncu konumunda. Teknoloji yatırımları, hekim deneyimi ve kişiselleştirilmiş tedavi anlayışı sayesinde dünyanın birçok ülkesinden hastalar ve uzmanlar Türkiye’yi tercih ediyor. Dünyagöz olarak 30 yıldır yalnızca bugünü değil, geleceğin sağlık sistemini de inşa etmeye odaklanıyoruz”</em> dedi.</p><strong>Dünyagöz Hastaneler Grubu CEO’su Güçlü Batkın</strong>, 30 yıllık yolculuğun yalnızca bir başarı hikâyesi değil; Türkiye’nin sağlık alanındaki küresel gücünün önemli bir göstergesi olduğunu belirterek, <em>“30 yıldır göz sağlığında yalnızca tedavi sunan bir yapı değil; bilgi üreten, teknolojiye yatırım yapan ve Türkiye’yi uluslararası arenada temsil eden bir marka olmayı hedefledik. Bugün geldiğimiz noktada, dünyanın farklı ülkelerinden hastaların ve uzmanların tercih ettiği global bir sağlık markası olmanın gururunu yaşıyoruz. Önümüzdeki dönemde de yurt dışı yatırımlarımız ve yeni nesil sağlık teknolojilerine odaklanan vizyonumuzla büyümeye devam edeceğiz” </em>dedi.</p><strong>Tedavinin Geleceğinde İletişimin Gücü Öne Çıktı</strong></p>Etkinliğin en dikkat çeken oturumlarından biri ise <strong>Psikolog Prof. Dr. Acar Baltaş</strong> tarafından gerçekleştirilen “Hekim İletişim Teknikleri” sunumu oldu. Oturumda, hasta ile kurulan güven ilişkisinin tedavi başarısındaki belirleyici rolü ele alındı.</p>Prof. Dr. Baltaş, günümüzde hastaların yalnızca başarılı bir operasyon değil; aynı zamanda kendilerini anlayan, güven veren ve güçlü iletişim kurabilen bir hekim yaklaşımı beklediğini ifade etti. Özellikle hastalarla doğru iletişim kurmanın önemine dikkat çekilen oturumda; empati, güven dili ve hasta psikolojisini doğru yönetmenin sağlık hizmetinin ayrılmaz bir parçası olduğu vurgulandı.</p><strong>Yapay Zekâ Destekli Cerrahiler ve Kişiselleştirilmiş Tedavi Dönemi</strong></p>Etkinlikte gerçekleştirilen oturumlarda özellikle yapay zekâ destekli lens planlamaları, kişiselleştirilmiş cerrahi yaklaşımlar ve yeni nesil göz teknolojilerinin hasta deneyimine etkileri öne çıktı. Uzmanlar, yapay zekânın analiz ve planlama süreçlerinde önemli avantajlar sağladığını ancak tedavi başarısının hâlâ hekim deneyimi ve doğru klinik yaklaşım ile şekillendiğini vurguladı.</p>Prof. Dr. Şener, göz sağlığında artık standart tedavi anlayışının ötesine geçildiğini belirterek, <em>“Yeni dönemde mesele yalnızca tedavi etmek değil; her hastaya doğru teknolojiyi, kişiselleştirilmiş yaklaşımı ve güvenli deneyimi sunabilmek”</em> ifadelerini kullandı.</p>Dünyagöz’ün yalnızca bir tedavi merkezi değil; aynı zamanda eğitim, teknoloji ve bilgi paylaşımı odağıyla çalışan uluslararası bir yapı olduğuna dikkat çekilen etkinlikte, dünyanın farklı ülkelerinden uzmanların Türkiye’ye gelerek cerrahi süreçleri yerinde incelediği ve Türk oftalmolojisinin geldiği seviyenin global ölçekte ilgiyle takip edildiği aktarıldı.</p>Dünyagöz Buluşmaları 2026’da, göz sağlığında geleceğin yalnızca ileri teknolojiyle değil; deneyim, iletişim ve hasta odaklı yaklaşımla şekilleneceği mesajı öne çıktı.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Bayramda artan et tüketimi kalbi zorlayabilir ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-artan-et-tuketimi-kalbi-zorlayabilir-67322.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-artan-et-tuketimi-kalbi-zorlayabilir-67322.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-artan-et-tuketimi-kalbi-zorlayabilir-67322.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 18 May 2026 15:23:11 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/bayramda-artan-et-tuketimi-kalbi-zorlayabilir.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kurban Bayramı’nda sofraların içeriği kadar ritmi de değişiyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bayramda-artan-et-tuketimi-kalbi-zorlayabilir-67322.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Kurban Bayramı’nda sofraların içeriği kadar ritmi de değişiyor. Öğün saatleri kayıyor, ziyaretlerle birlikte gün içine yayılmış daha sık ve yoğun tüketimler ortaya çıkıyor. Bu durumun sağlıklı bireylerde bile geçici bir yük oluştururken, kalp-damar hastalığı, hipertansiyon veya diyabeti olan kişilerde daha baskın şikayetler yaratabileceğini dile getiren Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Bayramı sağlıklı geçirmek için yalnızca ‘ne yediğimiz’ değil, ‘nasıl ve ne sıklıkla tükettiğimiz’ de önemli” şeklinde konuştu.</strong></p>Gün içinde üst üste gelen et ağırlıklı öğünler, artan tuz ve yağ alımı; kan basıncı, kan şekeri ve kolesterol düzeylerinde hızlı dalgalanmalara yol açabilir. Kardiyovasküler hastalıkların dünya genelinde hâlâ en yaygın ölüm nedeni olduğunu açıklayan Anadolu Sağlık Ataşehir Tıp Merkezi’nden Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, “Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her üç ölümden biri bu hastalıklara bağlı gelişiyor. Türkiye’de de benzer bir tablo söz konusu. Bu nedenle özellikle bayram gibi beslenme düzeninin kısa sürede değiştiği dönemlerde rehavete kapılmamak önemli. Bu süreci sağlık sorunları yaşamadan geçirmek için öğün sıklığını düzenlemek, porsiyonları küçültmek ve gün içine hareket eklemek genellikle yeterli olur” dedi.</p>Kardiyoloji ve İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Nevrez Koylan, Kurban Bayramı’nda kalp sağlığını desteklemeye yardımcı olabilecek 15 maddeyi paylaştı:</p><ol><li>Porsiyon kontrolüne dikkat edin, aşırı kalori alımından kaçının. </li><li>Bayramda normal beslenme düzeninizi bozmayın, öğün atlamamaya özen gösterin. </li><li>Sofralarda aşırı çeşit ve ağır yiyeceklerden kaçının, yeni ve yoğun besinleri tadımlık miktarlarda tercih edin. </li><li>Tatlı tüketimini sınırlayın. Şerbetli seçenekler yerine sütlü tatlıları küçük porsiyonlarla tercih edin. </li><li>Kavurma, sakatat ve kırmızı et tüketimini sınırlayın, aşırı tüketimin kolesterolü yükseltebileceğini unutmayın. </li><li>Et yemeklerinde kavurma ve kızartma yerine haşlama, fırın veya ızgara yöntemlerini tercih edin. </li><li>Pilav, makarna ve börek gibi karbonhidratları sınırlı tüketin. </li><li>Kahvaltıda sucuklu yumurta, kızartma, börek ve tatlı gibi ağır seçeneklerden yalnızca birini, küçük porsiyonlarda tüketin. </li><li>Yemeklerde ideal tuz miktarını aşmamaya özen gösterin. Günlük toplam tuz tüketiminin 5 gram yani yaklaşık 1 çay kaşığını geçmemesine dikkat edin. (Tansiyon hastaları için bu miktar daha da azaltılmalı) </li><li>İçecek olarak su veya ev yapımı ayran tercih edin. Şekerli, gazlı ve hazır içeceklerden kaçının. </li><li>Beyaz ekmek yerine tam tahıllı ekmek tercih edin. </li><li>Sofraları sebze, salata ve meyve ile zenginleştirerek denge sağlayın. </li><li>Yemekleri yavaş yiyin, sofrada geçirilen süreyi uzatarak tokluk hissini artırın. </li><li>Gün içinde mümkün olduğunca hareket edin, kısa yürüyüşler kalp sağlığına katkı sağlar. </li><li>Bayram yoğunluğu ve stresi yönetmeye, dinlenmeye zaman ayırmaya özen gösterin.</li></ol> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Kurban Bayramında Sağlıklı Beslenme İçin 5 Altın Öneri! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenme-icin-5-altin-oneri-67268.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenme-icin-5-altin-oneri-67268.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenme-icin-5-altin-oneri-67268.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 18 May 2026 14:43:15 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/kurban-bayraminda-saglikli-beslenme-icin-5-altin-oneri.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Paylaşmanın, birlikteliğin, kültürel mirasımızın en güzel anılarından biri olan bayramları hepimiz sabırsızlıkla bekliyoruz.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/kurban-bayraminda-saglikli-beslenme-icin-5-altin-oneri-67268.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Paylaşmanın, birlikteliğin, kültürel mirasımızın en güzel anılarından biri olan bayramları hepimiz sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu bayramların başında gelen Kurban Bayramı’nda kırmızı et yemekleri, tatlılar ve zengin ikramlar sofraların baş köşesinde yer alıyor. Ancak keyifle tüketilen bu besinler, porsiyon kontrolüne dikkat edilmediğinde gastrit, reflü, hazımsızlık ve ödem gibi sindirim sistemi sorunlarını beraberinde getirebiliyor. Bayram tatilini otellerde geçirenler için açık büfeler de önemli bir risk oluşturuyor. Gün boyu süren kontrolsüz atıştırmalar ve yüksek kalorili besinlerin sık tüketimi, günlük enerji alımını artırarak hem sindirim problemlerine hem de kısa sürede kilo artışına neden olabiliyor. Bu nedenle bayram boyunca dengeli beslenmek, yeterli su tüketmek ve aşırıya kaçmadan hareket etmeye özen göstermek büyük önem taşıyor. Memorial Ankara Hastanesi Beslenme ve Diyet Bölümü’nden Diyetisyen Ceyda Nur Kınay, keyifli ve sağlıklı bir bayram geçirmek için beslenme önerilerinde bulundu.  </p><strong>Güne rutin kahvaltıyla başlamanız iştah kontrolünüzü kolaylaştırır</strong></p>Bayram sabahında güne kahvaltı ile başlamak, gün boyunca daha dengeli beslenmeye yardımcı olur. Özellikle yumurta, peynir gibi kaliteli protein kaynakları ile tam tahıllı ürünler tokluk süresini uzatarak aşırı yeme riskini azaltır. Kahvaltıda kırmızı et tüketimi ise sindirim sorunlarına neden olabilir. Bunun temel nedeni, kesimden hemen sonra ette meydana gelen ve “rigor mortis” olarak adlandırılan ölüm katılığı sürecidir. Bu süreç tamamlanmadan tüketilen etler daha zor sindirilir ve hazımsızlık şikâyetlerine yol açabilir. Kurban etinin daha rahat sindirilebilmesi için kesimden sonra buzdolabında en az 24 saat bekletilmesi önerilmektedir.</p><strong>Günde en fazla 150 gram et tüketmeniz önemli</strong></p>Kurban Bayramı boyunca hayvansal yağ ve protein tüketimi belirgin şekilde artar. Günlük protein ihtiyacı kişiden kişiye değişmekle birlikte, kadınlarda günlük kırmızı et tüketiminin 100–120 gram, erkeklerde ise 150–180 gram ile sınırlandırılması uygun olacaktır. Öğünlerde bol salata, zeytinyağlı sebzeler ve taze meyvelere yer verilmesi, bağırsak hareketlerinin düzenlenmesine katkı sağlar ve kabızlık riskini azaltır.</p><strong>Ziyaretlerde çay - kahve yerine su tercih edebilirsiniz</strong></p>Bayram ziyaretlerinde artan çay ve kahve tüketimi, çoğu zaman su tüketiminin ihmal edilmesine neden olur. Ayrıca yüksek tuz, şekerli gıdalar ve hamur işi tüketimi vücutta ödem oluşumunu artırabilir. Sağlıklı kan dolaşımı, sindirim sistemi ve bağırsak fonksiyonlarının korunması için günlük en az 2,5 litre su tüketilmesi önerilmektedir.</p><strong>Tatlı tüketiminizi kontrol altına alın</strong></p>Bayram sofralarında sık yapılan hatalardan biri, şerbetli tatlıların ana öğünün hemen ardından tüketilmesidir. Kan şekeri dengesini korumak için tatlıların yemekten en az 2 saat sonra tüketilmesi ve yanında süt ya da yoğurt gibi bir süt ürünü tercih edilmesi daha uygun olacaktır. Sütlü tatlılar daha hafif bir seçenek sunarken, şerbetli tatlılar tüketilecekse porsiyon kontrolü yapılmalı ve birden fazla seçenek bulunuyorsa paylaşarak tadına bakılması tercih edilmelidir.</p><strong>Aşırı kafein çarpıntı ve uykusuzluğa yol açabilir</strong></p>Günlük güvenli kafein alımı yaklaşık 400 mg’dır. Bir fincan çay ortalama 70 mg, bir fincan Türk kahvesi 60-70 mg, filtre kahve ise 200 mg’dan fazla kafein içerebilir. Aşırı kafein tüketimi susuzluk, çarpıntı, huzursuzluk ve uyku bozukluklarına neden olabilir.</p><strong>Sağlıklı pişirme yöntemleri tercih edin</strong></p>Etin hazırlanma ve pişirilme şekli, hem kalori miktarını hem de besin değerini doğrudan etkiler. Kurban etinin görünür yağlarının temizlenmesi ve fırında, ızgarada veya haşlama yöntemiyle ilave yağ kullanılmadan pişirilmesi önerilir. Mangal yapılacaksa etin ateşten en az 15–20 santimetre uzakta pişirilmesi, kanserojen maddelerin oluşumunu azaltır. Kolesterol ve doymuş yağ açısından zengin olan sakatatların tüketimi de mümkün olduğunca sınırlandırılmalıdır.</p><strong>Bayram sonrası detoks yerine dengeli beslenmeyi tercih edin</strong></p>Bayram boyunca artan kalori alımını dengelemenin en etkili yolu, sağlıklı beslenme düzenine geri dönmek ve fiziksel aktiviteyi artırmaktır. Çiğ ve pişmiş sebzelerin artırılması, beyaz et ve kurubaklagiller gibi daha düşük yağlı protein kaynaklarının tercih edilmesi ve antioksidan açısından zengin taze meyvelerin tüketilmesi, vücudun toparlanmasına yardımcı olur. Uzun süreli açlık diyetleri ve sıvı detokslar, kısa vadede tartıda değişiklik sağlasa da baş ağrısı, konsantrasyon bozukluğu ve yeme ataklarına neden olabilir. Kalıcı sonuç için dengeli ve sürdürülebilir beslenme alışkanlıkları benimsenmelidir.</p><strong>Sağlıklı bir Bayram için altın değerinde 5 öneriye kulak verin</strong></p><ol><li>Tatlınızı paylaşın, porsiyon kontrolünü kolaylaştırın.</li><li>Sebze ve salatayı sofranızdan eksik etmeyin.</li><li>Bayram sonrası sıvı detokslar yerine sağlıklı beslenme düzeninize geri dönün.</li><li>Çay ve kahvenin suyun yerini tutmadığını unutmayın, su tüketimini ihmal etmeyin.</li><li>Fırın, ızgara ve haşlama gibi sağlıklı pişirme yöntemlerini tercih edin.</li></ol> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Bornova’da sağlık seferberliği büyüyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bornovada-saglik-seferberligi-buyuyor-67160.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bornovada-saglik-seferberligi-buyuyor-67160.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bornovada-saglik-seferberligi-buyuyor-67160.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Mon, 18 May 2026 01:03:14 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/bornovada-saglik-seferberligi-buyuyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Bornova Belediyesi, öğrencilerine yönelik sağlıklı beslenme, hijyen, ağız-diş sağlığı ve ilk yardım konularında eğitimler düzenliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/bornovada-saglik-seferberligi-buyuyor-67160.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Bornova Belediyesi, öğrencilerine yönelik sağlıklı beslenme, hijyen, ağız-diş sağlığı ve ilk yardım konularında eğitimler düzenliyor. Program, çocukların erken yaşta sağlık bilinci kazanmasını hedeflerken her ay farklı okullarda uygulanmaya devam ediyor. Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, bu çalışmalarla daha sağlıklı nesiller yetiştirmeyi amaçladıklarını belirtiyor.</p>Bornova Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü’nün ilkokul ve ortaokul öğrencilerine yönelik başlattığı kapsamlı sağlık eğitimleri hız kesmeden devam ediyor. Program kapsamında eğitimler bu kez Okyanus Koleji ve Fen Bilimleri Okulları öğrencileriyle buluştu.</p>Sağlıklı beslenme, hijyen, ağız ve diş sağlığı ile temel ilk yardım konularını kapsayan eğitimler, öğrencilerin erken yaşta doğru alışkanlıklar kazanmasını hedefliyor. Her okulda iki gün süren programlar, 10.00 – 12.00 saatleri arasında gerçekleştiriliyor ve her ay iki farklı okulda uygulanmaya devam ediyor.</p><b>Uygulamalı ve interaktif eğitim modeli</b></p>Alanında uzman sağlık profesyonelleri tarafından verilen eğitimlerde öğrenciler yalnızca dinleyici değil, aktif katılımcı oluyor. Sunumların ardından soruların yanıtlanmasıyla interaktif bir ortam oluşturulurken, günlük yaşamda uygulanabilecek pratik bilgiler de paylaşılıyor.</p>Eğitim başlıkları arasında sağlıklı beslenme alışkanlıkları, kişisel hijyen kuralları, ağız ve diş sağlığının korunması, duruş bozukluklarının önlenmesi ve temel ilk yardım bilgileri yer alıyor.</p><b>Başkan Eşki: “Sağlık bilinci küçük yaşta başlar”</b></p>Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki, çalışmanın önemine dikkat çekerek,<br />“Çocuklara sağlık bilincini erken yaşta kazandırmak en güçlü yatırımdır. Bu eğitimlerle geleceğe daha sağlıklı bir toplum hazırlıyoruz.” ifadelerini kullandı.</p><b>Eğitimler yaygınlaşarak sürecek</b></p>Bornova Belediyesi’nin sağlık eğitim programının önümüzdeki aylarda daha fazla okula ulaşması hedefleniyor. Proje ile çocukların hem bireysel sağlık farkındalıklarının artırılması hem de toplum genelinde bilinç düzeyinin yükseltilmesi amaçlanıyor.</p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Spor, gelişimi destekleyen güçlü bir araç! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/spor-gelisimi-destekleyen-guclu-bir-arac-67112.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/spor-gelisimi-destekleyen-guclu-bir-arac-67112.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/spor-gelisimi-destekleyen-guclu-bir-arac-67112.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Sat, 16 May 2026 19:32:51 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/spor-gelisimi-destekleyen-guclu-bir-arac.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/spor-gelisimi-destekleyen-guclu-bir-arac-67112.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, çocuk ve ergenlerin spora yönlendirilmesinin önemi ile sporun fiziksel, zihinsel ve gelişimsel açıdan destekleyici rolü hakkında bilgi verdi.</p><strong>Çocukları spora başlatırken temel amaç, keyif alarak devam etmelerini sağlamak olmalı!</strong></p>Sporun, istisnasız bütün yaş gruplarındaki insanlar için son derece gerekli bir aktivite olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Ancak özellikle gelişim ve yetişme aşamasında olan çocuk ve ergenler için önemi çok daha fazladır.” dedi.</p>Spor yapmayı sevmeyen çocuk ve ergenlerin nasıl teşvik edilebileceğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Kilit, “Sporu bir yaşam stili haline getirmemiş gençler için süreç haftada bir günle başlatılabilir. Temel amaç bu aktiviteleri eğlenceli bir hale getirerek onların isteyerek ve keyif alarak devam etmelerini sağlamak olmalı.” şeklinde konuştu.</p><strong>Teknoloji sayesinde uygun fiziksel aktivite net olarak belirlenebiliyor! </strong></p>Sporun sadece performans için yapılmadığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Kişinin kilo vermesi veya kilo alması için de spor yapılabiliyor ve ne tür aktiviteler yapılması gerektiği de artık bilimsel olarak belirlenebiliyor. Hatta bu süreci bir tür terapiye dönüştürmek bile mümkün.” dedi.</p>Günümüz teknolojisinin doğru spor dalının seçilmesine nasıl katkı sağladığı hakkında bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Kilit, şunları söyledi:</p>“Artık herkese uygun fiziksel aktiviteleri bulabilme ve uygulayabilme imkanına sahibiz. Yapılan modern testler sayesinde; çocuğun ince ve kaba motor becerileri, esnekliği ve hangi spor dalına yatkın olduğu net bir şekilde tespit edilebilmektedir.”</p><strong>Spor tüm hastalık grupları için destekleyici olarak kullanılabilir!</strong></p>Her yaş grubundaki çocuk ve ergenler için uygun spor eğitimi ve aktivite çalışmaları bulunduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, “Bu programlar tüm hastalık grupları için destekleyici olarak kullanılabilir. Özellikle; nörogelişimsel rahatsızlıklar, genel gelişim geriliği, ince ve kaba motor becerilerinde sıkıntı yaşayan çocuklar, kaygı bozukluğu ve duygu durum dengesizliği yaşayan gençler ile spor ve beslenme konusunda problem yaşayan ergenlerde daha sık tercih edilir.” dedi.</p><strong>Kilo fazlalığı de kilo eksikliği de ciddi bir sağlık sorunu! </strong></p>Kilo problemleri yaşayan çocuklar ve gençler için sporun önemine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Neriman Kilit, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Günümüzde hem kilo fazlalığı hem de kilo eksikliği ciddi bir sağlık sorunu. Spor, sağlıklı bir şekilde kilo vermek isteyenler için olduğu kadar, sağlıklı kilo almak isteyenler için de gerekli ve geçerli bir yöntem.”</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ 2. Kadınlarda Sağlık ve Fizyoterapi Kongresi’nde pelvik taban sağlığı ve menopoz ele alındı ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/2-kadinlarda-saglik-ve-fizyoterapi-kongresinde-pelvik-taban-sagligi-ve-menopoz-ele-alindi-67110.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/2-kadinlarda-saglik-ve-fizyoterapi-kongresinde-pelvik-taban-sagligi-ve-menopoz-ele-alindi-67110.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/2-kadinlarda-saglik-ve-fizyoterapi-kongresinde-pelvik-taban-sagligi-ve-menopoz-ele-alindi-67110.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Sat, 16 May 2026 19:32:48 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/2-kadinlarda-saglik-ve-fizyoterapi-kongresinde-pelvik-taban-sagligi-ve-menopoz-ele-alindi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ İstanbul Atlas Üniversitesi, Türkiye Menopoz ve Osteoporoz Derneği ve Medipol Üniversitesi iş birliğinde düzenlenen 2.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/2-kadinlarda-saglik-ve-fizyoterapi-kongresinde-pelvik-taban-sagligi-ve-menopoz-ele-alindi-67110.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  İstanbul Atlas Üniversitesi, Türkiye Menopoz ve Osteoporoz Derneği ve Medipol Üniversitesi iş birliğinde düzenlenen 2. Kadınlarda Sağlık ve Fizyoterapi Kongresi’nde kadınların yaşam döngüsü boyunca önemli bir yere sahip olan pelvik taban sağlığı ve menopoz, multidisipliner yaklaşımla ele alındı.<br />İstanbul Atlas Üniversitesi Vadi Kampüsü Dr. Ralph A. Defronzo Oditoryumu’nda gerçekleştirilen kongrede; pelvik taban disfonksiyonlarından menopoz döneminde ortaya çıkan fizyolojik ve fonksiyonel değişimlere kadar uzanan geniş bir yelpazede güncel, kanıta dayalı ve klinik pratiğe ışık tutan bilimsel paylaşımlar yapıldı.<br />Üç gün boyunca yoğun katılımla gerçekleştirilen kongre, kadın sağlığı alanında çalışan fizyoterapistler başta olmak üzere konuya ilgi duyan farklı disiplinlerden sağlık profesyonellerini bir araya getirdi.<br />Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak: “Kadın sağlığında farklı disiplinlerin çalışması çok önemli”<br />İstanbul Atlas Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, açılış konuşmasında kadın sağlığının disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınmasının önemine dikkat çekti. Günümüzde bilimin ortak çalışma kültürüyle ilerlediğini belirten Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, kadın sağlığı alanında jinekoloji, nöroloji, psikiyatri, fizyoterapi ve farklı sağlık disiplinlerinin birlikte çalışmasının kritik öneme sahip olduğunu ifade etti. Kadın sağlığının yalnızca fizyolojik değil, psikolojik boyutuyla da değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, bu tür bilimsel toplantıların toplumsal farkındalığın gelişmesine katkı sunduğunu söyledi.<br />Disiplinler arası çalışan merkezler akademik ve klinik başarıyı artırıyor<br />Farklı disiplinleri aynı çatı altında buluşturan ve bu alanların birlikte çalışmasına imkân sağlayan merkezlerin önemli ölçüde yol kat ettiğini belirten Prof. Dr. Ersoy Kocabıçak, “Bu modeli hayata geçiren üniversiteler ve akademik merkezler önemli bir ilerleme kaydediyor. Farklı disiplinleri bir araya getirerek ortak çalışmalar yürüten merkezler, hem akademik çıktı hem de klinik başarı açısından daha ileriye gidecek. Biz de üniversite olarak bu yaklaşıma büyük önem veriyoruz. Üniversite çatısı altında kurduğumuz merkezlerde pek çok disiplin birlikte çalışıyor. Örneğin Diyabet Merkezi’nde farklı branşlar bir arada yer alıyor. Nöromodülasyon Merkezi’nde ise nöroloji, beyin cerrahisi ve psikiyatri gibi farklı disiplinler ortak çalışmalar yürütüyor. Fizyoterapi de birçok disiplinle iş birliği içinde çalışan önemli bir alan” diye konuştu.<br />Prof. Dr. Aytolan Yıldırım: “Kadın sağlığına yapılacak her yatırım toplum sağlığına yatırımdır”<br />Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Aytolan Yıldırım, açılış konuşmasında kadın sağlığının toplum sağlığı açısından taşıdığı öneme dikkat çekti.<br />Pelvik taban disfonksiyonları, üriner inkontinans ve benzeri sağlık sorunlarının kadınları yalnızca fiziksel açıdan değil; psikolojik ve sosyal açıdan da etkilediğini belirten Prof. Dr. Aytolan Yıldırım, bu konuların çoğu zaman dile getirilmeyen ve geri planda bırakılan sağlık problemleri arasında yer aldığını ifade etti.<br />Prof. Dr. Aytolan Yıldırım, “Kadın sağlığına her yönden yapılacak yatırım, aslında toplum sağlığına yapılan yatırım anlamına geliyor. Hem aileyi hem toplumu sağlıklı kılmak için önce kadının sağlığını biyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan çok yönlü olarak iyileştirmek büyük önem taşıyor” dedi.<br />Doç. Dr. Aybüke Ersin: “Zengin bir bilimsel program hazırladık”<br />Kongre Başkanı ve Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Aybüke Ersin, bu yıl kongrenin iki ana temasını pelvik taban sağlığı ve menopozun oluşturduğunu belirtti.<br />Doç. Dr. Aybüke Ersin, bu alanların kadının yaşam döngüsünde hem klinik uygulamalar hem de bilimsel çalışmalar açısından fizyoterapistlerin etkin rol üstlendiği, multidisipliner yaklaşım gerektiren önemli başlıklar olduğunu ifade etti.<br />Kongrede ele alınan konuların çoğu zaman konuşulmaktan kaçınılan alanlar olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Aybüke Ersin, konuşulmayanları konuşmak üzere alanında uzman akademisyenlerin yer aldığı, güncel, kanıta dayalı ve oldukça zengin bir bilimsel program hazırladıklarını belirtti.<br />Kongre, alanında başarılarıyla öne çıkan birçok uzman ismi bir araya getirdi. Açılış konuşmalarının ardından Prof. Dr. Engin Oral, “Kadın Sağlığında Yeni Paradigma: Multidisipliner ve Yaşam Boyu Yaklaşım” başlıklı açılış konferansını gerçekleştirdi.<br />Türkiye Menopoz ve Osteoporoz Derneği Başkanı olan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Fatih Durmuşoğlu, menopozun güncel tanımı ve hormon replasman tedavisinin önemine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.<br />Uluslararası Kontinans Derneği (International Continence Society-ICS) Genel Sekreteri ve Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tufan Tarcan, üriner inkontinansta medikal yaklaşımları ele aldı.<br />Hacettepe Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Fakültesi Pelvik Sağlık ve Kadın Sağlığında Fizyoterapi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve FİCED Başkanı Prof. Dr. Serap Özgül ve Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Şeyda Toprak Çelenay üriner inkontinansta fizyoterapi yaklaşımlarına ilişkin güncel bilgileri katılımcılarla paylaştı. Prof. Dr. Serap Özgül, pelvik taban sağlığı alanında uluslararası çalışmalarıyla bilinen International Continence Society (ICS) üyesi olarak da çalışmalarını sürdürmektedir.<br />Longevity Paneli’nde konuşan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Cihat Ünlü ise sağlıklı yaşlanma sürecinde hekimin rolüne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Prof. Dr. Cihat Ünlü, kadın sağlığı ve fertilite alanındaki çalışmalarıyla birlikte Alman Fertilite Cemiyeti üyeliğiyle de uluslararası platformlarda yer almaktadır.<br />Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesi Başhekimi, Ortopedist Prof. Dr. Barış Yılmaz, pelvis kırıklarında cinsel fonksiyon bozukluklarının da görülebildiğini belirterek, tedavide multidisipliner yaklaşımın önemine dikkat çekti.<br />Kadın Sağlığı Multidisipliner Bakış Açısıyla Ele Alındı<br />7-9 Mayıs 2026 tarihleri arasında düzenlenen kongrede; üriner inkontinans, pelvik ağrı, menopoz, cinsel sağlık, rehabilitasyon ve yaşam boyu kadın sağlığı gibi birçok konu multidisipliner bakış açısıyla ele alındı.<br />Bilimsel program kapsamında gerçekleştirilen sözel bildiri oturumlarında kadın sağlığı alanındaki güncel araştırmalar katılımcılarla paylaşıldı. Postpartum dönemde telerehabilitasyon uygulamaları, menopozal süreçte yaşam kalitesi, pelvik taban egzersizleri ve üriner inkontinans üzerine yapılan çalışmalar dikkat çekti.<br />Programda ayrıca kadın sağlığının biyopsikososyal boyutu, sporcularda pelvik sağlık, gebelikte pelvik taban sağlığı, nörogelişimsel pelvik sağlık ve longevity gibi konular da değerlendirildi. Konferanslar, paneller, workshoplar ve sözel bildiri oturumlarından oluşan bilimsel program yoğun katılımla gerçekleştirildi.</p> </p><br />Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Yaza Girerken Bölgesel İncelme ve Vücut Şekillendirmede Medikal Estetik Yaklaşımlar ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yaza-girerken-bolgesel-incelme-ve-vucut-sekillendirmede-medikal-estetik-yaklasimlar-67063.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yaza-girerken-bolgesel-incelme-ve-vucut-sekillendirmede-medikal-estetik-yaklasimlar-67063.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yaza-girerken-bolgesel-incelme-ve-vucut-sekillendirmede-medikal-estetik-yaklasimlar-67063.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Sat, 16 May 2026 12:01:08 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/yaza-girerken-bolgesel-incelme-ve-vucut-sekillendirmede-medikal-estetik-yaklasimlar.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Yaz aylarının gelmesi ile birlikte bölgesel incelme, selülit görünümü ve vücut şekillendirme uygulamalarına olan ilgi artıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yaza-girerken-bolgesel-incelme-ve-vucut-sekillendirmede-medikal-estetik-yaklasimlar-67063.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Yaz aylarının gelmesi ile birlikte bölgesel incelme, selülit görünümü ve vücut şekillendirme uygulamalarına olan ilgi artıyor. Özellikle bel, karın, basen ve bacak bölgelerinde biriken dirençli yağ dokuları; sağlıklı beslenme ve egzersize rağmen bazı kişiler için çözülmesi en zor problemler arasında yer alabiliyor.</p>Medikal estetik uygulamalar, kişiye özel planlanan tedavi protokolleriyle bu bölgelerde yağ yakımını desteklemeyi, dolaşımı artırmayı ve vücut formunu daha dengeli hale getirmeyi amaçlıyor.</p>Medikal Estetik Hekimi Dr. Yasemin Savaş’a göre bölgesel yağlanma tedavisinde en önemli nokta, kişinin ihtiyacının doğru analiz edilmesi:</p>“Her hastanın yağlanma tipi, cilt yapısı ve metabolik özellikleri farklıdır. Bu nedenle standart değil, kişiye özel planlanan kombine tedaviler daha başarılı sonuçlar sağlar. Amaç yalnızca incelmek değil; aynı zamanda daha sıkı, daha dengeli ve daha sağlıklı görünen bir vücut formu oluşturmaktır.”</p><b>Bölgesel Yağlanmada Kombine Tedavi Dönemi</b></p>Bölgesel yağlanma tedavisinde artık tek bir uygulamadan çok, kombine yaklaşımlar ön plana çıkıyor. Özellikle basen, karın, kol ve sütyen altı bölgesinde görülen dirençli yağlanmalarda amaç; yağ yakımını desteklemek, kan dolaşımını hızlandırmak ve metabolik aktiviteyi artırmak. Bu doğrultuda ozon tedavileri, soğuk lipoliz, mezoterapi, ultrasonik ses dalga tedavileri, özel enzim içerikleri ve hyaluronik asit destekli enjeksiyon uygulamaları kişiye özel planlamalarla bir araya getirilebiliyor. Kombine uygulamalar sayesinde hem bölgesel incelme süreci destekleniyor hem de cilt kalitesinin korunmasına katkı sağlanabiliyor.</p>Kişinin ihtiyacına göre planlanan bu uygulamalar; cihaz destekli tedaviler, egzersiz ve yaşam tarzı düzenlemeleriyle birlikte uygulandığında gözle görülür sonuçlar elde edilmesine yardımcı olabiliyor.</p><b>Selülit, Sarkma ve Elastikiyet Kaybına Çok Yönlü Yaklaşım</b></p>Selülit problemi yalnızca yağlanma değil; dolaşım bozukluğu, bağ dokusu yapısı ve cilt elastikiyetiyle de ilişkilidir. Bu nedenle tedavide tek bir yöntem yerine kombine uygulamalar ön plana çıkıyor.</p>Ozon tedavisi, radyofrekans uygulamaları, akustik ses dalga terapileri ve gerekli durumlarda fokuslu ultrason teknolojileri; selülit görünümünün azaltılmasına, cilt kalitesinin desteklenmesine ve daha sıkı bir görünüm elde edilmesine katkı sağlayabiliyor.</p>Özellikle yaşla birlikte ortaya çıkan sarkma ve elastikiyet kayıplarında ise kolajen üretimini destekleyen enerji bazlı uygulamalar tercih ediliyor.</p><b>Karın Bölgesinde Kas Aktivasyonu ve Vücut Şekillendirme</b></p>Karın bölgesi, forma girmesi en zor alanlardan biri olarak öne çıkıyor. Bu bölgede kullanılan yeni nesil kas aktivasyon sistemleri ve radyofrekans enerjileri; kas liflerini yoğun şekilde çalıştırarak vücut şekillendirme sürecine destek olabiliyor.</p>Bodylift uygulaması; karın bölgesinin yanı sıra kol, kalça, iç bacak ve popo kaldırma bölgelerinde de daha sıkı ve biçimli bir görünüm hedefiyle uygulanabiliyor.</p><b>“Kalıcılık İçin Yaşam Tarzı Desteği Şart”</b></p>Uygulanan tedavilerin başarısında en önemli unsur, tedavi sonrası yaşam alışkanlıklarının korunması.</p>Dr. Yasemin Savaş, konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yapıyor:</p>“Bu uygulamalar destekleyici ve şekillendirici tedavilerdir. Ancak sonuçların korunabilmesi için kişinin beslenmesine dikkat etmesi, aktif bir yaşam tarzını sürdürmesi ve gerektiğinde destek seanslarını ihmal etmemesi gerekir. Genetik faktörler de süreci etkileyebilir. Kalıcılık; kişinin ihtiyacına uygun uygulanan doğru tedavi kadar, kişinin yaşam disipliniyle de ilişkilidir.”</p>Tedavi süreleri ve seans planlamaları ise tamamen kişinin ihtiyacına, sosyal yaşamına ve hedeflenen sonuca göre değişiklik gösterebiliyor. Ortalama tedavi süreci genellikle 1,5 – 2 ay arasında planlanıyor.</p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Germencik Ağız Ve Diş Sağlığı Polikliniği Hizmete Başladı ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/germencik-agiz-ve-dis-sagligi-poliklinigi-hizmete-basladi-67005.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/germencik-agiz-ve-dis-sagligi-poliklinigi-hizmete-basladi-67005.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/germencik-agiz-ve-dis-sagligi-poliklinigi-hizmete-basladi-67005.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 15 May 2026 19:12:58 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/germencik-agiz-ve-dis-sagligi-poliklinigi-hizmete-basladi.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Çerçioğlu tarafından Aydın’a kazandırılan 4’üncü Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği, Germencik’te hizmet vermeye başladı.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/germencik-agiz-ve-dis-sagligi-poliklinigi-hizmete-basladi-67005.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Çerçioğlu tarafından Aydın’a kazandırılan 4’üncü Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği, Germencik’te hizmet vermeye başladı. Nazilli, Efeler ve Koçarlı’nın ardından Germencik’e de kazandırılan poliklinik, ilk günden vatandaşların yoğun ilgisiyle karşılaştı.</p>Tamamen ücretsiz olarak hizmete açılan Germencik Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği; modern yapısı, çağdaş tıbbi donanımı ve uzman kadrosu ile kent merkezinde hizmet sunmaya başladı. Park Mahallesi Atatürk Caddesi No: 16-A adresinde hizmet vermeye başlayan poliklinikte, ağız ve diş sağlığı alanında kapsamlı tedaviler gerçekleştiriliyor.</p>İlk gününde polikliniğe gelen vatandaşlar, sunulan hizmetten duydukları memnuniyeti dile getirerek Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’na teşekkür etti.</p>Aydın’ın dört bir yanında yatırımların artarak devam edeceğini belirten Başkan Çerçioğlu, <b>“Nazilli, Efeler ve Koçarlı ilçelerimizin ardından Germencik’te de Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniğimizi hemşehrilerimizin hizmetine sunduk. Kentimize hayırlı olmasını diliyorum. Yatırımlarımızı hemşehrilerimiz ile buluşturmaya, Aydınımız için çalışmaya devam edeceğiz. Hizmetle büyüyen Aydın”</b> ifadelerini kullandı.</p>Vatandaşlar, Germencik Ağız ve Diş Sağlığı Polikliniği hakkında detaylı bilgi ve randevu için 444 55 09 numaralı telefon üzerinden iletişime geçebiliyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Türkiye’de her yıl ortalama 19 vaka görülüyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/turkiyede-her-yil-ortalama-19-vaka-goruluyor-66977.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/turkiyede-her-yil-ortalama-19-vaka-goruluyor-66977.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/turkiyede-her-yil-ortalama-19-vaka-goruluyor-66977.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 15 May 2026 18:22:53 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/turkiyede-her-yil-ortalama-19-vaka-goruluyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Bir gemide ortaya çıkarak dünyayı paniğe sürükleyen hantavirüsün ilk kez Kore Savaşı sırasında dikkat çektiğini hatırlatan Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/turkiyede-her-yil-ortalama-19-vaka-goruluyor-66977.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Bir gemide ortaya çıkarak dünyayı paniğe sürükleyen hantavirüsün ilk kez Kore Savaşı sırasında dikkat çektiğini hatırlatan Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Virüs ismini Kore’de bulunan Hantan Nehri’nden alıyor. O dönemde nehir çevresindeki kemirgenlerle temas eden askerlerde sık görülmesi nedeniyle tanımlandı. Yani hantavirüs, sanıldığı gibi yeni ortaya çıkan bir virüs değil; yaklaşık 70 yıldır biliniyor” diye konuştu.</p><strong> En sık bulaş yolu kemirgen teması</strong></p>Virüsün çoğunlukla kemirgenler aracılığıyla bulaştığını vurgulayan Prof. Dr. Çetinkaya, “Fare ve benzeri kemirgenlerin idrarı, dışkısı ya da salyasıyla temas sonrası bulaşabiliyor. Özellikle uzun süre kapalı kalmış depo, ahır, kulübe gibi alanların temizliği sırasında risk artıyor” ifadelerini kullandı. Toplumda en çok merak edilen konunun insandan insana bulaşma olduğunu belirten Prof. Dr. Çetinkaya, “Hantavirüs türlerinin büyük bölümünde rutin sosyal temasla bulaşma beklenmez. Ancak Güney Amerika tipi olarak bilinen bazı türlerde insandan insana bulaş görülebiliyor. Son günlerde bir gemide görülen ve ölümlerle sonuçlanan vakalarda da bu tip etkili oldu” dedi.</p><strong> İki farklı tipi bulunuyor</strong></p>Hastalığın iki ana tipi olduğunu paylaşan Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Avrupa ve Doğu Asya tipi daha çok böbrekleri etkiliyor ve böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Amerika tipi ise daha ağır seyrederek akciğer, kalp ve böbrek yetmezliğiyle birlikte kanamalı ateş tablosuna yol açabiliyor” dedi. Böbrek tutulumunun tedavi edilebildiğini de vurgulayan Prof. Dr. Çetinkaya, “Bazı hastalarda gelişen böbrek yetmezliği birkaç diyaliz uygulamasıyla kontrol altına alınabiliyor” şeklinde konuştu.</p><strong> Grip belirtileriyle karışabiliyor</strong></p>Hantavirüs belirtilerinin çoğu zaman grip ile karıştırıldığını ifade eden Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Eklem ağrısı, yüksek ateş, halsizlik, öksürük ve bazı vakalarda ishal görülebiliyor. Ancak hantavirüste peteşiyal döküntüler dediğimiz cilt bulguları dikkat çekebiliyor. Bunun yanı sıra kola renginde idrar görülmesi böbrek tutulumu açısından önemli bir işaret olabiliyor. Özellikle düşmeyen ateş önemli belirtilerden biri” dedi</p><strong>Türkiye’de her yıl ortalama 19 vaka görülüyor</strong></p>Türkiye’de de hantavirüs vakalarının görüldüğünü belirten Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “2009-2025 yılları arasındaki verilere baktığımızda ülkemizde yılda ortalama 19 vaka görüldüğünü söyleyebiliriz. Son 17 yılda toplam 336 vaka bildirildi ve 16 kişi yaşamını kaybetti” bilgisini paylaştı.</p><strong>Panik yaratacak bir durum yok</strong></p>Hastalığın tedavisinde kullanılan etkili seçenekler bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Aytaç Çetinkaya, “Hepatit C tedavisinde kullandığımız bazı antiviral ilaçların hantavirüs kaynaklı ölüm oranlarını ciddi şekilde azalttığını biliyoruz. Şu anda dünya genelinde panik yaratacak bir durum söz konusu değil. Hastalığın yayılmasıyla ilgili aşırı endişe duymaya gerek yok” dedi.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Saray Belediyesi, ulusal tıp kongresine ev sahipliği yapıyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saray-belediyesi-ulusal-tip-kongresine-ev-sahipligi-yapiyor-66951.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saray-belediyesi-ulusal-tip-kongresine-ev-sahipligi-yapiyor-66951.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saray-belediyesi-ulusal-tip-kongresine-ev-sahipligi-yapiyor-66951.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 15 May 2026 15:23:09 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/saray-belediyesi-ulusal-tip-kongresine-ev-sahipligi-yapiyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Saray Belediyesi, mide kanseri alanında düzenlenen önemli bir tıp kongresine ev sahipliği yapıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saray-belediyesi-ulusal-tip-kongresine-ev-sahipligi-yapiyor-66951.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <p style="margin-bottom:13px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:115%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:115%">Saray Belediyesi, mide kanseri alanında düzenlenen önemli bir tıp kongresine ev sahipliği yapıyor. Saray Atatürk Kültür Merkezi’nde Saray Belediye Başkanı Abdül Taşyasan ev sahipliğinde gerçekleştirilen Mide Kanseri Tedavisinde Multidisipliner Ulusal Konsensus Kongresi’ne Türkiye’nin farklı illerinden çok sayıda hekim ve akademisyen katıldı.</span></span></span></span></span></p><p style="margin-bottom:13px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:115%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:115%">Kongrede, Saraylı Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Erman Aytaç da konuşmacı olarak yer aldı. Mide kanseri tedavisinde güncel yaklaşımlar, erken tanı yöntemleri ve multidisipliner tedavi süreçlerinin ele alındığı oturumlar yoğun ilgi gördü. Mide Kanseri Derneği Başkanı Prof. Dr. Enver İlhan’ın da katıldığı konferansta alanında uzman isimler bilimsel sunumlar gerçekleştirdi.<br /><b>BAŞKAN TAŞYASAN: “PROF. DR. ERMAN AYTAÇ HEPİMİZİN İFTİHAR KAYNAĞI”</b><br />Ulusal düzeyde bilimsel bir kongrenin Saray’da yapılmasının tesadüf olmadığını belirten Saray Belediye Başkanı Abdül Taşyasan, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:<br />“Bu büyük kongrede, tıp dünyasının önemli isimlerinden birinin, bu toprakların evladının hakkını teslim etmenin gururunu yaşıyoruz. Saray’da doğup büyüyen, dünyaca saygın başarılara rağmen toprağından kopmayan, memleket sevdalısı olan Prof. Dr. Erman Aytaç hocamız, hepimizin iftihar kaynağıdır. Tıp dünyasının kalbinin attığı bu yerde çok amaçlı salonumuza, bugünden itibaren Prof. Dr. Erman Aytaç Çok Amaçlı Konferans Salonu adını verdiğimizi büyük bir gururla ilan ediyorum. Buradan geçen her gencimiz, Erman Hocamızın adını görerek bu topraklardan dünyaya şifa dağıtılabileceğini bilsin.<br /><b>PROF. DR. ERMAN AYTAÇ’IN ADI KONFERANS SALONUNA VERİLDİ</b><br />Bu gurur verici anı taçlandırmak üzere Sayın Prof. Dr. Erman Aytaç hocamı plaket takdimi için sahneye davet ediyorum. Bu başarı yolculuğunda her zaman yanında olan, onu vatana millete hayırlı bir evlat olarak yetiştiren kıymetli anne babasını ve kardeşini bu gurur tablosuna ortak olmaya davet ediyorum.  Memleketimize yaşattığı gurur için hocamıza ve kıymetli ailesine bir kez daha yürekten teşekkür ediyorum. Saray Belediyesi olarak üst düzey akademik buluşmaların ilçemizin kültürel ve sosyal dokusuyla harmanlanmasına büyük önem veriyoruz. Uluslararası benzeri organizasyonlara ev sahipliği yapma kararlığımızı buradan tüm kamuoyuna bir kez daha ilan ediyorum.”</span></span></span></span></span></p><p style="margin-bottom:13px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:115%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:115%">Konuşmaların ardından Saray Belediye Başkanı Abdül Taşyasan, Saray’da doğup büyüyen Prof. Dr. Erman Aytaç’a plaket takdim etti. </span></span></span></span></span></p><p style="margin-bottom:13px"><span style="font-size:11pt"><span style="line-height:115%"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><span style="font-size:12.0pt"><span style="line-height:115%">Bilimsel içeriği ve katılımcı profiliyle dikkat çeken kongre, Saray’ın sağlık alanındaki önemli organizasyonlara ev sahipliği yapabilecek kapasitesini bir kez daha ortaya koydu.</span></span></span></span></span></p><p style="margin-bottom:13px"> </p><p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Safra kanalındaki tekrarlayan taşlardan ameliyatsız kurtuldu ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/safra-kanalindaki-tekrarlayan-taslardan-ameliyatsiz-kurtuldu-66949.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/safra-kanalindaki-tekrarlayan-taslardan-ameliyatsiz-kurtuldu-66949.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/safra-kanalindaki-tekrarlayan-taslardan-ameliyatsiz-kurtuldu-66949.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 15 May 2026 15:23:08 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/safra-kanalindaki-tekrarlayan-taslardan-ameliyatsiz-kurtuldu.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ 2023 yılında şiddetli karın ağrısı şikayetiyle Prof.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/safra-kanalindaki-tekrarlayan-taslardan-ameliyatsiz-kurtuldu-66949.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  2023 yılında şiddetli karın ağrısı şikayetiyle Prof. Dr. Meltem Ergün’e başvuran 51 yaşındaki Nurcan Turaylar’ın ilk muayenesinde safra kanalında tıkanıklık tespit edildi ve stent takıldı. İlerleyen zamanlarda safra kanalında taş oluşan hastanın 2024 yılında safra kesesi alındı. Yaklaşık 2 hafta önce yüksek ateş, sarılık ve karın ağrısı şikayetleriyle tekrar Prof. Dr. Ergün’e başvuran Turaylar’ın safra kanalında 3 santimetrelik taşlar tespit edildi. Hastaya kolanjioskopi işlemi uygulandı ve lazer yöntemi ile taşları kırıldı. Sağlığına kavuşan Türaylar, “Bu sancı hiçbir şeye benzemiyor,  safra kanalına düşen o taş çok fena bir ağrı yapıyor. Meltem hocam da sağ olsun, yeni bir teknoloji varmış, safra kanalındaki taşları lazerle kırabiliyorlarmış. Şu anda çok iyiyim” dedi.</p>Nurcan Turaylar, 2023 yılında şiddetli karın ağrısı şikayetiyle Yeditepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Meltem Ergün’e başvurdu. İlk muayenelerinde kanalda tıkanıklık tespit edilen hastaya stent takılarak müdahale edildi. Ancak bünyesinin tekrar taş üretmesi üzerine 2024 yılında safra kesesi operasyonla alındı. İlerleyen zamanlarda hastanın safra kanalında tekrar taş oluştu. Yaklaşık 2 hafta önce yüksek ateş, sarılık ve dayanılmaz karın ağrısı şikayetleriyle tekrar Prof. Dr. Ergün’e başvuran hastanın safra kanalındaki taşların boyutları 3 cm olarak belirlendi. Hastanın, kolanjioskopi işlemi ile lazer yöntemiyle taşları kırıldı ve sağlığına kavuştu. Prof. Dr. Ergün, “Kolanjiyoskopi adını verdiğimiz safra kanalına girerek kanalın incelenmesi yöntemi, Yeditepe Üniversitesi Hastanelerinde ilk defa uygulanmakta olup dünyada da oldukça sayılı merkezde yapılmaktadır” diye konuştu.</p><strong>‘KANALIN İÇİNE GİREREK BU TAŞLARI LAZER YÖNTEMİYLE KIRDIK’</strong></p>Yeditepe Üniversitesi Gastroenteroloji Bölümü’nden Prof. Dr. Meltem Ergün, “Nurcan Hanım bize sarılık, yüzde ve göz aklarında sararma, yüksek ateş ve karın ağrısı şikayetleriyle başvurdu. Kendisinin yaklaşık 15 yıldır bir kan hastalığı mevcuttu ve bu durum safra taşları yapmaya meyil etmekteydi. Bundan 2 yıl kadar önce de safra kesesi taşları, safra kesesiyle birlikte komple ameliyatla alındı. Buna rağmen zaman içerisinde tekrarlayan şekilde atakları devam etti. Bu sefer de safra yollarında taşlar tespit ettik. Birkaç seans ERCP işlemi yaparak safra kesesindeki taşları temizledik ve yerine stentler yerleştirdik. Ama son zamanlarda hastamızın taşları giderek daha da büyük, dev taşlar haline gelmeye başladı. Dev taşların da yaklaşık 3 santimetrelik oldukça büyük taşlar, ERCP işlemiyle çıkarılamayacak kadar büyük ve sert kaya gibi taşlar. Ne yapabiliriz diye düşündüğümüz zaman hastamıza safra kanalının içine girerek görüntüleme yaptık ve lazerle taşları kırma yöntemini uygulamaya karar verdik. Bu yöntem Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri bünyesinde ilk defa yapılan bir işlemdi. Gerçekten kanalın içine girerek bu taşları lazer yöntemiyle kırdık. Ondan sonraki süreçte hastamızın kliniği hemen o akşamdan itibaren oldukça rahatladı, ertesi gün de hastamızın taburcusuna karar verdik; laboratuvar değerlerimiz düzeldi. Şu an sağlığı gayet iyi” dedi.</p>Prof. Dr. Ergün, “Kolanjiyoskopi adını verdiğimiz safra kanalına girerek kanalın incelenmesi yöntemi, Yeditepe Üniversitesi Hastanelerinde ilk defa uygulanmakta olup dünyada da oldukça sayılı merkezde yapılmaktadır. Bu yöntem teknolojinin, tıbbın aslında ilerlediği yerleri göstermektedir. Son yıllarda endoskopik işlemlerde, safra yollarına müdahalelerde tıpta oldukça güzel gelişmeler oluyor” diye konuştu.</p><strong>‘BU SANCI HİÇBİR ŞEYE BENZEMİYOR’</strong></p>51 yaşındaki bir çocuk annesi Nurcan Turaylar, “2023 yılında bir karın ağrısıyla şikayeti başlamıştı. Meltem hocama gelmiştim yine. Safra kanalında tıkanmalar olduğunu söylemişti ve stent takılmıştı. Fakat tekrardan taşlar oluşmuş. 2024 yılında yine karın ağrısı şikayetiyle hastaneye geldim. Bu sefer de safra kesemin alınması gerektiği söylendi çünkü çok fazla taş varmış. Safra kesesi alınmıştı, bayağı rahatladım. Fakat bu süreç içerisinde bünyem tekrar taş yapmaya devam etmiş. Geçen pazartesi günü sarılık ve ateş şikayetiyle hastaneye geldim. Hemen müdahale ettiler. Meltem hocam da sağ olsun, yeni bir teknoloji varmış, safra kanalındaki taşları lazerle kırabiliyorlarmış. Hemşire hanımlarımız da çok tecrübeli insanlar, devamlı kontrol altındaydım. İşlemden sonra bir iki gün içinde toparlandım. Şu anda çok iyiyim. Zaten değerlerim de kontrol altında, o yüzden de yakın zamanda taburcu olacağım. Bu sancı hiçbir şeye benzemiyor,  safra kanalına düşen o taş çok fena bir ağrı yapıyor. O karın ağrısı çok büyük bir şiddetle geliyor. İlk soruda doktor 10 derece üzerinden kaç veriyorsun dediğinde benim kesinlikle 9 ve 10 üzerine çıkıyordu” dedi.</p>  </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Sağlıkta kritik rol hemşirelerde! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikta-kritik-rol-hemsirelerde-66939.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikta-kritik-rol-hemsirelerde-66939.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikta-kritik-rol-hemsirelerde-66939.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 15 May 2026 15:13:22 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/saglikta-kritik-rol-hemsirelerde.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Hemşire Melis Kübra Duran, 12-18 Mayıs Hemşireler Haftası kapsamında, hemşirelik mesleğinin sağlık sistemindeki kritik rolü, hasta bakımındaki etkisi, hekimlerle iş birliği ve mesleğin karşılaştığı zorluklar hakkında bilgi verdi.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/saglikta-kritik-rol-hemsirelerde-66939.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Hemşire Melis Kübra Duran, 12-18 Mayıs Hemşireler Haftası kapsamında, hemşirelik mesleğinin sağlık sistemindeki kritik rolü, hasta bakımındaki etkisi, hekimlerle iş birliği ve mesleğin karşılaştığı zorluklar hakkında bilgi verdi.</p><strong>Hemşirelik, bilimin ve vicdanın kesiştiği çok özel bir noktada duruyor!</strong></p>Hemşirelik mesleğinin, sağlık sisteminin görünmeyen ama vazgeçilmez omurgası olduğunu  ifade eden Uzman Hemşire Melis Kübra Duran, “Bir hastanenin koridorlarında, yoğun bakımın sessizliğinde ya da bir kliniğin telaşında aslında hayatı ayakta tutan en temel güçlerden biri hemşireliktir. Bu meslek yalnızca tıbbi uygulamaların yerine getirilmesi değil; insanın en kırılgan anında ona eşlik edebilme sanatıdır. Bu yönüyle hemşirelik, bilimin ve vicdanın kesiştiği çok özel bir noktada durur.” dedi.</p>Sağlık sistemindeki rolü açısından hemşireliğin hasta bakımının sürekliliğini sağlayan ana unsur olduğunu aktaran Duran, “Hekim tanı koyar ve tedavi planını oluşturur; ancak bu planın hayata geçirilmesi, izlenmesi ve değerlendirilmesine katkıda bulunulması büyük ölçüde hemşirelerin sorumluluğundadır. Hastanın yaşam bulgularının takibi, ilaç uygulamaları, komplikasyonların erken fark edilmesi gibi kritik süreçlerde hemşireler adeta sistemin ‘erken uyarı mekanizması’ gibi çalışır. Bu nedenle hemşirelik, sadece destekleyici bir rol değil, doğrudan hasta sonuçlarını etkileyen bağımsız bir profesyonel alandır.” şeklinde konuştu.</p><strong>Bir hastanın ‘beni anladılar’ demesi, çoğu zaman iyileşmenin ilk adımı! </strong></p>Bir hastanın tedavi sürecinde hemşirenin etkisinin en çok temasın yoğun olduğu anlarda hissedildiğini dile getiren Uzman Hemşire Melis Kübra Duran, “Hasta korktuğunda, ağrı çektiğinde, yalnız hissettiğinde ilk başvurduğu kişi çoğu zaman hemşiredir. Bu noktada hemşirelik yalnızca klinik becerilerle sınırlı kalmaz; psikososyal destek devreye girer. Hastaya güven vermek, onu anlamak, bazen sadece sessizce yanında durmak bile tedavi sürecinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bir hastanın ‘beni anladılar’ demesi, çoğu zaman iyileşmenin ilk adımıdır.” dedi.</p>Ancak günümüzde hemşirelik mesleğinin ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğuna dikkat çeken Duran, şunları söyledi:</p>“Artan hasta yükü, yetersiz personel sayısı, uzun çalışma saatleri ve zaman zaman mesleki saygınlıkla ilgili yaşanan sorunlar, hemşirelerin iş doyumunu olumsuz etkileyebiliyor. Bunun yanında duygusal olarak yoğun bir meslek olması da tükenmişlik riskini artırıyor. Bu zorlukların çözümü için öncelikle hemşire başına düşen hasta sayısının azaltılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve mesleki gelişim fırsatlarının artırılması gerekir. Aynı zamanda hemşirelerin karar süreçlerine daha aktif katılımının sağlanması, onların mesleki kimliğini güçlendirecektir.”</p><strong>Sağlık hizmetinin en ideal hali, hekim ve hemşirenin birbirini tamamladığı noktada mümkün! </strong></p>Hemşire-hekim iş birliğinin ise hasta bakımının kalitesini doğrudan belirleyen bir denge olduğuna işaret eden Uzman Hemşire Melis Kübra Duran, “Bu ilişki hiyerarşik bir yapıdan çok, karşılıklı saygı ve iletişime dayalı bir ekip çalışması olmalı.” dedi.</p>Hekimin klinik bilgisi ile hemşirenin hasta başındaki gözlemleri birleştiğinde, çok daha güvenli ve etkili bir bakımın ortaya çıktığının altını çizen Duran, sağlık hizmetinin en ideal halinin, bu iki meslek grubunun birbirini tamamladığı noktada mümkün olacağını dile getirdi.</p><strong>Bir hemşirenin şefkati ve bilgisi, ilaçlar kadar etkili!</strong></p>Tüm bu süreçlerin içinde hemşirelerin tükenmişlik yaşamaması için kurumlara büyük sorumluluk düştüğünü de vurgulayan Uzman Hemşire Melis Kübra Duran, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Adil vardiya sistemleri oluşturmak, dinlenme sürelerini korumak, psikolojik destek mekanizmaları sunmak ve emeği görünür kılmak bu sorumlulukların başında gelir. Ayrıca yöneticilerin empatik bir yaklaşım benimsemesi ve hemşirelerin sesini duyması, kurum içi aidiyeti güçlendirecektir.</p>Sonuç olarak hemşirelik, insan hayatına dokunan en derin mesleklerden biridir. Bir hemşirenin şefkati, bilgisi ve dikkati; bir hastanın iyileşme sürecinde ilaçlar kadar etkilidir. Belki de bu yüzden hemşirelik, sadece yapılan bir iş değil, yaşanan bir anlamdır. Ve bu anlam, sağlık sisteminin kalbinde atmaya devam etmektedir.”</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Basit bir sorun sanılıyor ama kalıcı hasar bırakabiliyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/basit-bir-sorun-saniliyor-ama-kalici-hasar-birakabiliyor-66915.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/basit-bir-sorun-saniliyor-ama-kalici-hasar-birakabiliyor-66915.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/basit-bir-sorun-saniliyor-ama-kalici-hasar-birakabiliyor-66915.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 15 May 2026 14:53:12 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/basit-bir-sorun-saniliyor-ama-kalici-hasar-birakabiliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Yürürken ayak ucunuz yere takılıyor mu? Sık sık tökezliyor veya ayağınızı yukarı kaldırmakta güçlük çekiyor musunuz? Özellikle merdiven çıkmak, engebeli zeminde yürümek ve hızlı hareket etmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyor mu?  Bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni halk arasında “düşük ayak” olarak bilinen “foot drop” olabilir! Hemen her yaşta görülebilen düşük ayak yürüyüş dengesini bozarak günlük yaşamı önemli ölçüde etkileyebiliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/basit-bir-sorun-saniliyor-ama-kalici-hasar-birakabiliyor-66915.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Yürürken ayak ucunuz yere takılıyor mu? Sık sık tökezliyor veya ayağınızı yukarı kaldırmakta güçlük çekiyor musunuz? Özellikle merdiven çıkmak, engebeli zeminde yürümek ve hızlı hareket etmek gün geçtikçe daha da zorlaşıyor mu?  Bu sorunlardan yakınıyorsanız, nedeni halk arasında “düşük ayak” olarak bilinen “foot drop” olabilir! Hemen her yaşta görülebilen düşük ayak yürüyüş dengesini bozarak günlük yaşamı önemli ölçüde etkileyebiliyor. Hastalar zamanla düşecekleri kaygısıyla dışarı çıkmaktan kaçınabiliyor, sosyal hayattan uzaklaşabiliyor. İlerleyen dönemlerde ise yürüyebilmek için destek cihazlarına ihtiyaç duyabiliyor. <strong>Acıbadem Kadıköy (Dr. Şinasi Can) Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz,</strong>  düşük ayak tablosunun tek başına bir hastalık değil; çoğu zaman sinir, kas, omurga veya nörolojik hastalıkların bir belirtisi olduğuna dikkat çekerek,  “Bu   nedenle yürümekte güçlük çeken kişilerin ‘Biraz uyuşma var, geçer‘, ‘Ayağım takılıyor ama idare ediyorum’ veya ‘Tökezlememin nedeni dikkatsizliğimdir’ düşüncesiyle zaman kaybetmeden hekime başvurmaları çok önemlidir. Erken tanı hem altta yatan hastalığın ilerlemesini önlenmede hem de ayakta oluşabilecek kalıcı hasar riskini azaltmada kritik rol oynar. Günümüzde erken tanı ve uygun tedavi sayesinde ayak fonksiyonlarında önemli ölçüde iyileşme sağlanabilir” diyor. </p><strong>Yürüme bozukluğuyla kendini gösteriyor</strong></p>Düşük ayak kişinin yürürken ayağının ön kısmını yukarı kaldırmakta zorlanmasına neden olan önemli bir sağlık sorunu olarak dikkat çekiyor.  Bu tablo kendini genellikle yürüme bozukluğuyla gösteriyor. Normal yürüyüş sırasında ayak bileğini yukarı kaldıran kaslar, ayağın yere takılmadan ilerlemesini sağlıyor. Bu kasların sağlıklı çalışması için siyatik sinir ve onun bir dalı olan peroneal sinirin sağlam olması gerekiyor. Bu sinirlerden en az biri etkilendiğinde ayağı yukarı kaldıran ve sağ ile sola yönlendiren kaslar zayıflıyor. Sonuç olarak ayak ucu yere  sürtünmeye başlıyor ve kişi yürürken ayağını normalden daha fazla kaldırmak zorunda kalıyor. Bu tablo halk arasında “düşük ayak”  olarak adlandırılıyor. Bazı hastaların ise ayağını yere takmamak için dizini normalden fazla kaldırarak yürümek zorunda kaldıklarını aktaran Prof. Dr. Umut Yavuz, “Yüksek adımlı yürüyüş olarak tanımlanan bu yürüyüş şekli hem yorucudur hem de zamanla kalça, diz ve bel bölgesinde ek zorlanmalara neden olabilir” diye konuşuyor.  </p><strong>Ciddi bir sorunun habercisi olabiliyor!</strong></p>Düşük ayak, ayağı yukarı kaldıran kasların yeterince çalışamaması sonucu ortaya çıkıyor. Kaslar doğrudan hasar görebileceği gibi, bu kaslara komut taşıyan sinirler de etkilenebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz,  düşük ayağın çoğu zaman başka bir sağlık sorununun habercisi olduğunu vurgulayarak,  “Bu tabloya genel olarak sinir sıkışmaları, bel fıtığı veya bel kanal darlığı, sinir yaralanmaları, diyabetik nöropati, kas ve sinir hastalıkları ile inme gibi ciddi durumlar neden  olur. Bazen travmalar ve diz veya kalça protezi gibi büyük cerrahiler sonrasında sinir etkilenmeleri de düşük ayak sorununa yol açabilir” diye konuşuyor. Prof. Dr. Umut Yavuz,<strong> </strong>bunların yanı sıra uzun süre bacak bacak üstüne atan, çömelerek çalışan, dizin dış  kısmına uzun süre baskı uygulayan ve hızlı kilo kaybı yaşayan kişilerde de düşük ayak tablosunun gelişebildiğini söylüyor.  </p><strong>En yaygın belirtisi ayağın yere takılması</strong></p>Hastalar sağlık kuruluşlarına en sık ‘Ayağımı kaldıramıyorum’, ‘Ayağım yere sürtüyor’, ‘Sık sık tökezliyorum’ ve ‘Ayakkabımın ucu yere çarpıyor’ gibi şikayetlerle başvuruyor. <strong> </strong>Düşük ayağın belirtileri bazen aniden, bazen de sinsi başlayabiliyor. Travma, cerrahi sonrası sinir yaralanması veya ani bel fıtığında tablo hızlı ilerleyebiliyor. Sinir sıkışması, diyabetik nöropati veya bazı nörolojik hastalıklarda ise belirtiler daha yavaş gelişebiliyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, düşük ayağın en yaygın belirtilerini şöyle anlatıyor: “En sık görülen belirtisi hastanın ilk aşamada ayağını kendine doğru çekememesi ve yürürken  ayak ucunun yere takılmasıdır. Buna ayak çevresinde duyu kaybı da eşlik edebilir. Bazı hastalarda uyuşma, karıncalanma, bacağın dış kısmında ağrı veya belden bacağa yayılan ağrı da gelişebilir.”</p><strong>Geç kalındığında kalıcı hasar oluşabiliyor</strong></p>Düşük ayak tablosunda erken tanının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Umut Yavuz, altta yatan bazı nedenlerinde erken tedavi sayesinde sinir fonksiyonunun toparlanabildiğini ve kalıcı hasarın önlenebildiğini aktarıyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, şu bilgileri paylaşıyor:  “Özellikle sinir sıkışması, bel fıtığına bağlı sinir basısı veya travma sonrası gelişen durumlarda zamanlama kritik öneme sahiptir. Geç kalındığında kaslarda zayıflık kalıcı hale gelebilir, sinirin iyileşme kapasitesi azalabilir ve ayakta şekil bozuklukları gelişebilir. Uzun süre devam eden düşük ayakta hasta ayağını yukarı kaldıramadığı için yürüme paterni bozulabilir ve zamanla ayak bileğinde sertlik oluşabilir. Bunun sonucunda düşme riski artabilir. Erken dönemde tedavi şansı daha yüksek olurken, ileri evrelerde tendon transferi gibi fonksiyon kazandırmaya yönelik cerrahi işlemler gündeme gelebilir.” </p><strong>Bu tabloda ameliyat gerekebiliyor</strong></p>Tedavide temel hedef, altta yatan nedeni tespit etmek ve   mümkünse ortadan kaldırmak. Bunun yanında hastanın güvenli yürümesini sağlamak ve ayakta kalıcı şekil bozukluğu gelişmesini engellemek amaçlanıyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Umut Yavuz,<strong> </strong>erken tanı alan hastalarda, özellikle sinirin tamamen kopmadığı ve basının erken dönemde giderildiği durumlarda tedavide oldukça başarılı sonuçlar sağlandığını belirterek, “Tedavinin başarısı; altta yatan neden, sinir hasarının derecesi, geçen süre, hastanın yaşı ve eşlik eden hastalıklara göre değişir. Düşük ayağa sebep olan etkenin tedavisi, fizik tedavi ve rehabilitasyon, ayak bileği ortezleri, kas güçlendirme egzersizleri ile denge ve yürüme eğitimi ilk basamak tedavileri oluşturur” diyor. Prof. Dr. Umut Yavuz, uzun süreli ve kalıcı tablolarda ise tendon transferi cerrahisine başvurulduğunu söylüyor. </p><strong>Amaç güvenli ve dengeli bir yürüyüş sağlamak! </strong></p>Tendon transferi cerrahisinde genellikle ayakta çalışan güçlü tendonlardan biri, ayağın ön kısmını yukarı kaldırmaya yardımcı olacak şekilde yeniden konumlandırılıyor. Böylece işlevini kaybeden kasın görevi, sağlam bir kas-tendon sistemiyle telafi ediliyor. Başarılı bir cerrahi sonrasında hastaların yürüyüş kalitesi belirgin şekilde artarken, düşme riski de büyük ölçüde azalıyor.  Prof. Dr. Umut Yavuz, ameliyat sonrasında genellikle altı hafta boyunca alçı veya yürüme botu kullanıldığını, ardından fizik tedavi sürecine geçildiğini belirterek, “Günlük yaşama dönüş süresi ise yapılan işleme, hastanın genel durumuna ve rehabilitasyon sürecine göre değişmekle birlikte, çoğu hastada 2-3 ay içinde belirgin fonksiyonel kazanım hedeflenir” bilgisini veriyor. </p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Engelli bireylerin bakımında en kritik hata “Onların yerine yapmak”! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/engelli-bireylerin-bakiminda-en-kritik-hata-onlarin-yerine-yapmak-66881.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/engelli-bireylerin-bakiminda-en-kritik-hata-onlarin-yerine-yapmak-66881.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/engelli-bireylerin-bakiminda-en-kritik-hata-onlarin-yerine-yapmak-66881.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 15 May 2026 14:14:18 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/engelli-bireylerin-bakiminda-en-kritik-hata-onlarin-yerine-yapmak.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Engelli Bakımı ve Rehabilitasyon Program Başkanı Öğr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/engelli-bireylerin-bakiminda-en-kritik-hata-onlarin-yerine-yapmak-66881.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Engelli Bakımı ve Rehabilitasyon Program Başkanı Öğr. Gör. Gönül Kil Tetik, 10–16 Mayıs Engelliler Haftası kapsamında engelli bakımı ve rehabilitasyon konusuna ilişkin değerlendirmelerde bulundu.</p><strong>Engelli bireyin yapabileceği şeyleri onun yerine yapmayın</strong></p>Engelli bireylerin bakım ve rehabilitasyon sürecinde en sık yapılan hatalara değinen Öğr. Gör. Gönül Kil Tetik, “En sık yapılan hata, engelli bireyin yapabileceği şeyleri bile onun yerine yapmaktır. Aileler çoğu zaman yorulmasın diye düşünür ama bu durum zamanla bireyin bağımsızlığını azaltabilir.<br /> Bir diğer hata da rehabilitasyona geç başlamaktır. Biraz büyüsün düzelir düşüncesi bazı durumlarda zaman kaybına neden olabilir. Ayrıca sadece fiziksel ihtiyaçlara odaklanıp duygusal ve sosyal ihtiyaçları ihmal etmek de sık görülür. Oysa moral, sosyal destek ve sevgi de tedavinin önemli bir parçasıdır. Sosyal izolasyon oluşturmak sürecin yönünü değiştirebilir. Bu yüzden ailelerin bu konuda eğitimi önemlidir.” dedi.</p><strong>Erken müdahale çok daha iyi sonuç veriyor</strong></p>Rehabilitasyon sürecinde erken müdahalenin belirleyici rolüne işaret eden Öğr. Gör. Gönül Kil Tetik, “Erken başlanılan rehabilitasyon çoğu zaman çok daha iyi sonuç verir. Özellikle çocuklarda beyin gelişimi hızlı olduğu için erken eğitim ve terapi büyük fark yaratabilir. Örneğin konuşma gecikmesi, işitme kaybı, otizm veya hareket problemlerinde erken destek alan çocuklar günlük yaşama daha kolay uyum sağlayabilir. Bazı durumlarda zaman kaybı kalıcı sorunlara yol açabilir. Bu yüzden bekleyelim geçer yerine erken değerlendirme çok önemlidir.” diye konuştu.</p>Bazı durumlarda zaman kaybının kalıcı sonuçlar doğurabileceğini belirten Tetik, riskli durumları serebral palsi, işitme kaybı, otizm spektrum bozukluğu, inme sonrası rehabilitasyon ve uzun süreli yatağa bağımlılık olarak sıraladı.</p><strong>Evde bakım ve merkez rehabilitasyonu arasında denge şart</strong></p>Evde bakım ile profesyonel rehabilitasyon merkezleri arasındaki farklara da değinen Tetik, “Evde bakımın en büyük avantajı kişinin kendi ortamında rahat hissetmesidir. Aile desteği daha fazla olur ve günlük yaşam içinde uygulama yapmak kolaylaşır. Rehabilitasyon merkezlerinde ise uzman ekipler, özel cihazlar ve düzenli terapi desteği bulunur. Özellikle yoğun fizik tedavi veya özel eğitim gereken durumlarda merkez desteği daha etkili olabilir. Genellikle en iyi sonuç, merkezde öğrenilen çalışmaların evde devam ettirilmesiyle alınır.” ifadesinde bulundu.</p><strong>Bakım yükü aileyi tükenmişliğe sürükleyebilir</strong></p>Bakım veren aile bireylerinin psikolojik yüküne de dikkat çeken Öğr. Gör. Gönül Kil Tetik, “Sürekli bakım vermek zamanla insanı hem fiziksel hem de duygusal olarak yorabilir. Bu çok normal bir durumdur. Bakım veren kişinin kendine de zaman ayırması gerekir. Gerektiğinde destek istemekten çekinilmemelidir. Bakım yükünü paylaşmak, dinlenmek, sosyal hayattan kopmamak ve psikolojik destek almak tükenmişliği önlemeye yardımcı olur.” şeklinde konuştu.</p><strong>Engellilik türlerine göre farklı rehabilitasyon yaklaşımları olmalı</strong></p>Rehabilitasyon sürecinin bireyin engel türüne göre değiştiğini belirten Tetik, “Her bireyin ihtiyacı farklı olduğu için rehabilitasyon da ona göre planlanır. Fiziksel engellerde hareket ve günlük yaşam becerileri üzerinde durulur. Zihinsel engellerde öğrenme ve öz bakım becerileri desteklenir. Otizm gibi gelişimsel farklılıklarda ise iletişim ve sosyal beceriler ön plandadır.” dedi.</p><strong>Amaç bağımsız ve mutlu bir yaşam</strong></p>Bağımsız yaşam becerilerinin geliştirilmesinde günlük hayatın önemli bir araç olduğunu söyleyen Tetik, “Küçük sorumluluklar vermek çok önemlidir. Kendi başına yapabildiği şeyleri yapmasına fırsat verilmelidir. Örneğin kendi kıyafetini seçmek, sofraya yardım etmek, basit ev işlerine katılmak ve para kullanmayı öğrenmek günlük yaşam becerilerini artırabilir. Başarıları takdir etmek kişinin özgüvenini güçlendirir.” ifadesinde bulundu.</p><strong>İdeal bir rehabilitasyon süreci nasıl olmalı?</strong></p>İdeal bir rehabilitasyon sürecinin sadece tıbbi bir süreç olmadığını vurgulayan Tetik, “İyi bir rehabilitasyon sadece tedavi değildir. Kişinin hem fiziksel hem psikolojik hem de sosyal olarak desteklenmesi gerekir. Doktor, fizyoterapist, psikolog ve özel eğitim uzmanlarının birlikte çalışması önemlidir. Ailenin sürece katılması ve bireyin ihtiyaçlarına uygun plan yapılması rehabilitasyonun başarısını artırır. Asıl amaç bireyin mümkün olduğunca bağımsız ve mutlu bir yaşam sürmesini sağlamaktır.” şeklinde sözlerini tamamladı.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Düzelen Dişler Neden Tekrar Yer Değiştirir? Cevabı Pekiştirme Döneminde ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/duzelen-disler-neden-tekrar-yer-degistirir-cevabi-pekistirme-doneminde-66851.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/duzelen-disler-neden-tekrar-yer-degistirir-cevabi-pekistirme-doneminde-66851.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/duzelen-disler-neden-tekrar-yer-degistirir-cevabi-pekistirme-doneminde-66851.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Fri, 15 May 2026 13:43:40 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/duzelen-disler-neden-tekrar-yer-degistirir-cevabi-pekistirme-doneminde.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Diş hekimliğinde çapraşık diş ve uyumsuz çene ilişkilerini düzenleyen ortodontik tedavilerde, sürecin en kritik aşamalarından biri de pekiştirme (retansiyon) dönemi.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/duzelen-disler-neden-tekrar-yer-degistirir-cevabi-pekistirme-doneminde-66851.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Diş hekimliğinde çapraşık diş ve uyumsuz çene ilişkilerini düzenleyen ortodontik tedavilerde, sürecin en kritik aşamalarından biri de pekiştirme (retansiyon) dönemi. Tedavi sonrası dişler, çevre dokuların ve periodontal liflerin eski düzenine dönme eğilimi nedeniyle yeniden yer değiştirebiliyor. Pekiştirme döneminin son derece önemli bir süreç olduğunu belirten <strong>İstanbul Okan Üniversitesi Diş Hastanesi Ortodonti Uzmanı Dt. Duygu Güneş </strong>konuyla ilgili şunları söyledi; <em>“Tedavi sonrasında dişlerin yeniden yer değiştirmesi biyolojik bir eğilim. Her ortodontik tedavi sonrasında bu eğilim beklenmekle beraber, özellikle polidiastema (dişler arası çoklu boşluk) vakalarında, rotasyonu düzeltilmiş dişlerde ve ark genişletmesi uygulanmış vakalarda eğilim daha belirgindir. Bu nedenle elde edilen estetik ve fonksiyonel sonucun kalıcı olabilmesi için uygun bir pekiştirme planına ihtiyaç duyulur.”</em></p><strong>Kopma ya da Deformasyon Hasta Tarafından Fark Edilmeyebilir</strong></p>Uzm. Dt. Duygu Güneş, pekiştirme amacıyla en sık kullanılan yöntemlerden birinin lingual retainer olarak adlandırılan sabit ince teller olduğunu söylüyor ve şu noktaların altını çiziyor: <em>“Bu teller genellikle bir taraftaki kanin dişten diğer taraftaki kanin dişlerin (köpek dişleri) arka yüzeyine yapıştırılır ve sürekli etki göstererek dişlerin yerinde kalmasını sağlar. Tellerin kopması ya da deformasyonu çoğu zaman hasta tarafından fark edilmeyebilir. Diş sabitleyicinin bir noktadan kopması durumunda dişlerde hızlı ve bazen asimetrik kaymalar görülebilir. Eğer tel bükülürse, istenmeyen kuvvetler oluşturarak dişleri yanlış yönlere hareket ettirme riski de ortaya çıkar.”</em> </p>Bir diğer yaygın pekiştirme aracı ise “Essix Plak” olarak bilinen şeffaf, çıkarılabilir sabitleyiciler. Bu plaklar tüm diş arkını sararak genel bir stabilite sağlarken, estetik açıdan da hastalar tarafından daha kolay kabul ediliyor. Önemli bir yanı da temizliğinin kolay olması. Ancak etkinliği tamamen düzenli kullanıma bağlı. Plak takılmadığında ya da kırılıp kullanılamaz hale geldiğinde dişler zamanla eski konumlarına dönmeye başlayabilir. Özellikle tedavinin ilk aylarında kısa süreli aksaklıklar bile diş hareketini başlatabilir. </p>Ortodontik tedavinin ayrılmaz bir parçası olan pekiştirme sürecinin ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çizen Uzm. Dt. Duygu Güneş, sabit ve hareketli sabitleyicilerin birlikte kullanımının çoğu zaman en güvenli yaklaşım olduğunu belirtiyor. Diş sabitleyicilerin kırılması, kopması veya düzenli kullanılmaması durumunda dişlerdeki çapraşıklıkta nüks (tekrar etmesi-relaps) kaçınılmaz hale gelebilir ve bu da yeniden ortodontik tedavi ihtiyacını gündeme getirebilir. Dolayısıyla hastaların düzenli kontrollerini aksatmamaları, diş sabitleyicilerini doğru kullanmaları ve herhangi bir sorun fark ettiklerinde bir ortodonti uzmanına başvurmaları önemlidir.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Aile bağlarının güçlü olması nitelikli iletişime bağlı! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-66779.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-66779.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-66779.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 14 May 2026 19:53:35 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, 15 Mayıs Aile Günü kapsamında, aile bağlarının güçlenmesinde iletişim, rol model olma, birlikte kaliteli zaman geçirme ve karşılıklı etkileşimin önemi hakkında bilgi verdi.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/aile-baglarinin-guclu-olmasi-nitelikli-iletisime-bagli-66779.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, 15 Mayıs Aile Günü kapsamında, aile bağlarının güçlenmesinde iletişim, rol model olma, birlikte kaliteli zaman geçirme ve karşılıklı etkileşimin önemi hakkında bilgi verdi.</p><strong>Aile, bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yer!</strong></p>Ailenin neden önemli olduğunu açıklayan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Aile, bireyin içine doğduğu, hayatı anlamlandırmayı öğrendiği ilk yerdir. O yüzden bireyin yaşamında; kişilik gelişmesinde, özgüveninin gelişmesinde, iletişim tarzında, sorun çözme becerilerinde ailenin rolü çok büyüktür.” dedi.</p>Günümüzde teknolojinin de gelişmesiyle birlikte aile bağlarının oldukça zayıfladığını aktaran Demirsoy, “Toplumu sağlıklı bir toplum yapan, sağlıklı bireylerdir; sağlıklı birey de ancak sağlıklı aile ilişkilerinin içerisinde yetişebilir. Modern yaşamda aileler artık daha az iletişim kuruyor.” şeklinde konuştu.</p><strong>Birey ve aile birbirini karşılıklı etkiliyor! </strong></p>Aile günü gibi özel günlerin sembolik hatırlama açısından önemli olduğunu ancak sadece bir gün hatırlamamak gerektiğini dile getiren Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Tabii ki, sürekliliği olması önemli. Özellikle bizim gibi kurumların burada bir görevi var. Sağlıklı iletişim becerileri, sorun çözme yöntemleri öğrenilirse bu, aileyi dayanıklı ve güçlü kılacaktır.” dedi.</p>Her ailede sıkıntılar yaşandığına işaret eden Demirsoy, şöyle devam etti:</p>“İnsan hayatında, yaşamın akışı içerisinde inişler çıkışlar, zor zamanlar olur. Eğer bağlar güçlüyse, ilişkiler sağlıklıysa bu zor zamanlara karşı dayanıklı olunur. Klinik ortamda bize insanlar sıkıntıyla, sorunla geliyorlar ama önemli olan bu sorunlar ortaya çıkmadan önce yapılacaklardır. İşte orada bağları güçlendirmek, aile içi iletişimin artması, aileyi zor zamanlara karşı dayanıklı ve güçlü kılacaktır. Bireyde bir sıkıntı olduğu zaman bu aileyi etkiliyor; aile içi etkileşimlerde sorun olduğu zaman da bireyi etkiliyor. İki taraflı bir etkileşim var.”</p><strong>Aile içinde nitelikli ve kaliteli zaman geçirmek şart!</strong></p>Ailedeki bağı güçlendirmek için birlikte zaman geçirmenin çok önemli olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Ailenin ritüelleri çok değerlidir. Özel günler, bayramlar, kandiller; bunlar bizim toplumumuzda aile bağlarını ve kişiler arası ilişkileri güçlendiren sosyal destek sistemleridir. Bunlar günümüzde biraz zayıflamaya başladı. Komşuluk ilişkileri bile zayıfladı. İnsan sosyal bir canlıdır. İnsanın iyilik halini; yakın ve doyurucu sosyal ilişkilerinin çokluğu belirliyor.” dedi.</p>Birlikte yemek yeme, ailece belli zamanlarda bir araya gelme gibi ritüelleri kaybetmemek gerektiğini aktaran Demirsoy, “Nitelikli ve kaliteli zaman geçirmek şart. O sırada birbirini dinlemek çok önemli. İletişim diyoruz ama iletişimde en önemli unsur konuşmaktan da önce dinlemek. Karşısındakini dinlemek, anlayabilmek... İnsan anlaşıldığını hissettiği zaman karşısındakine kendini yakın ve bağlı hisseder. Bu insanın bir ihtiyacıdır. Eğer aile içi ilişkiler sağlıklıysa, kişi kendini gerçekleştirebiliyorsa, işitildiğini ve anlaşıldığını hissediyorsa o aile bağları güçlüdür ve zorluklara karşı dayanıklıdır. Böyle ailelerin çok olduğu bir toplum da güçlü olur.” açıklamasını yaptı.</p><strong>İş birliği ve dayanışma bağları güçlü kılar!</strong></p>Aileyi oluşturan çekirdeğin evlilik ilişkisi olduğunu hatırlatan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Eş ilişkisinde de kadının ve erkeğin nasıl bir geçmişi olduğu, kendi köken ailelerinden ne aldıkları çok önemlidir. İçinde yetişilen aile kişiliği belirliyor; ne tarz ilişkiler kuracağını, nasıl bir romantik bağlanma yaşayacağını, nasıl bir evlilik yürüteceğini belirliyor.” dedi.</p>Neden bazı ailelerde bu bağlar zayıf olduğuna değinen Demirsoy, “Biraz ‘bireyselliğin’ bir değer olarak sunulduğu bir dönemdeyiz. Kişiler arası ilişkiler, aile bağlarının güçlü olması, birbirine karşı hoşgörü ve yerine göre önceliği diğerine verebilmek gibi özellikleri gerektiriyor. Ama ‘ben önemliyim, öncelik benim’ dendiği zaman bu, ilişkileri yaralayan bir şeye dönüşüyor. İş birliği ve dayanışma bağları güçlü kılar.” ifadelerini kullandı.</p><strong>Anne-babanın çocuklara doğru rol model olması gerekiyor! </strong></p>Teknolojinin gelişmesi ve dijitalleşmenin de aile kavramı üzerinde etkileri olduğuna işaret eden Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, “Çocuklar kendi odasında bilgisayarla, anne-baba elinde telefonla... Ailelerde bu örüntüyü çok görüyoruz. Aileler bunu ne zaman sorun ediyor? Çocuk ders çalışmıyorsa veya sorumluluklarını aksatıyorsa. Halbuki çocuk model alarak öğrenir. Anne-baba kendisi televizyon karşısında veya sosyal medyada zaman geçiriyorsa, çocuğa ‘bunu yapma’ demenin hiçbir anlamı yok. Ne dediği değil, ne yaptığı önemlidir.” dedi.</p>Biz ailelere bu durumda ‘dijital detoks’ önerildiğini dile getiren Demirsoy, şunları söyledi:</p>“Doğru model oluşturmaları gerekiyor. Çocuk, anne-babasının ilişkisini model alacak; hayattaki diğer insanlarla, nesnelerle ve sorumluluklarla olan ilişkisini onlara bakarak kuracaktır. Eğer aile içinde samimi, sıcak bir hava varsa, ilişkiler yakınsa o çocuk da dünyaya o şekilde yönelir. Haz odaklı olmamayı, bazı yaşam hedeflerine ulaşmak için öncelikleri doğru sıralamayı öğrenir. Bu tamamen anne-babanın kendisinde bunları geliştirmiş olmasına bağlı.</p>Aile kavramı sadece kan bağıyla sınırlı değil tabii ki. Toplumumuzda büyük aile, akrabalar ve hatta komşuluk birer sosyal destek sistemidir. Bazen hastalık, iş temposu gibi nedenlerle anne-babanın yetişemediği durumlarda, diğer sosyal destek sistemleri devreye girdiğinde dayanıklılık artar.”</p><strong>Aile bağlarını güçlendirmek için 3 öneri! </strong></p>Aile bağlarını güçlendirmek için önerilerde bulunan Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, sözlerini şöyle tamamladı.</p>“İletişim ve etkileşim önemli. Aile sadece aynı evin içinde yaşayan insanlar topluluğu değildir; gerçek bir etkileşim gerekir. Birbirini dinlemek, ‘yanındayım’ mesajını verebilmek ve hissettirebilmek çok önemlidir. Anlaşmazlıklar ve çatışmalar yaşanabilir, hiçbir sorun çözümsüz değildir. Sorun odaklı değil, çözüm odaklı olmak gerekir. Hayatın getirdiği zorluklar aslında daha iyi şeyleri geliştirme fırsatıdır. Bu bakış açısıyla zorluklardan nasıl güçlü çıkabiliriz, buna bakılmalı.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Mr Usta uyarıyor: “Evde görünmeyen misafirlerden korunun” ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/mr-usta-uyariyor-evde-gorunmeyen-misafirlerden-korunun-66757.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/mr-usta-uyariyor-evde-gorunmeyen-misafirlerden-korunun-66757.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/mr-usta-uyariyor-evde-gorunmeyen-misafirlerden-korunun-66757.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 14 May 2026 19:22:57 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/mr-usta-uyariyor-evde-gorunmeyen-misafirlerden-korunun.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Evlerde kullanılan yatak, koltuk ve halı gibi kumaş yüzeyler, zamanla gözle görülmeyen mikroskobik canlılar ve toz birikimi için uygun bir ortam oluşturuyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/mr-usta-uyariyor-evde-gorunmeyen-misafirlerden-korunun-66757.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Evlerde kullanılan yatak, koltuk ve halı gibi kumaş yüzeyler, zamanla gözle görülmeyen mikroskobik canlılar ve toz birikimi için uygun bir ortam oluşturuyor. Araştırmalar, özellikle uzun süre kullanılan yataklarda ve sık temizlenmeyen kumaş yüzeylerde ev tozu akarlarının bulunduğunu, bu canlıların da sıcak ve nemli ortamlarda daha kolay çoğalabildiği ifade ediyor. Mr Usta, koltuk, yatak ve halı yıkama hizmetiyle bu tür yüzeylerde biriken kir, toz ve kalıntıların temizlenmesine yönelik profesyonel temizlik hizmeti sunuyor.</p><strong>Derinlemesine ve profesyonel müdahale önem taşıyor</strong></p>Araştırmalar, ev tozu akarlarının sadece mikroskobik canlılar olmadığını, aynı zamanda ev içi hijyenin sürdürülebilirliğini ve sağlığı doğrudan etkileyen bir ekosistem oluşturduğunu gösteriyor. Bu nedenle, sadece yüzey temizliği değil, derinlemesine ve profesyonel müdahaleler kritik önem taşıyor. Mr Usta’nın uzman ekipleri tarafından özel temizlik malzemeleri ve makineleriyle yapılan koltuk, yatak ve halı temizliği, bu mikroskobik canlıların ve bakterilerin ev içinde birikmesini engelleyerek hem alerjenleri azaltıyor hem de uzun vadede sağlıklı yaşam alanları yaratıyor. Böylece araştırmaların işaret ettiği riskler, profesyonel temizlikle etkin biçimde kontrol altına alınabiliyor. </p><strong>Mr Usta’da koltuk, halı ve yatak yıkama hizmetine talep, geçen seneden bu yana yüzde 25 arttı</strong></p>Özellikle toz tutan ortamlarda ve kumaş yüzeylerde yoğun olarak bulunan ve gözle görülmeyen bu canlıların titizlikle temizlenmesi, oluşabilecek sağlık risklerini azaltmak açısından önem taşıyor. Son bir yıl içerisinde koltuk, yatak ve halı yıkama hizmetlerine olan talepte yüzde 25 oranında artış gözlemlendiği ifade ediliyor. Bu artış, kullanıcıların hijyen konusunda daha bilinçli hale geldiğini ve profesyonel temizlik çözümlerine olan ilginin giderek arttığını gösteriyor. Mr Usta’nın koltuk, yatak ve halı temizliği hizmetine, mobil uygulama ve web sitesi üzerinden, güvenilir biçimde erişimi sağlanabiliyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Modern yöntemlerle kanser ağrılarını hafifletmek mümkün ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/modern-yontemlerle-kanser-agrilarini-hafifletmek-mumkun-66697.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/modern-yontemlerle-kanser-agrilarini-hafifletmek-mumkun-66697.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/modern-yontemlerle-kanser-agrilarini-hafifletmek-mumkun-66697.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 14 May 2026 15:23:35 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/modern-yontemlerle-kanser-agrilarini-hafifletmek-mumkun.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Ağrı, vücudun bir uyarı mekanizması olsa da bazen uzun sürerek günlük yaşamı sekteye uğratabiliyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/modern-yontemlerle-kanser-agrilarini-hafifletmek-mumkun-66697.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>Ağrı, vücudun bir uyarı mekanizması olsa da bazen uzun sürerek günlük yaşamı sekteye uğratabiliyor. Özellikle kronikleşen ağrılar, sadece fiziksel değil psikolojik açıdan da yıpratıcı olabiliyor. Bu noktada hele ki kanser ağrılarının, etki alanı ve şiddeti nedeniyle ayrı bir önem taşıdığını vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Algoloji Uzmanı Dr. Vildan Kılıç Yılmaz, “Günümüzde gelişen tedavi yöntemleri sayesinde zorlayıcı olan kanser ağrılarının bile büyük ölçüde kontrol altına alınabildiğini bilmek önemli. Doğru yaklaşımlarla bu süreçten korkmanıza gerek yok” şeklinde konuştu.</strong></p>Kanser ağrısının ortaya çıkmasında; tümörün bulunduğu bölgede yarattığı hasar, organların etkilenmesi veya sinir dokularına yayılması gibi pek çok nedenin rol oynadığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Algoloji Uzmanı Dr. Vildan Kılıç Yılmaz, “Özellikle kemiklere yayılan kanserlerde ağrı daha belirgin hissedilebiliyor. Bu noktada ağrıyı sürecin kaçınılmaz bir parçası olarak görmek yerine şikâyetleri hekime açıkça iletmek ve gerekirse ağrı yönetimi için ek destek talep etmek büyük önem taşıyor. Kişiye özel planlanan tedaviler ve destekleyici uygulamalar sayesinde ağrı kontrol altına alınarak hastanın yaşam kalitesi belirgin şekilde artırılabilir” dedi.</p><strong>Bazı hastalarda girişimsel yöntemler gerekebilir </strong></p>Kanser tedavisinde uygulanan yöntemlerin de ağrı üzerinde etkili olabildiğine dikkat çeken Yılmaz, “Kemoterapi ve radyoterapi gibi tedaviler bazı hastalarda ek ağrılara neden olarak süreci zorlaştırabiliyor. Ağrı yönetiminde ilaç tedavileri genellikle ilk basamakta yer alıyor ve önemli bir rol üstleniyor. Ancak bazı durumlarda yeterli olmadığında; sinir blokajları, epidüral ve spinal port kateter yoluyla ilaç uygulamaları gibi girişimsel yöntemlere başvurabiliyoruz. Daha ileri aşamalarda ise omurilik düzeyinde ağrı iletim yollarına yönelik uygulamalarla hastanın konforunu artırmak mümkün” ifadelerini kullandı.</p><strong>Ağrının şiddetinde psikolojik faktörler de etkili </strong></p>Kanser ağrısında yalnızca hastalığın değil, psikolojik faktörlerin de etkili olduğunu vurgulayan Yılmaz, “Ağrının şiddeti ve süresi sadece hastalık yüküne bağlı değildir; kaygı, anksiyete ve depresyon gibi etkenler de ağrının daha yoğun hissedilmesine neden olabilir. Bu nedenle multidisipliner yaklaşımla hem fiziksel hem de psikolojik boyutun birlikte ele alınması, ağrı kontrolünde daha etkili sonuçlar sağlar” dedi.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Geç kalındığında kalıcı hasar bırakabiliyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/gec-kalindiginda-kalici-hasar-birakabiliyor-66677.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/gec-kalindiginda-kalici-hasar-birakabiliyor-66677.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/gec-kalindiginda-kalici-hasar-birakabiliyor-66677.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 14 May 2026 15:03:47 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/gec-kalindiginda-kalici-hasar-birakabiliyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Her ebeveynin en büyük arzusu, çocuklarının sağlıklı bir gelişim süreci geçirmesidir.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/gec-kalindiginda-kalici-hasar-birakabiliyor-66677.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Her ebeveynin en büyük arzusu, çocuklarının sağlıklı bir gelişim süreci geçirmesidir. Ancak çocukların sağlığını değerlendirirken yalnızca boy ve kilo takibi yeterli olmayabiliyor; iskelet sistemi gelişiminin de dikkatle izlenmesi gerekiyor. <strong>Acıbadem Ataşehir Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz,</strong> çocukluk döneminde gözden kaçabilen bacak boyundaki eşitsizliğin erken dönemde müdahale edilmediğinde çocuğun tüm iskelet sistemini tehdit edebildiğini belirterek,   “Bacak boyu eşitsizliği ilerleyen yıllarda kalıcı omurga eğriliği (skolyoz), kalça ve  diz eklemlerinde erken kireçlenme ile kronik ağrı gibi ciddi sağlık sorunlarına yol açabilir” diyor.   <strong>Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, </strong>bacak boyu eşitsizliğinde toplumdaki en büyük yanılgının “çocuk büyüyünce düzelir” düşüncesi olduğunu vurgulayarak, “Büyüme plağı hasarlarına bağlı gelişen bacak boyu eşitsizliği çocuk büyüdükçe katlanarak artar. Bu nedenle çocuğun yürüyüşünde fark edilen en küçük bir aksama bile basit bir basma bozukluğu olarak hafife alınmamalı ve mutlaka hekime başvurulmalıdır. Çünkü, kemik gelişimi tamamlanmadan yapılan küçük bir müdahale  ileride ihtiyaç duyulabilecek büyük kemik ameliyatlarını önleyebilir” bilgisini veriyor. Bacak boyu eşitsizliğinde hafif farkların belirti vermeyebileceğini söyleyen <strong>Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz,</strong> bu nedenle özellikle büyüme çağındaki çocuklarda düzenli ortopedik değerlendirmenin büyük önem taşıdığı uyarısında bulunuyor. </p> </p><strong>Bu belirtilerde zaman kaybetmeyin!</strong></p>Bacak boyu eşitsizliğinin, iki bacak arasındaki ölçülebilir uzunluk farkı olduğunu belirten Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, toplumda hafif düzeyde farkların yaygın görüldüğünü ve bunların genellikle sorun oluşturmadığını anlatıyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz,<strong> </strong>ancak dünya genelinde her 100 çocuktan yaklaşık 3 ila 5’inde görülen önemli farkların ise tedavi edilmediği durumlarda kalıcı sağlık problemlerinin gelişebileceği uyarısında bulunuyor. Hafif düzeydeki eşitsizliklerin çoğu zaman dışarıdan belirti vermediğini aktaran Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, “Ancak  fark arttıkça; yürürken aksama, bir bacağın üzerinde daha fazla durma, ayakkabı tabanlarında farklı aşınma ve omuz-kalça hattında asimetri gibi belirtiler ortaya çıkabilir” diye konuşuyor. </p> </p><strong>Hem doğuştan hem sonradan olabiliyor!</strong></p>Bacak boyu eşitsizliği hem doğuştan hem de sonradan ortaya çıkabiliyor. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, çocukluk çağında geçirilen ve büyüme plağını etkileyen kemik kırıklarının, enfeksiyonların ve kalça çıkığının (gelişimsel kalça displazisi) bacak boyu eşitsizliğinin en sık görülen nedenleri olduğunu aktarıyor. Bunların yanı sıra bazı çocukların doğuştan uzuv gelişim eksikliğiyle dünyaya geldiğini aktaran Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bazı sendromik durumlarda da vücudun bir yarısının diğerine göre daha fazla büyüyebildiğini kaydediyor. Prof. Dr. Kerim Yılmaz, nadir durumlarda ise kemik tümörleri veya çocukluk çağı romatizmasının büyüme dengesini bozarak eşitsizliğe yol açabildiğine vurgu yapıyor. </p> </p><strong>Hafif farklarda ilk seçenek: Tabanlık ve ayakkabı takviyeleri</strong></p>Her bacak boyu eşitsizliğinin ameliyat gerektirmediğini dile getiren Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, özellikle 2 santimetrenin altındaki farklarda cerrahi dışı yöntemlerin tercih edildiğini söylüyor.  </p><strong>Kişiye özel ortopedik tabanlıklar: </strong>Ayakkabı içine yerleştirilen özel ortopedik tabanlıklar kısa olan bacağı destekleyerek kalça ve omurga dizilimini dengeliyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, tabanlık kullanımının, vücudun eşitsizliği telafi etmek için omurgayı eğmesini önlediğini ve eklemlere binen dengesiz yükü ortadan kaldırdığını söylüyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz,<strong> </strong>tabanlıkların bu etkileriyle skolyoz gelişimini engelleyebildiğini vurguluyor.</p>Ayakkabı altı takviyeleri (Lift): Farkın tabanlıkla giderilemeyecek düzeyde olduğu, ancak cerrahi sınırın altında kaldığı durumlarda, ayakkabının dış tabanına eklemeler yapılarak denge sağlanıyor. </p> </p><strong>Bu farklarda ameliyat gündeme geliyor</strong></p>Bacak boyları arasındaki farkın 2-2,5 santimetrenin üzerine çıkmasının beklendiği durumlarda cerrahi yöntemlerin gündeme geldiğini ifade eden Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, uygulanan tedavilerin vücudun kendi kemiğini üretme prensibine dayandığını söylüyor. Prof. Dr. Kerim Sarıyılmaz, bu süreçte kullanılan başlıca teknikleri şöyle sıralıyor: </p>Eksternal fiksatörler (Dıştan cihazlar):  Dıştan yerleştirilen metal çerçeveler (eksternal fiksatörler) kemiklere ince teller veya vidalarla tutunuyor. Yöntem özellikle kemikte hem kısalık hem de eğrilik (deformite) olan karmaşık tablolarda ön plana çıkıyor. </p>Manyetik akıllı çiviler (İçten uzatma): Kemiğin içine yerleştirilen ve dışarıdan hiçbir parçası görünmeyen ileri teknoloji ürünü bir yöntem. Uzatma işlemi dışarıdan tutulan bir manyetik kumandayla gerçekleştiriliyor. Enfeksiyon riskinin daha düşük olduğu bu yöntem iz bırakmaması nedeniyle estetik açıdan da avantaj sağlıyor. </p>Kombine yöntemler (LON Tekniği): Hem içten çivi hem de dıştan fiksatörün birlikte kullanıldığı bu teknikte, çocuğun dıştaki fiksatör cihazıyla<strong> </strong>geçirdiği süre önemli ölçüde kısaltılarak konfor artırılıyor. </p>Büyümenin yavaşlatılması (Epifizyodez): Uzun olan bacağın büyüme hızı küçük bir müdahaleyle kontrollü şekilde yavaşlatılarak, kısa olan bacağın diğerine yetişmesi hedefleniyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Menopoz Döneminde Kadınların Konforunu Artıran 7 Öneri ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/menopoz-doneminde-kadinlarin-konforunu-artiran-7-oneri-66643.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/menopoz-doneminde-kadinlarin-konforunu-artiran-7-oneri-66643.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/menopoz-doneminde-kadinlarin-konforunu-artiran-7-oneri-66643.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Thu, 14 May 2026 14:33:01 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/menopoz-doneminde-kadinlarin-konforunu-artiran-7-oneri.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Kadınların hayatında doğal bir geçiş dönemi olan menopoz, artık yalnızca “katlanılması gereken” bir süreç olarak görülmüyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/menopoz-doneminde-kadinlarin-konforunu-artiran-7-oneri-66643.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Kadınların hayatında doğal bir geçiş dönemi olan menopoz, artık yalnızca “katlanılması gereken” bir süreç olarak görülmüyor. Günümüzde gelişen tedavi yöntemleri sayesinde menopoz belirtileri kontrol altına alınabiliyor ve yaşam kalitesi artırılabiliyor. Memorial Dicle Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Uzm. Dr. Selin Bilgin Kadıoğlu, menopoz döneminin doğru yaklaşım ve kişiye özel tedavi planlamasıyla daha konforlu geçirilebileceğini belirterek, özellikle hormon tedavileri konusunda son yıllarda önemli gelişmeler yaşandığını vurguladı.</p><strong>Menopoz sürecine bakış değişti</strong></p>Uzun yıllar boyunca kadınlar menopoz döneminde yaşadıkları sıcak basmaları, uyku bozuklukları, ruh hali değişimleri ve yaşam kalitesindeki düşüşü doğal bir süreç olarak kabul edip sessizce yaşamaya çalıştı. Ancak tıp dünyasında menopoz yönetimine ilişkin yaklaşım son yıllarda önemli ölçüde değişti. Artık menopozun doğru tedavi ve düzenli hekim takibiyle daha sağlıklı ve konforlu geçirilebileceği bilinmektedir.</p><strong>Hormon tedavilerine yönelik endişeler azaldı</strong></p>2000’li yılların başında yayımlanan bazı araştırmalar nedeniyle menopoz hormon tedavilerine karşı ciddi çekinceler oluştu. Dünya genelinde hem hekimler hem de hastalar bu tedavilere temkinli yaklaşmaya başladı. Ancak geçen süreçte yapılan yeni bilimsel değerlendirmeler, hormon tedavisinin doğru hasta, doğru zamanlama ve doğru yöntemle uygulandığında güvenli ve etkili olduğunu ortaya koydu. Günümüzde kişiselleştirilmiş tedavi protokolleri ve daha gelişmiş uygulamalar sayesinde menopoz tedavileri daha güvenli şekilde planlanabilmektedir.</p><strong>Bioeşdeğer hormon tedavileri öne çıkıyor</strong></p>Bioeşdeğer hormonlar, vücudun doğal olarak ürettiği hormonlarla kimyasal yapı açısından birebir aynı özellik taşır. Bu sayede vücut tarafından daha kolay tanınıp metabolize edilebiliyor ve yan etki riskinin azaltılmasına yardımcı olmaktadır. Uzmanlar, bioeşdeğer hormonların doğal ürünler olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, laboratuvar süreçlerinden geçirilerek hazırlanan tedaviler olduğunu belirtmektedir. Ancak vücutla daha uyumlu çalışmaları nedeniyle menopoz tedavisinde önemli bir seçenek olarak değerlendirilmektedir.</p><strong>Tedavinin amacı yaşam kalitesini artırmak</strong></p>Menopoz tedavisinde temel amaç yalnızca mevcut şikâyetleri azaltmak değil, aynı zamanda uzun vadeli sağlıklı yaşlanmayı desteklemek olarak öne çıkmaktadır. Tedaviyle birlikte;</p><ol><li>Sıcak basmaları ve gece terlemelerinde azalma,</li><li>Uyku kalitesinde iyileşme,</li><li>Ruh halinde denge sağlanması,</li><li>Yaşam enerjisinde artış,</li><li>Kemik sağlığının korunması,</li><li>Cilt ve mukoza sağlığının desteklenmesi,</li><li>Genel yaşam kalitesinin artırılması hedeflenmektedir.</li></ol>Ayrıca menopoz döneminde uygulanacak doğru tedavilerin kemik kırıkları, kalp-damar hastalıkları, kolesterol sorunları ve bazı yaşlanma etkilerine karşı da koruyucu katkı sağlayabileceği belirtilmektedir.</p><strong>Menopoz tedavisi kişiye özel planlanmalı</strong></p>Uzmanlar menopoz tedavisinin her kadın için aynı şekilde uygulanamayacağını vurgulamaktadır. Her kadının sağlık geçmişi, şikâyetleri, beklentileri ve risk faktörleri farklı olduğu için tedavi süreci kişiye özel planlanır. Tedavi öncesinde kapsamlı değerlendirme yapılması ve sürecin düzenli doktor kontrolünde sürdürülmesi büyük önem taşımaktadır. Menopozun bir son değil, hayatın yeni bir dönemi olduğuna dikkat çeken uzmanlar, doğru bilgiye ulaşmanın ve bu alanda deneyimli bir hekim desteği almanın kadınların yaşam kalitesini belirgin şekilde artırabileceğini ifade etmektedir.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Ortodontide yaş sınırı yok! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ortodontide-yas-siniri-yok-66533.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ortodontide-yas-siniri-yok-66533.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ortodontide-yas-siniri-yok-66533.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 13 May 2026 18:13:02 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/ortodontide-yas-siniri-yok.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ortodonti Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ortodontide-yas-siniri-yok-66533.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Ortodonti Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Muhteber Durmuş, 15 Mayıs Dünya Ortodonti Sağlığı Günü kapsamında yetişkinlerde ortodontik tedavinin estetik ve sağlık açısından faydaları, tedavi süreci ve yaygın yanlış inanışlar hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Ortodontik tedavi için ‘geç kalınmış’ bir yaş yok!</strong></p>Ortodontik tedavinin çoğu zaman çocukluk ve ergenlik dönemiyle özdeşleştirilse de, aslında belirli bir yaş sınırı olmadığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Muhteber Durmuş, “Erken yaşlarda çene gelişimi devam ettiği için tedavi bazı durumlarda daha hızlı ilerleyebilir; ancak dişlerin hareket etmesini sağlayan biyolojik mekanizma yaşam boyu devam eder. Bu nedenle diş eti ve kemik dokusu sağlıklı olan yetişkin bireylerde de ortodontik tedavi güvenle uygulanabilir ve başarılı sonuçlar elde edilebilir.” dedi.</p>Yetişkin hastalarda ortodontik tedavinin yalnızca estetik bir iyileşme sağlamakla kalmadığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Durmuş, “Aynı zamanda ağız ve diş sağlığının korunmasına da katkıda bulunur. Düzgün hizalanmış dişler daha kolay temizlenir, bu da çürük ve diş eti hastalıkları riskini azaltır. Ayrıca doğru kapanışın sağlanması, çene eklemi problemlerinin ve diş aşınmalarının önüne geçilmesine yardımcı olur. Kısacası, ortodontik tedavi için ‘geç kalınmış’ bir yaş yoktur.” şeklinde konuştu.</p><strong>Çapraşık dişlerin estetikten öte sağlık sorunlarına yol açtığının anlaşılması, tedaviye bakışı değiştirdi!</strong></p>Son yıllarda yetişkin bireylerin ortodontik tedaviye yöneliminde dikkat çekici bir artış yaşandığına işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Muhteber Durmuş, “Bu artışın temelinde, estetik görünümün sosyal ve profesyonel yaşamda daha fazla önem kazanması yer alıyor. Özellikle gülüş estetiğinin özgüven üzerindeki etkisinin daha iyi anlaşılması, yetişkin hastaların ortodontiye ilgisini artırdı.” dedi.</p>Geçmişte metal braketlerin yarattığı estetik kaygıların birçok kişi için caydırıcı olurken, günümüzde şeffaf plaklar ve estetik ortodontik çözümler sayesinde tedavi sürecinin daha konforlu ve dışarıdan fark edilmesinin zor hale geldiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Durmuş, şöyle devam etti:</p>“Bunun yanı sıra, ağız ve diş sağlığı konusunda artan farkındalık da talebi artırıyor. Çapraşık dişlerin yalnızca estetik bir sorun olmadığı; diş çürükleri, diş eti hastalıkları ve çene problemleri gibi önemli sağlık sorunlarına yol açabileceğinin anlaşılması, yetişkinlerin tedaviye bakışını değiştirdi. Ayrıca kişiye özel planlamalar ve daha erişilebilir tedavi seçenekleri de ortodontik tedaviye olan ilgiyi destekliyor.</p>Yetişkinlerde ortodonti yalnızca estetik kaygılarla değil, sağlık ihtiyaçları nedeniyle de tercih ediliyor. Çapraşık dişler, yeterli ağız hijyeninin sağlanmasını zorlaştırarak çürük ve diş eti hastalıkları riskini artırabiliyor. Ayrıca yanlış kapanışlar çene ekleminde problemlere, baş ve çene ağrılarına, hatta zamanla dişlerde aşınmalara neden olabiliyor.”</p><strong>Yetişkinlerde ortodontik tedavi, doğru planlama ve düzenli takip gerektiren bir süreç!</strong></p>Yetişkinlerde ortodontik tedavi sürecinin, detaylı bir muayene ve planlama ile başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Muhteber Durmuş, “İlk aşamada hastanın ağız içi değerlendirmesi yapılır; dişlerin dizilimi, kapanış ilişkisi, çene yapısı ve diş eti sağlığı incelenir .Hastadan panoramik röntgen, sefalometrik analiz ve dijital ölçümler alınarak tedaviye uygunluk değerlendirilir. Bu aşama, doğru tedavi planının oluşturulması açısından oldukça kritiktir.” dedi.</p>Planlama sonrasında hastaya uygun tedavi yöntemi belirlendiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Durmuş, “Sabit braketler, şeffaf plaklar veya bazı özel durumlarda lingual ortodonti gibi seçenekler hastanın ihtiyacına ve beklentilerine göre değerlendirilir. Yetişkin hastalarda kemik yapısı tamamen gelişmiş olduğu için tedavi biyolojik olarak farklı bir denge içinde ilerler; bu nedenle süreç dikkatli ve kontrollü şekilde takip edilir. Tedavi süresi vakaya göre değişmekle birlikte düzenli kontroller genellikle 4–8 hafta aralıklarla yapılır ve dişlerin hareketi aşama aşama izlenir. Aktif tedavi tamamlandıktan sonra pekiştirme (retansiyon) aşamasına geçilir. Bu dönemde dişlerin yeni konumlarını koruması için şeffaf plaklar veya sabit retainer uygulamaları kullanılır. Bu aşama, elde edilen sonucun uzun vadede stabil kalması açısından tedavinin en az aktif dönem kadar önemli bir parçasıdır.” şeklinde konuştu.</p><strong>Ortodontik tedavi günlük yaşamda genellikle belirgin bir kısıtlama oluşturmaz!</strong></p>Ortodontik tedavi sürecinde hastalar günlük yaşamlarında bazı küçük alışma dönemlerinden geçebileceğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Muhteber Durmuş, “Beslenme açısından özellikle başlangıçta dişlerde hassasiyet olabileceği için daha yumuşak gıdalar tercih edilmesi gerekebilir. Sabit ortodontik tedavide braket kullanılan durumlarda ise sert ve yapışkan yiyeceklerden kaçınmak, hem konfor hem de apareylerin korunması açısından önemlidir. Şeffaf plak tedavisinde ise yemeklerden önce plakların çıkarılması gerektiği için beslenme rutini genellikle daha esnek şekilde devam eder.” dedi.</p>Konuşma açısından, tedavinin ilk günlerinde hafif bir farklılık hissedilebileceğine ancak bu durumun kısa sürede kendiliğinden düzeleceğine değinen Dr. Öğr. Üyesi Durmuş, sosyal yaşamda ise günümüzdeki estetik ortodontik seçenekler sayesinde belirgin bir kısıtlama oluşmayacağı bilgisini paylaştı. </p><strong>Dişlerin hizalanması, kişinin gülümsemesini daha rahat sergilemesini sağlar!</strong></p>Tedavi tamamlandıktan sonra hastalarda en sık fark edilen değişimin, gülüşün daha estetik ve uyumlu hale gelmesiyle birlikte özgüvenin artması olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Muhteber Durmuş, “Dişlerin doğru şekilde hizalanması, kişinin gülümsemesini daha rahat ve çekinmeden sergilemesine yardımcı olur ve bu durum sosyal hayata da olumlu yansır.” dedi.</p>Ayrıca fonksiyonel olarak da belirgin bir iyileşme görüldüğüne vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Durmuş, “Kapanışın dengelenmesiyle çiğneme daha konforlu hale gelir, ağız temizliği daha kolay sağlanır ve diş ile diş eti sağlığının uzun vadede korunması desteklenir. Hastalar genellikle hem estetik hem de işlevsel açıdan yaşam kalitelerinde belirgin bir artış olduğunu ifade eder.” diye konuştu.</p><strong>En yaygın yanlış inanış, ortodontinin sadece çocuklukta yapılabileceği!</strong></p>Yetişkinlerde ortodontiyle ilgili en sık karşılaşılan yanlış inanışlar hakkında da bilgi veren Dr. Öğr. Üyesi Muhteber Durmuş, sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Tedavinin yalnızca çocukluk döneminde yapılabileceği düşüncesi çok yaygın. Oysa dişleri çevreleyen dokular sağlıklı olduğu sürece yetişkinlerde de ortodontik tedavi etkili şekilde uygulanabilir. Bir diğer yanlış algı ise ortodontinin sadece estetik bir işlem olduğu yönündedir; aslında diş dizilim bozuklukları ve kapanış problemleri uzun vadede ağız sağlığını olumsuz etkileyebilir.</p>Ayrıca birçok kişi ortodontik tedavinin günlük yaşamı ciddi şekilde kısıtladığını veya çok ağrılı bir süreç olduğunu düşünür. Günümüzde kullanılan modern yöntemler sayesinde bu süreç genellikle oldukça yönetilebilir bir konforla ilerler. ‘Yetişkinlerde dişler artık düzelmez’ inancı da yaygın bir yanılgıdır; doğru teşhis ve planlama ile yetişkin hastalarda da başarılı sonuçlar elde etmek mümkündür.”</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Memorial Talks-3 Genç Hekimlere İlham Veren Bir Sağlık Zirvesine Dönüştü ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/memorial-talks-3-genc-hekimlere-ilham-veren-bir-saglik-zirvesine-donustu-66479.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/memorial-talks-3-genc-hekimlere-ilham-veren-bir-saglik-zirvesine-donustu-66479.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/memorial-talks-3-genc-hekimlere-ilham-veren-bir-saglik-zirvesine-donustu-66479.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 13 May 2026 17:13:19 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/memorial-talks-3-genc-hekimlere-ilham-veren-bir-saglik-zirvesine-donustu.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Genç hekim adaylarını sağlık alanının deneyimli isimleriyle buluşturmayı hedefleyen ve tıp eğitimine ilham dolu bir katkı sunan Memorial Talks-3, 10 Mayıs’ta Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde büyük bir sağlık zirvesine dönüştü.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/memorial-talks-3-genc-hekimlere-ilham-veren-bir-saglik-zirvesine-donustu-66479.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Genç hekim adaylarını sağlık alanının deneyimli isimleriyle buluşturmayı hedefleyen ve tıp eğitimine ilham dolu bir katkı sunan Memorial Talks-3, 10 Mayıs’ta Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde büyük bir sağlık zirvesine dönüştü. Memorial Göztepe Hastanesi’nde gerçekleşen hastane turunun ardından Zorlu Performans Sanatları Merkezi’nde gün boyu süren oturumlar, sağlık alanında güncel ve derinlikli tartışmalara ev sahipliği yaptı.</p><strong>“Sağlığın Gerçek Gücü İnsana Dokunabilen Hekimlerde Saklı”</strong></p><strong>Memorial Sağlık Grubu CEO’su Bora Uludüz, etkinliğin açılışında yaptığı konuşmada şunları söyledi:</strong> “Memorial Talks’u hayata geçirirken en büyük amacımız; sağlık dünyasının duayen isimleriyle genç hekim adaylarımızı bir araya getirerek onlara ilham verebilmekti. Bugün geriye dönüp baktığımızda, Memorial Talks’un eşi benzeri olmayan bir sağlık zirvesine dönüşmüş olduğunu görmek bizim için büyük bir gurur kaynağı. İlk yılında 60, ikinci yılında 114 öğrenciyi ağırlayan bu buluşmanın üçüncü yılında; 34 farklı şehir ve 52 üniversiteden gelen 187 genç hekim adayımızla bir araya gelmenin heyecanını yaşıyoruz. Bu rakamlar bizim için yalnızca sayısal bir büyümeyi ifade etmiyor. Bu kadar çok hayale dokunmak, bir öğrencinin yolculuğuna destek olmak ve geleceğin hekimlerine umut verebilmek anlamına geliyor. Çünkü biliyoruz ki sağlık sektörünün gerçek gücü; yalnızca bilgi ve teknik yetkinlikten değil, insana dokunabilen, vicdanlı ve etik değerlere sahip hekimlerden geliyor. Her geçen yıl büyüyerek devam edecek Memorial Talks’un, geleceğin sağlık liderlerine ilham veren kalıcı bir platform olacağına yürekten inanıyoruz.”</p>Memorial Talks-3’te günün ilk oturumu Prof. Dr. Semra Kahraman’ın “Hekimliğin Ötesinde: Bir Yolculuk ve İz Bırakma Sanatı” sunumu ile başladı. Ardından “Mesleki Yolculuğun Pusulası” başlığı; Prof. Dr. Aslı Çiftçibaşı Örmeci, Prof. Dr. İzzet Erdinler, Prof. Dr. Serkan Orhan ve Prof. Dr. Timur Selçuk Akpınar tarafından tartışıldı. Hemen ardından gelen oturumda ise Prof. Dr. Haluk Çokuğraş, Prof. Dr. Mehmet Aydoğan ve Prof. Dr. Özlem Güngör Tunçer tarafından branş ve uzmanlık seçiminin önemine değinildi.</p>Günün ilerleyen saatlerinde Dr. Kerem Dündar, “Geleceğe Yürüyen İyi Niyetli Zihinler” başlıklı konuşmasında öğrencilere ilham verici bir perspektif sundu. </p>“Tıpta Gelecek: İnovasyon, Teknoloji ve Dönüşüm” panelinde ise Prof. Dr. Abdullah Özkaya, Prof. Dr. Aslı Tatlıparmak, Prof. Dr. Hale Başak Çağlar ve Prof. Dr. Zafer Orkun Toktaş sağlık hizmetlerinde dönüşüm dinamiklerini tartıştı. Prof. Dr. Kamil Yalçın Polat’ın iz bırakan hekimlik yolculuğu temasıyla devam eden oturumun ardından Prof. Dr. İlknur Türkmen, Prof. Dr. Kezban Pilancı, Prof. Dr. Mehmet Altuğ Tuncer ve Prof. Dr. Serkan Keskin ise empati ve hasta deneyimi ile ilgili deneyimlerini tıp öğrencileri ile paylaştı. </p>Memorial Talks-3, öğrencilerin hem mesleki hem kişisel gelişimlerine katkı sunan, ilham verici bir buluşma oldu. Memorial Sağlık Grubu ve İyi Niyet Derneği, sağlık alanında bilgi paylaşımını ve gençlere yönelik projeleri desteklemeye devam edecek.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Fenomen önerileriyle değil, uzman desteğiyle ürün seçin! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/fenomen-onerileriyle-degil-uzman-destegiyle-urun-secin-66465.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/fenomen-onerileriyle-degil-uzman-destegiyle-urun-secin-66465.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/fenomen-onerileriyle-degil-uzman-destegiyle-urun-secin-66465.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 13 May 2026 16:42:43 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/fenomen-onerileriyle-degil-uzman-destegiyle-urun-secin.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/fenomen-onerileriyle-degil-uzman-destegiyle-urun-secin-66465.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, 1-31 Mayıs Cilt Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında değerlendirmelerde bulundu.</p><strong>Reklamdan çok bilimsel içerik ve formülasyon önemli!</strong></p>Kozmetik ürünlerin günümüzde yalnızca estetik amaçlarla değil, aynı zamanda cilt sağlığını desteklemek amacıyla da kullanıldığını ifade eden Kimya Mühendisi Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Ancak burada önemli olan, kullanılan ürünün içeriği, formülasyonu ve kişinin cilt tipine uygunluğudur. Bazı kozmetik ürünler cilt bariyerini destekleyip nem dengesini korurken, bazıları yalnızca geçici estetik etki sağlamaktadır. Özellikle hyaluronik asit, niasinamid ve seramid gibi aktif içerikler cilt bariyerini destekleyen ve biyolojik etki gösteren maddeler arasında yer almaktadır. Buna karşılık ışık yansıtan pigmentler veya geçici sıkılaştırıcı ürünler daha çok kozmetik görünüm sağlamaktadır. Bu nedenle kozmetik ürünlerin değerlendirilmesinde reklamdan çok bilimsel içerik ve formülasyon önemlidir.” dedi.</p><strong>SPF ürünleri yalnızca estetik değil, koruyucu biyokimyasal ürünler de…</strong></p>Güneş koruyucu ürünlerin bilimsel etkinliği en güçlü şekilde kanıtlanmış kozmetik ürünler arasında yer aldığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “UV ışınları ciltte DNA hasarına, erken yaşlanmaya ve uzun vadede cilt kanserine neden olabilmektedir. Düzenli kullanılan SPF ürünleri UV ışınlarını absorbe ederek veya yansıtarak cildi korur ve melanom gibi cilt kanseri risklerini azaltabilir. Bu nedenle SPF ürünleri yalnızca estetik değil, aynı zamanda koruyucu biyokimyasal ürünlerdir. Özellikle cilt tipine uygun güneş koruyucunun seçilmesi ve doğru kullanılması büyük önem taşımaktadır.” diye konuştu.</p><strong>Bronzlaşma, cildin UV hasarına verdiği savunma cevabı</strong></p>Toplumda yaygın olan “sağlıklı bronzlaşma” algısının bilimsel açıdan doğru olmadığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Çünkü bronzlaşma, aslında cildin UV hasarına karşı verdiği savunma cevabıdır. UV ışınları cilt hücrelerinde DNA hasarına yol açar ve buna karşı melanin üretimi artar. Bu durum kısa vadede bronz görünüm sağlasa da uzun vadede kırışıklık, lekelenme ve cilt kanseri riskini artırabilmektedir. Günümüzde UV olmadan bronz görünüm sağlayan self‑tanner ürünleri bulunsa da bu ürünlerin uzun dönem etkileri konusunda daha fazla bilimsel araştırmaya ihtiyaç vardır.” ifadesinde bulundu.</p><strong>Bilinçsiz ürün kullanımı cilt bariyerine zarar verebilir</strong></p>Kozmetik ürünlerin yanlış kombinasyonlarla kullanılmasının cilt sağlığını olumsuz etkileyebileceğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Özellikle yoğun parfüm içeren ürünler, esansiyel yağlar, yüksek oranlı asitler ve yanlış aktif içerik kombinasyonları ciltte irritasyon, hassasiyet ve bariyer bozulmasına yol açabilmektedir. Retinol, AHA, BHA ve yoğun vitamin C serumlarının aynı anda kullanılması cildi tahriş edebilir. Ayrıca kayıt dışı veya içeriği belirsiz ürünlerde bulunan steroidler ya da kontrolsüz hidrokinon kullanımı ciddi dermatolojik sorunlara neden olabilir. Burada önemli olan nokta, ürünlerin doğru dozda ve uygun sıklıkta kullanılmasıdır.” şeklinde konuştu.</p><strong>Doğal ürün her zaman güvenli anlamına gelmez</strong></p>Son yıllarda “doğal” ve “organik” etiketli ürünlere ilginin arttığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Bu ürünlerin otomatik olarak daha güvenli olduğu düşüncesi doğru değildir. Doğal içerikler de alerji, irritasyon veya fototoksisite oluşturabilir. Bilimsel açıdan güvenliği belirleyen temel unsur; ürünün doğal olması değil, iyi formüle edilmiş olmasıdır. Bu nedenle ürün seçiminde yalnızca pazarlama ifadelerine değil, bilimsel verilere ve uzman görüşlerine dikkat edilmelidir.” dedi.</p>Cilt tipine uygun olmayan ürün kullanımının da önemli dermatolojik problemlere yol açabileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Yanlış ürün seçimi ciltte kuruluk, akne, hassasiyet, egzama, kızarıklık ve pigmentasyon sorunlarını artırabilir. Özellikle sosyal medyada önerilen yoğun aktif içerikli ürünlerin bilinçsiz şekilde kullanılması cilt bariyerine zarar verebilmektedir. Bu nedenle kişinin kendi cilt tipini tanıması ve ürün seçiminde uzman desteği alması oldukça önemlidir.” diye konuştu.</p><strong>Sürekli yeni ürün denemek</strong> <strong>riskli!</strong></p>Günlük cilt bakım rutininde temel amacın cildin biyolojik bariyerini korumak olduğunu söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, şöyle devam etti:</p>“İyi bir rutin; nazik temizleme, uygun nemlendirme ve düzenli güneş koruyucu kullanımından oluşmalıdır. Aşırı peeling yapmak, sürekli yeni ürün denemek veya sosyal medyada yayılan limon sürmek, karbonat peelingi yapmak gibi bilimsel dayanağı olmayan uygulamalar cilt sağlığını riske atabilir. Ayrıca çok sayıda ürünü aynı anda kullanmak her zaman daha iyi sonuç vermez. Çoğu zaman minimal, dengeli ve sürdürülebilir bir bakım rutini daha sağlıklı sonuçlar sağlamaktadır.”</p><strong>Trendlere dikkat!</strong></p>Sosyal medyada fenomenlerin önerdiği kozmetik ürünlerin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Bu öneriler tamamen yanlış olmasa da çoğu zaman bilimsel veri, kişisel deneyim ve pazarlama stratejilerinin birleşiminden oluşmaktadır. Özellikle sponsorlu içerikler ve mucize sonuç vaat eden ürünler tüketicileri yanıltabilmektedir. Fenomen etkisiyle bilinçsiz ürün kullanımı ciltte irritasyon, hassasiyet ve uzun vadeli hasarlara yol açabilir. Bu nedenle kozmetik ürün seçiminde sosyal medya trendlerinden çok bilimsel yaklaşım esas alınmalı; dermatolog, eczacı veya alanında uzman kişilerden destek alınmalıdır. Çünkü her cilt farklıdır ve doğru ürün seçimi kişiye özel değerlendirme gerektirir.” ifadesinde bulundu.</p><strong>Pazarlama odaklı tercihler cilt sağlığını olumsuz etkileyebiliyor</strong></p>Kozmetik ürünler doğru kullanıldığında cilt sağlığını destekleyebileceğini kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Öznur Eyilcim, “Ancak bilinçsiz kullanım ve pazarlama odaklı tercihler cilt sağlığını olumsuz etkileyebilir. Sağlıklı yaklaşım; cilt tipine uygun, bilimsel temelli, dengeli ve uzman görüşüyle desteklenen bir bakım rutini oluşturmaktır. Özellikle sosyal medya etkisinin yoğun olduğu günümüzde, ürün seçimlerinin yalnızca fenomen önerileriyle değil; dermatolog, eczacı veya alanında uzman kişiler tarafından yapılan değerlendirmeler doğrultusunda yapılması büyük önem taşımaktadır. Çünkü her cilt yapısı farklıdır ve doğru ürün seçimi kişiye özel bir yaklaşım gerektirir. Uzman görüşü almak, hem yanlış ürün kullanımına bağlı oluşabilecek cilt problemlerini önlemek hem de uzun vadede cilt sağlığını korumak açısından en güvenilir yaklaşımdır.” şeklinde sözlerini tamamladı. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ İleri derece obezitede cerrahi hâlâ önemini koruyor ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ileri-derece-obezitede-cerrahi-hala-onemini-koruyor-66461.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ileri-derece-obezitede-cerrahi-hala-onemini-koruyor-66461.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ileri-derece-obezitede-cerrahi-hala-onemini-koruyor-66461.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 13 May 2026 16:32:59 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/ileri-derece-obezitede-cerrahi-hala-onemini-koruyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ GLP-1 tedavileri, iştahı azaltarak ve mide boşalmasını yavaşlatarak kilo kontrolünü destekleyen yeni nesil ilaç tedavileri arasında yer alıyor.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ileri-derece-obezitede-cerrahi-hala-onemini-koruyor-66461.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  <strong>GLP-1 tedavileri, iştahı azaltarak ve mide boşalmasını yavaşlatarak kilo kontrolünü destekleyen yeni nesil ilaç tedavileri arasında yer alıyor. Obeziteyle mücadelede önemli bir seçenek olarak öne çıkan bu yöntemler, özellikle yaşam tarzı değişiklikleriyle birlikte uygulandığında başarılı sonuçlar sağlayabiliyor. Ancak ileri derecede obezitesi bulunan ve uzun yıllardır kilo problemi yaşayan hastalarda obezite cerrahisinin hâlâ en etkili ve kalıcı tedavi yöntemlerinden biri olduğuna dikkat çeken Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “İlaç tedavileri ile cerrahi; birbirine rakip değil, doğru hastada birlikte değerlendirilen tamamlayıcı yaklaşımlardır” dedi.</strong></p>Özellikle tip 2 diyabet, hipertansiyon ve uyku apnesi gibi ek hastalıkların eşlik ettiği ileri derece obezite vakalarında cerrahi müdahalelerin daha uzun süreli ve sürdürülebilir sonuçlar sağlayabildiğini sözlerine ekleyen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Abdulcabbar Kartal, “Tedavi planlamasında doğru zamanlamanın büyük önem taşıyor. Uzun süre yalnızca ilaç tedavisi uygulanan hastalarda diyabet süresi uzayabiliyor ve pankreas zamanla yorulabiliyor. Bu durum ilerleyen dönemde cerrahiden alınacak faydayı azaltıyor” dedi.</p>Zaman geçtikçe ilerleyen yaş ve obeziteye eşlik eden hastalıkların artmasının ameliyat riskini de yükseltebildiğine dikkat çeken Kartal, uygun hastalarda cerrahinin gereğinden fazla geciktirilmemesi gerektiğinin altını çiziyor.</p><strong>Ameliyat hem kilo verdiriyor hem metabolizmayı dengeliyor</strong></p>Bariatrik yani obezite cerrahisinin kilo kaybı sağlamanın dışında farklı artıları olduğundan da bahseden Kartal, “Bu yöntem aynı zamanda vücudun metabolik ve hormonal dengesini de olumlu yönde etkiler. Ameliyat sonrası özellikle diyabet ve insülin direncinde erken dönemde belirgin iyileşmeler görülebilir. Hatta bazı hastalarda tip 2 diyabet tamamen kontrol altına alınabilir. Cerrahinin sağladığı etkiler yalnızca kilo kaybıyla açıklanamayacak kadar güçlüdür. Sindirim sistemi üzerindeki değişiklikler, açlık-tokluk hormonlarını ve kan şekeri düzenini doğrudan etkileyerek metabolizmanın yeniden dengelenmesine katkı sağlar” dedi.</p><strong>Duygusal yeme alışkanlığının çaresi cerrahlarda değil</strong></p>Verilen kiloların alımının çoğunlukla ameliyat sonrası yaşam tarzı değişikliklerinin sürdürülememesiyle ilişkili olduğunun altını çizen Kartal, “Özellikle duygusal yeme alışkanlığı olan veya düzenli doktor kontrollerine gelmeyen hastalarda bu risk daha yüksek. Obezite tedavisinin yalnızca ameliyat ya da ilaç sürecinden ibaret olmadığı bilinmeli. Beslenme düzeni ve yaşam tarzı değişiklikleri tedavinin temelidir. Uygun hastalarda ilaç tedavileri, gerekli durumlarda ise cerrahi devreye girer fakat uzun vadeli başarı için tüm sürecin hekim, diyetisyen ve psikolog iş birliğiyle yürütülmesi en doğru yaklaşımdır” ifadelerini kullanıyor.</p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Yaşlı Bireyleri Geriatrik Kırıklardan Koruyan 20 Öneri ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yasli-bireyleri-geriatrik-kiriklardan-koruyan-20-oneri-66449.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yasli-bireyleri-geriatrik-kiriklardan-koruyan-20-oneri-66449.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yasli-bireyleri-geriatrik-kiriklardan-koruyan-20-oneri-66449.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 13 May 2026 15:52:53 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/yasli-bireyleri-geriatrik-kiriklardan-koruyan-20-oneri.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte geriatrik kırıklar da giderek daha sık görülmeye başladı.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/yasli-bireyleri-geriatrik-kiriklardan-koruyan-20-oneri-66449.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Yaşlı nüfusun artmasıyla birlikte geriatrik kırıklar da giderek daha sık görülmeye başladı. Özellikle basit ev kazaları ve düşük enerjili düşmeler sonrası ortaya çıkan kırıklar; hareket kaybından bağımsız yaşamın sona ermesine kadar ciddi sonuçlara yol açabiliyor. Memorial Bodrum Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Op. Dr. Serkan Akçay, geriatrik kırıkların yalnızca ortopedik bir sorun olmadığını, aynı zamanda yaşlı bireylerin yaşam kalitesini ve genel sağlığını doğrudan etkileyen önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu belirterek konu hakkında bilgi verdi.</p><strong>Yaşla birlikte kemikler daha kırılgan hale geliyor</strong></p>İleri yaşla birlikte kemik mineral yoğunluğunda doğal bir azalma meydana gelmektedir. Özellikle menopoz sonrası kadınlarda hızlanan osteoporoz, kemiklerin daha hassas ve kırılgan hale gelmesine neden olmaktadır. Uzmanlara göre birçok yaşlı birey kemik erimesi yaşadığını ancak kırık oluşana kadar fark etmemektedir. Kemik kalitesindeki düşüşe ek olarak kas gücünün azalması, denge problemleri ve reflekslerde yavaşlama da düşme riskini artırmaktadır. Bu durum özellikle kalça ve omurga kırıkları açısından ciddi tehlike oluşturmaktadır.</p><strong>En tehlikeli kırıkların başında kalça kırığı geliyor</strong></p>Geriatrik yaş grubunda en sık görülen kırıkların başında kalça kırıkları gelmektedir. Basit bir düşme sonrası oluşabilen bu kırıklar, yaşlı bireyin uzun süre yatağa bağımlı kalmasına neden olabilmektedir. Uzmanlar, kalça kırığı sonrası ilk bir yıl içinde ölüm oranlarında belirgin artış görülebildiğine dikkat çekmektedir. Bunun temel nedenleri arasında; hareketsizliğe bağlı gelişen enfeksiyonlar, kas kaybı, damar tıkanıklıkları ve genel sağlık durumunun bozulması yer almaktadır. Kalça kırıklarının yanı sıra şu kırık tipleri de ileri yaşta sık görülmektedir:</p><ul><li>Omurga çökme kırıkları</li><li>El bileği kırıkları</li><li>Omuz çevresi kırıkları</li><li>Pelvis kırıkları</li></ul><strong>Evdeki gizli tehlikeler kırık riskini artırıyor</strong></p>Uzmanlara göre geriatrik kırıkların en önemli nedeni düşmelerdir. Özellikle ev ortamındaki bazı küçük ihmaller ciddi sonuçlara yol açabilmektedir. Risk oluşturan başlıca faktörler şunlardır:</p><ul><li>Kaygan halılar</li><li>Yetersiz aydınlatma</li><li>Banyoda tutunma aparatlarının olmaması</li><li>Uygun olmayan terlik ve ayakkabılar</li><li>Dağınık kablolar ve eşikler</li><li>Ayrıca tansiyon ilaçları, uyku ilaçları ve bazı nörolojik tedaviler de baş dönmesi ve denge kaybına neden olarak düşme riskini artırabiliyor.</li></ul><strong>Sarkopeni yaşlılarda gizli bir tehdit oluşturuyor</strong></p>Yaşlanmayla birlikte görülen kas erimesi yani “sarkopeni”, geriatrik kırıkların oluşumunda önemli rol oynamaktadır. Kas gücünün azalması hem düşme ihtimalini artırıyor hem de kırık sonrası iyileşme sürecini zorlaştırır. Uzmanlar özellikle ileri yaş grubunda düzenli yürüyüş, direnç egzersizleri ve denge çalışmaları yapılmasının hayati önem taşıdığını vurgulamaktadır.</p><strong>Tedavide en önemli hedef hastayı hızla ayağa kaldırmak</strong></p>Geriatrik kırıklarda tedavi planı; kırığın tipi, hastanın genel sağlık durumu ve günlük yaşam beklentisine göre belirlenmektedir. Günümüzde birçok hastada cerrahi tedavi ön plana çıkmaktadır. Cerrahi tedavide şunlar amaçlanır: </p><ul><li>Hastayı mümkün olan en kısa sürede ayağa kaldırmak</li><li>Yatağa bağlı komplikasyonları önlemek</li><li>Hastanın bağımsız yaşamını korumak</li></ul>Tedavide vida-plak sistemleri, intramedüller çiviler ve özellikle kalça kırıklarında protez uygulamaları tercih edilebilmektedir. Bazı özel durumlarda ise ameliyatsız tedavi uygulanabilir. Stabil kırıklar veya ameliyat riski yüksek hastalarda alçı, ortez, ağrı kontrolü ve fizik tedavi yöntemleri kullanılabilmektedir.</p><strong>Kırıkları önlemek mümkün</strong></p>Uzmanlara göre geriatrik kırıkların büyük bölümü alınacak bu basit önlemlerle önlenebilmektedir;</p><ol><li>Kemik sağlığınızı koruyun</li><li>Düzenli kemik yoğunluğu ölçümü yaptırın</li><li>Kalsiyum seviyenizi kontrol ettirin eksikse takviye alın</li><li>D vitamini seviyenizi kontrol ettirin eksikse takviye alın</li><li>Güneş ışığından yeterince faydalanın</li><li>Gerekirse osteoporoz tedavisine başlayın</li><li>Düşme riskini azaltın</li><li>Ev içi aydınlatmayı güçlendirin</li><li>Kaymaz halılar tercih edin</li><li>Banyoya tutunma barları yerleştirin</li><li>Kaymayan tabanlı ayakkabılar kullanın</li><li>Aktif yaşamdan vazgeçmeyin</li><li>Haftada en az 150 dakika fiziksel aktivite yapın</li><li>Düzenli yürüyüş alışkanlığı kazanın</li><li>Denge ve direnç egzersizlerini ihmal etmeyin</li><li>Tai-chi ve pilates gibi dengeyi artıran aktiviteleri değerlendirin</li><li>Düzenli kontrolleri ihmal etmeyin</li><li>Görme ve işitme muayeneleri yaptırın</li><li>Kullanılan ilaçları düzenli gözden geçirin</li><li>Nörolojik ve kardiyolojik değerlendirmeleri aksatmayın</li></ol><strong>Yaşlı bireylerin bağımsız yaşamı korunabilir</strong></p>Uzmanlar, geriatrik kırıkların yaşlı bireylerde yalnızca fiziksel değil psikolojik ve sosyal etkiler de oluşturduğunu belirtmektedir. Özellikle hareket kaybı sonrası gelişen yalnızlık, özgüven kaybı ve bağımlılık hissi yaşam kalitesini ciddi şekilde etkileyebilir. Ancak erken tanı, doğru tedavi ve koruyucu önlemler sayesinde yaşlı bireylerin aktif ve bağımsız yaşamlarını uzun yıllar sürdürebilmeleri mümkün olabilmektedir.</p> </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Aç Değilken Yediren 4 Neden 4 Çözüm ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ac-degilken-yediren-4-neden-4-cozum-66427.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ac-degilken-yediren-4-neden-4-cozum-66427.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ac-degilken-yediren-4-neden-4-cozum-66427.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Wed, 13 May 2026 15:33:22 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/ac-degilken-yediren-4-neden-4-cozum.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Gün içinde kendinizi ya buzdolabının önünde buluyorsunuz ya da yeni yemek yemiş olsanız da “o tatlıyı mutlaka yemeliyim” diyebiliyorsunuz.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/ac-degilken-yediren-4-neden-4-cozum-66427.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Gün içinde kendinizi ya buzdolabının önünde buluyorsunuz ya da yeni yemek yemiş olsanız da “o tatlıyı mutlaka yemeliyim” diyebiliyorsunuz. Bazen çevrenizdekiler yediklerinize tepki bile gösterebilir, siz ise kendinizi hep şu cümleyi söylerken buluyor olabilirsiniz: “Aç değilim ama yemek istiyorum”. Bu durum çoğu zaman iradesizlik ya da kontrolsüzlük olarak yorumlansa da aslında yeme davranışının altında derinden sebepler yatıyor olabilir. Bu davranışın yalnızca fiziksel açlıkla açıklanamayacağını belirten <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Karaman</strong>, “Bu durum özellikle stresli, yorgun ya da duygusal olarak zorlayıcı anlarda ortaya çıkıyor. Bu nedenle asıl soru “Ne kadar yiyorum?” değil, “Neden yiyorum?” olmalı” diyor ve duygusal yemenin 4 neden ve 4 çözümünü anlatıyor. </p><strong>GERÇEKTEN AÇ MISINIZ? </strong></p>Fazla yemek yeme davranışı çoğu zaman yalnızca fiziksel açlıkla değil, duygusal ihtiyaçlar ve içsel gerilimlerle de ilişkilidir; ancak her yeme isteğini duygusal olarak etiketlemek de doğru değildir. Bazen beden gerçekten enerjiye ihtiyaç duyarken, bazen de stres, yalnızlık ya da yorgunluk gibi duygular bu davranışı tetikleyebilir. Bu nedenle önemli olan, yeme davranışını yargılamak yerine kaynağını anlayabilmektir. <strong>Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Karaman</strong>, “Asıl soru ne kadar yediğimiz değil, neden yediğimizdir. Kişi ‘Şu an hissettiğim şey açlık mı, yoksa başka bir ihtiyacın ifadesi mi?’ diye sormaya başladığında değişim de başlar” diyor.</p>Duygusal yemek yeme davranışının farklı nedenlerle, alışkanlıklarla ortaya çıkabileceğini belirten <strong>Cansu Karaman</strong> 4 neden ve 4 çözümü sıralıyor. </p><strong>FAZLA YEMEYE İTEN 4 NEDEN – 4 ÇÖZÜM</strong></p><strong>1. Neden: Duygusal düzenleme zorluğu</strong></p>Fazla yemek yeme davranışının en yaygın nedenlerinden birinin duygularla baş etmede yaşanan zorluklar olduğunu belirten Klinik Psikolog Cansu Karaman, “Kaygı, yalnızlık, stres ya da sıkıntı gibi duygular yoğunlaştığında, yemek birçok kişi için hızlı ve erişilebilir bir rahatlama aracı haline gelebilir. Bu noktada yeme davranışı fiziksel bir ihtiyaçtan çok, duygusal bir boşluğu doldurma ya da içsel gerilimi azaltma işlevi görür. Ancak bu rahatlama genellikle kısa sürelidir ve sonrasında suçluluk duygusu ile birlikte döngü yeniden başlar” diyor. </p><strong>Çözüm: “Dur – fark et – isimlendir” yaklaşımı</strong><br /> Yeme isteği ortaya çıktığında otomatik şekilde harekete geçmek yerine kısa bir duraksama yaratmak kritik bir adımdır. Kendinize “Şu an gerçekten aç mıyım, yoksa bir duyguyla mı baş etmeye çalışıyorum?” sorusunu sormak, farkındalığı artırır. Ardından hissettiğiniz duyguyu isimlendirmek (örneğin “şu an gerginim” ya da “yalnız hissediyorum”) duygunun yoğunluğunu azaltır ve davranış üzerinde kontrol hissi oluşturur. Bu basit ama etkili adım, otomatik yeme davranışını bilinçli bir tercihe dönüştürür.</p><strong>2. Neden: “Ya hep ya hiç”</strong></p>Birçok kişi beslenme sürecini katı kurallar üzerinden yürütür. Bu nedenle küçük bir kaçamak bile “her şey bozuldu” düşüncesini tetikleyebilir. Bu siyah-beyaz bakış açısı, kişinin kendini başarısız hissetmesine ve “nasıl olsa bozuldu” diyerek daha fazla yeme davranışına yönelmesine neden olur. Böylece tek bir küçük sapma, kontrol kaybına dönüşebilir.</p><strong>Çözüm: Esnek ve sürdürülebilir düşünme geliştirmek</strong><br /> Beslenmede mükemmeliyetçi yaklaşım yerine esnekliği benimsemenin önemine değinen Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Karaman, “Bir öğünde plan dışına çıkmak, tüm sürecin başarısız olduğu anlamına gelmez. “Her öğün yeni bir başlangıçtır” bakış açısı, kişinin süreci sürdürebilmesini sağlar” diyor. </p><strong>3. Neden: Dürtüye anında tepki verme alışkanlığı</strong></p>Yeme isteğinin ardında çoğu zaman anlık bir dürtü olabilir. Bu dürtüye hemen yanıt vermek, davranışın otomatikleşmesine ve alışkanlık haline gelmesine yol açar. Oysa bilimsel olarak bu tür dürtülerin büyük bir kısmı kısa süre içinde kendiliğinden azalır. </p><strong>Çözüm: Ertele</strong><br /> Yeme isteği geldiğinde kendinize 10 dakika gibi kısa bir süre tanıyın. Bu süre içinde ortam değiştirebilir, su içebilir, kısa bir yürüyüş yapabilir ya da dikkatinizi başka bir aktiviteye yönlendirebilirsiniz. Klinik psikolog Cansu Karaman, bu yöntemle kişinin dürtüsü ile davranışı arasında “boşluk” oluşturmasını sağladığını ve kontrolünü kuvvetlendirdiğini belirtiyor. </p><strong>4. Neden: Kendine karşı eleştirel ve sert iç ses</strong></p>Fazla yemek yeme davranışından sonra ortaya çıkan “Yine başaramadım”, “Hiç iradem yok” gibi düşünceler, kişinin kendine karşı sert ve yargılayıcı bir tutum geliştirmesine neden olabilir. Bu içsel eleştiri suçluluk ve utanç duygularını artırarak kişinin yeniden yemekle rahatlama aramasına yol açabilir. Böylece kısır bir döngü oluşur.</p><strong>Çözüm: Öz-şefkat ve destekleyici iç konuşma geliştirmek</strong><br /> Kendine daha anlayışlı yaklaşmanın bu döngüyü kırmanın en önemli adımlarından biri olduğunu belirten Acıbadem Life Klinik Psikoloğu Cansu Karaman, “Şu an zorlandım ama bu normal” ya da “Tekrar dengeyi kurabilirim” gibi daha gerçekçi ve destekleyici bir iç konuşma, hem duygusal yükü azaltır hem de kişinin yeniden kontrol kazanmasına yardımcı olur. Öz-şefkat, değişimin önündeki en büyük engellerden biri olan suçluluk duygusunu azaltarak daha sürdürülebilir bir iyileşme süreci sağlar” diyor. </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Hipotiroidi hastaları Akdeniz diyeti modeliyle beslenmeli ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/hipotiroidi-hastalari-akdeniz-diyeti-modeliyle-beslenmeli-66389.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/hipotiroidi-hastalari-akdeniz-diyeti-modeliyle-beslenmeli-66389.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/hipotiroidi-hastalari-akdeniz-diyeti-modeliyle-beslenmeli-66389.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 12 May 2026 20:03:00 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/hipotiroidi-hastalari-akdeniz-diyeti-modeliyle-beslenmeli.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Tiroid hormonlarının yetersiz üretimi ile karakterize ve toplumda yaygın olarak görülen bir endokrin hastalık olan hipotiroidinin yönetiminde beslenmenin önemi büyük.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/hipotiroidi-hastalari-akdeniz-diyeti-modeliyle-beslenmeli-66389.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Tiroid hormonlarının yetersiz üretimi ile karakterize ve toplumda yaygın olarak görülen bir endokrin hastalık olan hipotiroidinin yönetiminde beslenmenin önemi büyük. İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, zeytinyağı, sebze, meyve, tam tahıllar, balık ve antioksidan bileşenlerden zengin Akdeniz diyetinin; özellikle hipotiroidiye eşlik eden düşük dereceli inflamasyon ve metabolik bozuklukların yönetiminde önemli katkılar sağladığına dikkat çekti. Dr. Öğr. Üyesi Bilen, brokoli, karnabahar, lahana, soya ürünleri gibi bazı besinlerin de içinde bulunduğu guatrojenik besinlerin pişmiş, dengeli ve kontrollü tüketilmesi gerektiğini söyledi.<br />İstanbul Atlas Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü’nden Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, hipotiroidide beslenmenin önemine ilişkin değerlendirmede bulundu.<br />Hipotiroidi kadınlarda daha sık görülüyor<br />Hipotiroidinin tiroid hormonlarının yetersiz üretimi ile karakterize, toplumda yaygın olarak görülen bir endokrin hastalık olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, “Güncel veriler, genel popülasyonda hipotiroidi prevalansının yaklaşık yüzde 3,8–4,6 arasında değiştiğini göstermektedir. Hipotiroidinin kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık görüldüğü ve yaşla birlikte artış eğilimi gösterdiği bilinmektedir” dedi. <br />Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, klinik hipotiroidinin yanı sıra TSH yüksekliği ile karakterize ancak T4’ün normal olduğu subklinik hipotiroidinin de oldukça yaygın olduğunu kaydederek prevalansının yüzde 3–20 arasında değiştiğini söyledi.<br />Hipotiroidi için özel bir diyet modeli yoktur<br />Hipotiroidi yönetiminin çoğu zaman farmakolojik tedaviye odaklandığını ancak bununla birlikte beslenme yaklaşımının bu sürecin önemli bir tamamlayıcısı olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, “Ancak burada altı çizilmesi gereken temel nokta, hipotiroidi için tek bir ‘özel diyet’ modelinin bulunmadığıdır. Güncel bilimsel literatür, hipotiroidide beslenmenin bir tedavi yöntemi değil; hastalığın seyrini etkileyen, semptomları hafifletebilen ve tedavi etkinliğini destekleyen bir araç olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu nedenle beslenme yaklaşımının temel amacı; tiroid hormonlarını doğrudan yerine koymak değil, mikro besin ögesi dengesini sağlamak, eşlik eden metabolik riskleri azaltmak, inflamatuvar yükü kontrol altına almak ve ilaç tedavisinin etkinliğini korumaktır” dedi.<br />Akdeniz diyeti, inflamasyon ve metabolik bozuklukların yönetiminde katkı sağlıyor<br />Bu çerçevede en rasyonel beslenme modeli olarak Akdeniz diyetinin öne çıktığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, “Zeytinyağı, sebze, meyve, tam tahıllar, balık ve antioksidan bileşenlerden zengin bu modelin; antiinflamatuvar ve immünmodülatör etkileri sayesinde özellikle hipotiroidiye eşlik eden düşük dereceli inflamasyon ve metabolik bozuklukların yönetiminde önemli katkılar sağladığı gösterilmiştir. Dolayısıyla hipotiroidi hastalarında katı kısıtlayıcı diyetlerden ziyade, sürdürülebilir ve dengeli bir beslenme modeli benimsenmelidir” tavsiyesinde bulundu.<br />Guatrojenik besinler aşırı miktarda ve çiğ tüketilmemeli<br />Bazı besin maddelerinin guatrojenik etkilerine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, şunları söyledi:<br />“Guatrojenik besinler, tiroid hormon sentez basamaklarını etkileyebilen ve özellikle iyot kullanımını bozabilen bileşenler içeren gıdalardır. Bu besinler arasında başta turpgiller (brokoli, karnabahar, lahana), soya ürünleri ve bazı darı türleri yer almaktadır. Ancak klinik açıdan önemli olan nokta, bu besinlerin normal miktarlarda ve pişmiş olarak tüketildiğinde sağlıklı bireylerde veya iyot alımı yeterli olan hipotiroidi hastalarında genellikle anlamlı bir olumsuz etki oluşturmamasıdır. Guatrojenik etki daha çok aşırı tüketim, çiğ tüketim ve iyot yetersizliği durumlarında belirgin hale gelmektedir. Ayrıca pişirme işlemi bu bileşiklerin büyük ölçüde inaktive olmasını sağlamaktadır. Bu nedenle hipotiroidi hastalarında bu besinlerin tamamen kısıtlanması değil, pişmiş, dengeli ve kontrollü tüketimi önerilmektedir.”<br />İyot fazlalığına dikkat!<br />Hipotiroidide yeterli ve dengeli iyot alımının önemli olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, “Hipotiroidide beslenme yönetiminin en kritik bileşenlerinden biri mikro besinlerdir. İyot, tiroid hormon sentezi için zorunlu bir elementtir ve eksikliği hipotiroidinin en önemli nedenlerinden biridir. Ancak klinik pratikte sıklıkla göz ardı edilen önemli bir nokta, iyot fazlalığının da tiroid fonksiyonlarını baskılayabilmesidir. Özellikle kronik yüksek iyot alımının, tiroid hormon sentezinde geçici ya da kalıcı baskılanmaya yol açabileceği bilinmektedir. Bu nedenle yaklaşım “ne kadar çok iyot o kadar iyi” değil; yeterli ve dengeli iyot alımının sağlanması olmalıdır” diye konuştu.<br />Kontrolsüz takviye kullanılmamalı<br />Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, benzer şekilde selenyumun, tiroid hormonlarının aktif forma dönüşümünde görev aldığını ve antioksidan savunma sisteminde önemli rol oynadığını kaydederek “Bununla birlikte, selenyum desteğinin tüm hastalarda rutin olarak önerilmesini destekleyen güçlü ve tutarlı kanıtlar bulunmamaktadır. D vitamini, demir, çinko ve B12 gibi diğer mikro besin ögelerinin de tiroid fonksiyonları ile ilişkilendirilmiş olmakla birlikte, bu besin ögeleri için temel yaklaşım kontrolsüz takviye kullanımı değil; eksikliklerin saptanması ve hedefe yönelik yerine koyma tedavisidir. Özellikle demir eksikliğinin, tiroid hormon sentezinde görev alan enziminin aktivitesini azaltarak klinik tabloyu olumsuz etkileyebileceği unutulmamalıdır” uyarısında bulundu.<br />Tiroid – bağırsak ekseni etkileşimi önemli<br />Son yıllarda giderek daha fazla önem kazanan bir diğer konunun ise bağırsak mikrobiyotası ile tiroid fonksiyonları arasındaki ilişki olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, “Tiroid–bağırsak ekseni” olarak tanımlanan bu etkileşim, yalnızca besin emilimi ile sınırlı değildir. Sağlıklı bir mikrobiyota; iyot, selenyum ve demir gibi kritik mikro besinlerin emilimini desteklemenin yanı sıra tiroksinin (T4) aktif form olan triiyodotironine (T3) dönüşümünde de rol oynayabilmektedir. Buna karşılık mikrobiyota dengesinin bozulması, bağırsak geçirgenliğinin artmasına, sistemik inflamasyona ve bağışıklık sisteminin aktivasyonuna yol açarak tiroid fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle hipotiroidi yönetiminde bağırsak sağlığının korunması önemli bir hedef olarak değerlendirilmelidir” diye konuştu.<br />Tiroid ilaçları açken alınmalı<br />Hipotiroidide beslenme yönetiminin en pratik ve klinik açıdan en kritik bileşenlerinden birinin de ilaç tedavisinin doğru uygulanması olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, “İlacın emilimi; kahve, yüksek lifli besinler, kalsiyum ve demir takviyeleri gibi birçok faktörden etkilenebilmektedir. Bu nedenle ilacın genellikle aç karnına alınması ve bazı besinlerle arasında yeterli süre bırakılması önerilmektedir. Özellikle demir ve kalsiyum takviyeleri alınıyorsa ilaç ile arasında en az 4 saat ara bırakılması ilacın etkinliği açısından önemlidir” dedi.<br />Kişiselleştirilmiş beslenme planı uygulanmalı<br />Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Betül Bilen, sözlerini şöyle tamamladı: “Sonuç olarak hipotiroidide beslenme yaklaşımı, tek tip diyetler veya rastgele takviye kullanımı üzerine değil; bireyselleştirilmiş, dengeli ve bilimsel temelli bir yaklaşım üzerine kurulmalıdır. Mikro besin ögesi eksikliklerinin saptanması ve düzeltilmesi, bağırsak sağlığının desteklenmesi ve ilaç-besin etkileşimlerinin doğru yönetilmesi, hipotiroidi tedavisinin etkinliğini artıran temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır.”</p> </p><br />Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
				<item>
						<title><![CDATA[ Riskli alanlarda toz solumak tehlikeyi artırıyor! ]]></title>
						<link>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor-66333.html</link>
						<comments>https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor-66333.html#comment</comments>
						<guid isPermaLink="false">https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor-66333.html</guid>
						<dc:creator><![CDATA[ Kapadokya Haberleri ]]></dc:creator>
						<pubDate>Tue, 12 May 2026 15:33:28 +0300</pubDate>
						<media:content url="https://www.kapadokyahaberleri.com/files/uploads/news/default/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor.jpg" medium="image" />
						<description><![CDATA[ Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr.<br /><a href="https://www.kapadokyahaberleri.com/haber/riskli-alanlarda-toz-solumak-tehlikeyi-artiriyor-66333.html">Devamı için Tıklayınız...</a>]]></description>
						<content:encoded><![CDATA[  Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Dilek Leyla Mamçu, son günlerde tüm dünyada salgın korkusuna neden olan hantavirüsün dünya genelindeki yayılımı, bulaş yolları, risk faktörleri ve korunma yöntemleri hakkında açıklamalarda bulundu.</p><strong>Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir!</strong></p>Hantavirüslerin, yıllar içinde birçok ülkede çok sayıda kemirici türünden farklı tiplerde ortaya çıktığını aktaran Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Hantavirüs enfeksiyonları tüm dünyada görülebilir. Yıllık vaka sayısı ortalama 30 bindir.” dedi.</p>İnsanlarda Renal Sendromla Seyreden Kanamalı Ateş (RSHA) ve Kardiyopulmoner Sendrom (HKPS) şeklinde iki farklı klinik tabloya neden olduğunu kaydeden Dr. Mamçu, ülkemizde şu ana kadar RSHA klinik tablosu izlendiğini dile getirdi. </p><strong>Temel bulaş yolu kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması!</strong></p>Hantavirüsünün bulaş yolları hakkında bilgi veren Dr. Mamçu, şunları söyledi:</p>“Kemirgenlerin idrar ve salgılarıyla kirlenmiş tozların solunması temel bulaş yoludur. Bununla birlikte kemirgen idrarıyla kirlenmiş gıdaların tüketilmesi, kemirgen ısırıkları veya çıkarılarının ciltteki açık yaralara temas etmesiyle de bulaş görülebilir. İnsandan insana bulaşma sadece bir tek tür Hantavirüs’te gösterilmiştir.</p>Kuluçka dönemi 2-4 haftadır. Başlangıçta; ateş, baş ağrısı, şiddetli kas ağrıları, iştahsızlık, bulantı-kusma, ışığa hassasiyet, göz hareketleri ile ağrı ve bulanık görme şikayetleri vardır. Hastalara genellikle bu dönemde tanı konur. Ciltte döküntüler ve idrar miktarında azalma olabilir. Kanama, hastaların yüzde 10’unda görülür. Hantavirüse karşı henüz etkili bir ilaç ya da aşı geliştirilmemiştir. Hastalara destek tedavisi uygulanır. Ölüm oranı yüzde 1’den azdır. Kuzey Amerika’da Sin Nombre Hantavirüsü, Güney Amerika’daysa insandan insana bulaşabilen Andes Hantavirüsü daha çok ağır akciğer tutulumuyla seyreden, daha ölümcül olan bir klinik tabloya neden olur. Türkiye dahil Avrupa’da Puumala ve Dobrava-Belgrad virüsleri, Asya’da ise Hantaan virüsü daha çok böbrek tutulumuyla seyreden klinik tablo oluşturur.”</p><strong>Virüsün yayılması insan davranışlarına bağlı! </strong></p>Hantavirüs hastalığından etkilenen tüm ülkelerde, yıllık vaka sayıları ve etkilenen bölgelerin her yıl değişebildiğine işaret eden Dr. Dilek Leyla Mamçu, “Bu farklılıklar iklim faktörlerine (yağış, sıcaklık), doğal rezervuar olan kemirgen türlerinin coğrafi dağılımına, kemirgen popülasyon dinamiklerine, sosyal gelişmeye ve kemirgen ile insan etkileşimini artıran insan davranışlarına bağlıdır. Farelerin yoğun olduğu havasız ortamlarda enfekte hayvanların salgılarına temas edilmesi veya viral partiküllerin solunması başlıca bulaş yoludur.” dedi.</p>Hantavirüsü enfeksiyonunda erken teşhisin önemli olduğuna vurgu yapan Dr. Mamçu, “Şüpheli vakalarda gözlerde kızarma, döküntü, sırt ve bel ağrısı, tansiyon düşüklüğü ve bilinç değişikliği durumunda bir sağlık kurumuna başvurulmalıdır. Laboratuvar testleri ve PCR ile kolayca tanı konur.” şeklinde konuştu.</p><strong>Farelerin bulunabileceği riskli alanlarda toz kaldırılmamalı! </strong></p>Korunmanın temel yolunun ise kemirgenlerle teması önlemek, hastalığın bulaşında rol alan farelerin evlerden ve insanlardan uzak tutulmasını sağlamak olduğuna dikkat çeken Dr. Dilek Leyla Mamçu sözlerini şöyle tamamladı:</p>“Ev içinde farelerin bulunması açısından çatı katı, bodrum, kiler, odunluk ve ahır gibi riskli alanların temizliğinden önce yarım saat ortamın havalandırılması, özellikle süpürme gibi toz kaldıracak yöntemlerden kaçınılması önemlidir. Toz kaldıracak işlemler öncesinde ıslatma, maske takılması, süpürme yerine mümkünse çamaşır suyu ile ıslatılmış bezle silme veya yıkama önerilir.</p>Genel olarak el temizliğine dikkat edilmeli, canlı veya ölü farelere çıplak elle dokunulmamalı, dokunulduğu takdirde eller bol sabunlu su ile yıkanmalı, tuvaletlerde lağım farelerinin evlere ulaşmasını engelleyecek şekilde tek yönlü tuvalet kapağı kullanımı yaygınlaştırılmalı.” </p> </p>Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı</p>  ]]></content:encoded>
						<category><![CDATA[ Sağlık]]></category>
					</item>
	</channel>
</rss>